Bağış Yap

Sorular

5.031

Risale-i Nur Külliyatının Mahiyeti Nedir, Hangi Gaye ile Telif Edilmiştir?

Risale-i Nur Külliyatı, Bediüzzaman Hazretleri tarafından kaleme alınmış, Kur'an-ı Kerim'in iman ve inanç esaslarını açıklayan önemli bir eserdir. Risale-i Nur, klasik tefsirlerden farklı olarak Kur'an'ın ayetlerini tek tek açıklamaktan ziyade, özellikle insanların imanını güçlendirmeyi ve imanla ilgili meseleleri akla ve mantığa dayalı delillerle açıklamayı amaçlamaktadır. Bu yönüyle eserlerde Allah'ın varlığı ve birliği, peygamberlik, ahiret hayatı, kader, ölüm, insanın yaratılışı ve kulluk gibi temel konular geniş şekilde ele alınır.Risale-i Nur Külliyatı: Sözler, Mektubat, Lem'alar, Şualar, Zülfikar gibi temel eserler ve çeşitli lâhikalardan (mektuplardan) oluşan geniş bir eserdir. Külliyatın en önemli özelliklerinden biri, iman hakikatlerini sadece nakli delillerle değil, aynı zamanda akli ve mantıki açıklamalarla ortaya koymasıdır.Bediüzzaman Hazretleri, insana kâinatı bir kitap gibi okumayı, yaratılıştaki hikmetleri ve insana kendi iç dünyasını düşündürerek Allah'ın varlığını ve kudretini öğretmektedir. Bu nedenle Risale-i Nur'da "tefekkür" önemli bir yere sahiptir. Özellikle insanın hayatının anlamı, dünyadaki sıkıntıların hikmeti ve ölümden sonraki hayat gibi konular da imani bakış açısıyla ortaya konmaktadır.Bununla birlikte temel amacı, özellikle iman konusunda zihinde oluşabilecek şüphelere cevap vermek ve insanın inancını bilinçli ve sağlam bir şekilde yaşamasına yardımcı olmaktır. Bu yönüyle Risale-i Nur, Kur'an'ın imana dair mesajlarını çağın insanına akla ve kalbe hitap eden bir üslupla açıklamaya çalışan bir külliyat olarak değerlendirilebilir.Bu konuda detaylı bilgi için lütfen bakınız:Bediüzzaman Kimdir? Risale-i Nur Nedir?Ayrıca BakınızRİSALE-İ NUR MECMUALARININ TELİF TARİHLERİRİSALE-İ NUR TEFSİR MİDİR?RİSALE-İ NUR'DAN DAHA İYİ İSTİFADE YOLLARIRİSALELERİ OKUMA SIRASIRİSALE-İ NUR TALEBESİ OLMANIN ŞARTLARIRİSALE-İ NUR'DA İMAN KURTARMA

Bediüzzaman Hazretlerinin Necip Fazıl Kısakürek Hakkındaki Düşüncesi

Necip Fazıl kalemiyle İslam'a hizmet etmiş bir şairdir. Bediüzzaman Hazretleri, kendisini ziyarete gelen Necip Fazıl'a her daim iltifatlar etmiş onun gönlünü hoş tutmaya gayret göstermiştir. İslam'a ve Müslümanlara kalemiyle verdiği destekten dolayı tebrik etmiştir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri Necip Fazıl'ın Büyük Doğu Mecmuası ve Eşref Edib'in Sebîlü'r-Reşâd Dergisi hakkında Emirdağ Lahikası'nda şu dizelere yer vermektedir:...Sebîlü'r-Reşâd, (Necip Fazıl'ın Büyük) Doğu (Mecmuası) gibi mücâhidler, îmân hakîkatlerini ehl-i dalâletin tecâvüzâtından muhâfazaya çalıştıkları için, rûh u cânımızla onları takdîr ve tahsîn edip onlarla dostuz ve kardeşiz. Fakat siyâset noktasında değil. Çünkü îmân dersi için gelenlere tarafgîrlik nazarıyla bakılmaz. Dost düşman derste fark etmez. Hâlbuki siyâset tarafgîrliği, bu ma'nâyı zedeler. İhlâs kırılır. Onun içindir ki, Nûrcular, emsâlsiz işkencelere ve sıkıntılara tahammül edip nûru hiç bir şeye âlet etmediler. Siyâset topuzuna el atmadılar. Hem nûr risâleleri küfr-ü mutlakı kırdığı için, küfr-ü mutlakın altındaki anarşiliği ve üstündeki istibdâd-ı mutlakı kırdığı cihetiyle, bir nevi' siyâsete temas var tevehhüm edilmiş. Hâlbuki nûrun tercümanı, bir tek mes'ele-i îmâniyeyi dünya saltanatına değişmediğini mahkemelerde da'vâ edip yirmi beş senedir tarz-ı hayâtıyla ve emârelerle isbat etmiştir.1KaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2021, c.4, s. 94

8.464

Büyük Günah İşlemek İnsanı Kafir Yapar mı? Büyük Günah İşleyenin Hükmü Nedir?

Büyük Günah İşleyenin DurumuEhl-i Sünnet'in iki ana kelam mezhebi olan Maturidilik ve Eş'arilik, büyük günah işleyen bir Müslümanın durumu hakkında aynı temel hükmü kabul eder: Bir kimse büyük günah işlese bile, eğer o günahı helal saymıyorsa dinden çıkmaz. Yani o kişi kâfir değil, günahkar bir mümin olur. Bu anlayış, büyük günah işleyeni hemen kâfir sayan Haricilere ve onu imanla küfür arasında bir yerde gören Mu'tezile'ye karşı Ehl-i Sünnet'in açık ve dengeli görüşüdür.1. Maturidi Mezhebine Göre Büyük Günah İşleyen Kişinin DurumuMaturidi mezhebinde iman ile amel birbirinden ayrıdır. İman, kalbin inanması ve bunu diliyle söylemesidir. Namaz, oruç, zekat gibi ameller ise imanın bir parçası değil; imanın gereği ve meyvesidir. Bu sebeple bir Müslüman büyük günah işlediğinde imanı tamamen yok olmaz. Fakat imanı zayıflar, manevi hayatı yara alır ve Allah katında ağır bir sorumluluk altına girer.Dünyadaki hüküm bakımından da bu kişi Müslüman kabul edilir. Cenaze namazı kılınır, Müslüman mezarlığına defnedilir ve İslam toplumunun bir ferdi sayılmaya devam eder. Çünkü onun işlediği günah ne kadar büyük olursa olsun, bu tek başına onu İslam dairesinden çıkarmaz.Ahiretteki durumu ise Allah'ın takdirine bırakılmıştır. Yani Allah dilerse onu affeder, dilerse günahı kadar cezalandırır. Fakat kalbinde iman bulunduğu için cehennemde ebedi kalmaz; sonunda kurtuluşa erer. Maturidi alimleri, Allah'ın dilerse affetmesini O'nun rahmet ve kereminin bir tecellisi olarak değerlendirmişlerdir.2. Eş'ari Mezhebine Göre Büyük Günah İşleyen Kişinin DurumuEş'ari mezhebi de büyük günah işleyen kimsenin dinden çıkmayacağını kabul eder. Onlara göre de iman esas olarak kalbin tasdikidir. Amel, imanın özü değildir. Bu yüzden büyük günah işlemek, kişinin mümin olma vasfını tamamen ortadan kaldırmaz.Eş'arilere göre de tövbe etmeden ölen günahkar mümin cehennemde sonsuza kadar kalmaz. Eğer ceza görürse bu ceza geçici olur. Daha sonra Allah'ın rahmetiyle veya şefaat vesilesiyle cennete girer. Yani netice itibarıyla kalbinde iman bulunan kimse için ebedi cehennem söz konusu değildir.Maturidilerle Eş'ariler arasındaki ince fark, Allah'ın azap tehdidinin nasıl anlaşılacağı noktasında ortaya çıkar. Maturidiler, Allah'ın dilerse günahkar kullarını affedebileceğini daha açık şekilde vurgularlar. Eş'ariler ise ilahi tehdidin tamamen boşa çıkmış gibi anlaşılmaması gerektiğini söylerler. Bu sebeple, tövbesiz ölen günahkar müminlerden bazılarının cezalandırılmasının uygun olacağını ifade ederler. Ancak bu ceza yine sonsuz değildir. 1 Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulur:Şüphesiz Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındakileri ise dilediği kimse için bağışlar. 2Bu ayet, büyük günah işleyen fakat imanı bulunan kimsenin affedilme ihtimalinin bulunduğunu açıkça göstermektedir.SonuçHer iki mezhebin ortak görüşü şudur: Büyük günah işleyen Müslüman, işlediği günahı helal saymadıkça dinden çıkmaz. O kimse fasık olur; yani günahkar bir mümin sayılır. Dünyada Müslüman muamelesi görür. Ahirette ise durumu Allah'ın adalet ve rahmetine bağlıdır. Cezalandırılsa bile, iman sebebiyle cehennemde ebedi kalmaz.Bu yaklaşım, Ehl-i Sünnet'in hem ümidi hem de sorumluluğu birlikte koruyan ölçülü anlayışını gösterir. Yani ne “büyük günah işleyen kesin kafirdir” denilir ne de “nasıl olsa iman var, günah zarar vermez” gibi yanlış bir düşünceye kapı açılır. Doğru yol; günahı hafife almadan, imanı da inkar etmeden meseleyi yerli yerine koymaktır. Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şöyle buyurmaktadır:İkinci şık ki: Günah-ı kebiri işleyen, nasıl mü'min kalabilir? diye olan suallerine cevab ise: evvela, sabık işaretlerde onların hatası kat'i bir surette anlaşılmıştır ki, tekrara hacet kalmamıştır. Saniyen: Nefs-i insaniye, muaccel ve hazır bir dirhem lezzeti, müeccel ve gāib bir batman lezzete tercih ettiği gibi; hazır bir tokat korkusundan, ileride bir sene azabdan daha ziyade çekinir.Hem insanda hissiyat gālib olsa, aklın muhakemesini dinlemez. Hevesi ve vehmi hükmedip, en az ve en ehemmiyetsiz bir lezzet-i hazırayı, ileride gāyet büyük bir mükafata tercih eder. Ve az hazır bir sıkıntıdan, ileride büyük bir azab-ı müeccelden ziyade çekinir. Çünkü tevehhüm ve heves ve his, ileriyi görmüyorlar, belki inkar ediyorlar. Nefis dahi yardım etse, mahall-i iman olan kalb ve akıl susarlar, mağlub olurlar. Şu halde kebairi işlemek, imansızlıktan gelmiyor. Belki hissin ve hevesin ve vehmin galebesiyle, aklın ve kalbin mağlubiyetinden ileri gelir.3İnsan, büyük günahı her zaman imansızlıktan veya iman zayıflığından dolayı işlemez. Çoğu zaman nefsine kapıldığı, hevesine uyduğu ve duygularına yenildiği için günaha düşer. Çünkü insan her durumda aklıyla hareket edemez. Bazen nefis ve hissiyat o kadar baskın hale gelir ki, aklın ve kalbin sesini geri planda bırakır. İnsanı kâfir yapan şey inkârdır. İnkâr ise kalp ve akılla yapılan bilinçli bir reddetmedir. Oysa mü'min ve Allah'tan korkan bir insan, büyük bir günahı aklı ve kalbiyle isteyerek işlemez. Daha çok nefsine, hevesine ve duygularına söz geçiremediği için o günaha yönelir. Günahı işledikten sonra duyduğu pişmanlık da bunun açık bir göstergesidir. Çünkü pişmanlık, kalbin o günahı aslında benimsemediğini gösterir.İnsan bazen ileride elde edeceği çok büyük bir faydayı bırakıp, o anda eline geçecek küçük bir zevki tercih edebilir. Mesela kısa sürecek bir keyif için, ileride karşılaşacağı büyük zararı düşünmeyebilir. Bunun sebebi, nefsin hemen olanı istemesi ve sabretmekten hoşlanmamasıdır.Aynı şekilde insan, ileride gelecek büyük bir cezadan çok, o anda yaşayacağı küçük bir sıkıntıdan daha fazla korkabilir. “Şimdi zorlanmayayım, şimdi üzülmeyeyim” düşüncesiyle yanlış bir davranışta bulunabilir. Bu durum, insanın bazen doğru ve faydalı olanı değil, kolay ve hoşuna gideni seçtiğini gösterir.His ve heves güçlendiği zaman, aklın sesi zayıflar. İnsan o anda ahireti, günahın sonucunu ve imanının gereğini gereği gibi düşünemez. Kalp ve akıl tamamen ortadan kalkmaz; fakat o anda etkisiz hale gelir ve mağlup olur. Bu sebeple büyük günah işlemek, doğrudan imansızlıktan kaynaklanmaz. Asıl sebep, nefsin, arzuların ve anlık duyguların baskın çıkmasıdır. Yani insan, imanını kaybettiği için değil; o anda nefsine yenildiği için günaha düşer.Ayrıca BakınızBÜYÜK GÜNAHLAR NELERDİR?FARZLARI İŞLEYİP KEBAİRİ TERK ETMEKPEYGAMBERLERİN GÜNAHSIZLIĞI VE HAZRETİ ÂDEM'İN İŞLEDİĞİ GÜNAHHUDUS VE İMKAN DELİLLERİ İLE GAYE VE NİZAM DELİLİ MUKAYESESİKaynakçalarVehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Feza Yayıncılık, İstanbul, 1994, c. 1, s. 388-390; İmam Şatıbi, el-Muvafakat, İz Yayıncılık, İstanbul, 1990, c. 1, s. 134-139; İmam Şatıbi, el-Muvafakat, İz Yayıncılık, İstanbul, 1990, c. 1, s. 301-308; Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Feza Yayıncılık, İstanbul, 1994, c. 8, s. 15-17; İmam Şatıbi, el-Muvafakat, İz Yayıncılık, İstanbul, 1990, c. 3, s. 240-246; İbn Abidin, Reddü'l-Muhtar ale'd-Dürri'l-Muhtar, Şamil Yayınevi, İstanbul, 1983, c. 1, s. 115-120; İbn Abidin, Hanefilerde Mezhep Usulü, Yasin Yayınevi, İstanbul, 2014, s. 90-95Nisa, 4/48Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 78.

Gereksiz Konuşmaktan Nasıl Kurtulabiliriz? Dilimizi ve Zihnimizi Nasıl Kontrol Edebiliriz?

Boş işlerden ve bilhassa lüzumsuz konuşmaktan nasıl kurtulabiliriz? Bazen söylemememiz gereken şeyleri söylüyoruz. Mesela birisi bir konu hakkında soru soruyor, biz ise ona beş farklı konu daha ilave ediyoruz. Sonrasında fark edip pişman oluyoruz. Böyle bir kötü alışkanlıktan nasıl kurtulabiliriz? Bu durum bizde artık bir maraz-ı ruhî haline gelmeye başladı. İstemediğimiz ve nefret ettiğimiz halde kendimizi bundan kurtaramıyoruz; sanki şuursuz bir şekilde konuşuyoruz. Bunun tedavisi ve kurtulma yolları nelerdir?

3.048

Şefkati Rububiyetin Müteessir Olması

...ve küfür ve isyan ile ve seni va'dinde tekzîb etmekle senin azamet-i kibriyâna dokunan ve izzet-i celâline dokunduran ve ulûhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat-i rubûbiyetini müteessir eden ehl-i dalâleti ve ehl-i küfrü, haşrin inkârında onları tasdîk etmekten yüz binler derece mukaddessin. Buradaki şefkat-i rububiyetin müteessir olmasını nasıl anlamalıyız? Cenab-ı Hakk kendi yarattıklarından müteessir olur mu?

7.323

Aşk ve Şefkat Nedir? Aralarındaki Farklar Nelerdir?

Aşk, şiddetli bir muhabbet halidir. İnsanın fıtratındaki muzaaf, yani artmış, katlanmış olan meyil ve ihtiyacın iştiyak ve muhabbete; muhabbetin ise en ileri derecede aşka dönüşmesiyle ortaya çıkar. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde izah eder:Muzaaf ihtiyaç iştiyaktır. Muzaaf iştiyak muhabbettir. Muzaaf muhabbet dahi aşktır. 1Aşk, fani olan geçici sevgililere yöneldiğinde ya sahibini sürekli bir azapta bırakır ya da o fani olan geçici sevgilinin bu büyük muhabbetin fiyatına değmediğini göstererek insanı baki olan sonsuz bir sevgili aramaya mecbur eder. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde izah eder:Aşk, şiddetli bir muhabbettir. Fani mahbublara müteveccih olduğu vakit, ya o aşk kendi sahibini daimi bir azab ve elemde bırakır. Veyahud o mecazi mahbub, o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için, baki bir mahbubu arattırır. Aşk-ı mecazi aşk-ı hakikiye inkılab eder. 2Şefkat ise doğrudan doğruya merhamet, acımak ve kalbi bir rikkat, yani yumuşama hissetmektir. Aşk gibi dolaylı yollara sapmadan, doğrudan doğruya Rahman ve Rahim isimlerinin kudsi nuruna açılan bir kapıdır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde izah eder:Ben er-Rahmân er-Rahîm isimlerini öyle bir nûr-u a'zam görüyorum ki, bütün kâinâtı ihâta eder. Ve her rûhun bütün hâcât-ı ebediyesini tatmîn edecek ve hadsiz düşmanlarından emîn edecek, nûrlu ve kuvvetli görünüyorlar. Bu iki nûr-u a'zam olan isimlere yetişmek için en mühim bulduğum vesîle, fakr ile şükür; acz ile şefkattir. 3Aşk, doğası gereği bir karşılık ve ücret talep eder. Aşıkların döktükleri gözyaşları ve feryatları, aslında sevgiliden bir ilgi ve karşılık beklemenin, yani gizli bir ücret istemenin ifadesidir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde ifade eder:Halbuki aşk ücret ister. Ve mukābele taleb eder. Aşkın ağlamaları bir nevi' talebdir, bir ücret istemektir. 4Şefkat ise, tamamen karşılıksız, ücretsiz ve fıtri bir fedakarlıktır. Annelerin evlatlarını korumak uğruna hiçbir ücret veya karşılık beklemeden canlarını feda etmeleri, şefkatin tamamen çıkarsız ve ihlaslı olduğunu gösterir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde ifade eder:Bu şefkatteki fedakarlık, hakiki bir ihlas ve mukābelesiz bir fedakarlık ma'nasını ifade ettiğinden, şimdi bu zamanda pek çok ehemmiyeti var. Evet, bir valide veledini tehlikeden kurtarmak için hiç bir ücret istemeden ruhunu feda etmesi ve hakiki bir ihlas ile vazife-i fıtriyesi i'tibariyle kendini evladına kurban etmesi gösteriyor ki, hanımlarda gāyet yüksek bir kahramanlık var. 5Aşk, sevgisini sadece kendi mahbubuyla yani sevgilisiyle sınırlandırır ve sevgilisini yüceltmek adına başkalarını değersizleştirip hürmetlerini kırabilir. Örneğin bir aşığın sevgilisini övmek uğruna, sekiz ism-i azamın nurani bir sayfası olan koca güneşi, "Sevgilimin güzelliğinden utanıp buluta saklanıyor." diyerek haksız yere utandırmaya çalışması, aşkın bu sınırlayıcı ve bencilce yönünü gösterir. Üstad Bediüzzaman bu durumu şu şekilde izah eder:Halbuki aşk ise, mahbubuna hasredip her şeyi mahbubuna feda eder. Yahud mahbubunu i'la ve sena etmek için, başkalarını tenzil ve ma'nen zemmeder. Ve hürmetlerini kırar. Mesela biri demiş: Güneş, mahbubumun hüsnünü görüp utanıyor. Görmemek için bulut perdesini başına çekiyor. Hey aşık efendi Ne hakkın var, sekiz ism-i a'zamın bir sahife-i nuranisi olan güneşi böyle utandırıyorsun? 6Şefkat ise, varlıkları küçümsemez, incitmez; aksine her bir zayıf ve muhtaç varlığı kucaklar. Kendi zaafını anlayan şefkatli bir insan, etrafındaki tüm musibetzedelere ve acizlere karşı kalbi bir yakınlık hissederek onların imdadına koşar. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu ifadelerle izah eder:Hem şefkat pek geniştir. Bir zat, şefkat ettiği evladı münasebetiyle bütün yavrulara, hatta ziruhlara şefkatini ihata eder. Ve Rahim isminin ihatasına bir nevi' aynadarlık gösterir. 7Ve rikkat-i cinsiyeden gelen şefkat-i insaniye ve en mühim bir haslet-i İslamiye olan musibetzedelere karşı merhameti hisseder ve onları nefsine kıyas ederek, onlara tam ma'nasıyla acır, şefkat eder, elinden gelse muavenet eder, hiç olmazsa dua eder, hiç olmazsa, şer'an sünnet olan keyfini sormak için ziyaretine gider, sevab kazanır. 8Aşk, çok keskin bir yoldur; ancak insanı pek çok müşkilat ve acı ile Allah'a ulaştırır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde izah eder:Nasıl aşk-ı mecazi ve aşk-ı dünyevi, pek çok müşkilatla aşk-ı hakikiye inkılab eder, Cenab-ı Hakk'ı bulur. 9Aşık, nefsinden elini çekse de fani olan sevgilisine yapışır; ancak onun zevalini, ayrılığını ve vefasızlığını bizzat tecrübe edip büyük ayrılık acıları çektikten sonra kalbini ondan koparıp Mahbub-u Hakiki olan Allah'a yöneltebilir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde izah eder:Halbuki en keskin tarik olan aşk, nefsinden elini çeker, fakat ma'şuk-u mecaziye yapışır. Onun zevalini bulduktan sonra Mahbub-u Hakiki'ye gider. 10Şefkat ise, hiçbir müşkilat olmaksızın, çok daha kısa, safi ve temiz bir tarzda kalbi doğrudan Cenab-ı Hakk'a bağlar. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde izah eder:Öyle de şefkat, fakat müşkilatsız daha kısa, daha safi bir tarzda kalbi Cenab-ı Hakk'a rabteder. 11Ayrıca BakınızGERÇEK AŞK VE ŞEHVANİ SEVMEKLERAŞK-I MECAZİ, AŞK-I HAKİKİYE NASIL DÖNÜŞÜR?İNSANIN FITRATINDA BULUNAN BEKA AŞKI / 3. LEMAAŞK-I BEKA NEDİR? İNSAN NEDEN SONSUZLUĞU İSTER?"ACZ, FAKR, ŞEFKAT VE TEFFEKKÜR" ESASLARIİKSİRİ NURANİ OLAN ŞEFKATACZ-FAKR-ŞEFKAT-TEFEKKÜR İLE HATVELERİN BAĞLANTISIKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 310.Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 24.Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 21.Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 22.Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2021, c.4, s. 253.Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 22.Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 22.Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 221.Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 231.Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 88.Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 231.