Bağış Yap

Sorular

4.728

"Hayat bir hakikat-i hariciyedir, vehmi bir emir hakikati hariciyeyi yüklenemez" Ne Demektir?

Hakikat-i hariciye, mevcut ve yaratılmış hakikat demektir. Mevhum emir ise hayali ve vehmi bir iş demektir. Buna göre ifadenin anlamı şudur: Var olmayan bir iş, var olan bir şeyin varlık sebebi olamaz.Mesela ışınlama yoluyla eşyanın nakledilmesi şu an için bir hayaldir. Önümüze nereden geldiğini anlayamadığımız bir top düşse, onun buraya bir ışınlama aletiyle gönderildiğini düşünebilir miyiz? Düşünemeyiz. Çünkü şu an vehimden başka hiçbir yerde bulunmayan bir ışınlama aleti, topun düşmesi gibi gerçek bir işi yapamaz.Kâinatta cari olan kanunlar da maddi vücudu olmayan, yalnızca ilmi vücudu bulunan varlıklardır. Bu açıdan vehmi sayılırlar. Mevcut bir hakikat olan hayat, böyle vehmi varlıkların eseri olamaz.Aynı şekilde kâinattaki faaliyetler de bu tür vehmi kanunların eseri olamaz. Bu faaliyetler, melaike gibi hakikat-i hariciye sahibi, yani gerçekten var olan varlıkların eliyle gerçekleşir. Mesela hadis-i şerifte bildirildiği gibi her bir yağmur tanesini bir melek indirir. Kanun gibi mevhum manalar yağmur indiremez; kanunlar hiçbir iş yapamaz.Not: Melekler de bu işleri kendi kuvvetleriyle değil, Allah'ın emriyle ve onlarda tecelli eden kuvvetle yaparlar. İnsanlar da kendi işlerini, Allah'ın onlarda tecelli eden kuvvetiyle görebilirler. Tevhid inancı, Allah'tan başka ikinci bir gerçek kudret sahibinin bulunmamasını gerektirir.

İnsandaki Latifelerin Vücud-u Haricisi Var mıdır?

Latife, insandaki his ve duygulara verilen başka bir isimdir. Çoğulu letaiftir. Vücud-u harici ise, bir şeyin zatının hariçte/varlık aleminde tahakkuk etmesine denir. Kelam ilminde vücud-u harici, mahiyetin varlık aleminde kendisine mahsus bir kimlikle mümtaz olmasıdır.1 Yani bir şeyin, kudretin yaratmasıyla zihin dışında, dış âlemde gerçekten var olmasıdır.İnsan, ruh bakımından çok geniş bir mahiyette yaratılmıştır. İnsanın ruhuna takılmış birçok latife ve duygu vardır. İnsan bunların bir kısmını bilip isimlendirebilirken bir kısmını bilemez. Bu duyguların takıldığı ruha kudret, vücud-u harici giydirmiştir; yani ruhun müstakil bir vücudu vardır. Bediüzzaman Hazretleri, ruhun nurani bir vücuda sahip bir mahluk olduğunu şöyle vurgular:Ruh zihayat, zişuur, nurani vücud-u harici giydirilmiş, cami', hakikatdar, külliyet kesb etmeye müsteid bir kānun-u emridir.2Evet, ruh hayat sahibi, şuur (bilinç) sahibi ve nurani bir vücuda sahip bir varlıktır. Ruhun bu özellikleri ile var olması, kudretin yaratması ile bir vücuda sahip olması demektir. Burada dikkat edilmesi gereken önemli husus, varlığı gördüğümüz aleme has zannetmememizdir. Evet, kudretin tecellisi ile varlığın birçok formu ve mertebesi vardır. Gözümüzle gördüğümüz varlıkların bir vücudu olduğu gibi, dünya hayatında gözümüzle görmediğimiz nurani ve manevi birçok varlık vardır. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:Vücud, alem-i cismanide münhasır değil.3Bu sözde de ifade edildiği gibi varlık sadece gördüğümüz cisimlerden ibaret değildir. Gözümüzle gördüğümüz cisimler gibi farklı farklı formlarda, cisimlerden daha nurani ve daha latif varlıklar vardır. İşte ruh ve ruha takılan duygularımız bu tür varlıklardandır. Varlıklarını biliriz. Yansımalarını görürüz. Ama nasıl bir mahiyete ve vücuda sahip olduklarını bu dünyada göremeyiz ve bilemeyiz.İnsanın ruhuna birçok duygu takılmıştır. Bunların sayısı ile alakalı kesin bir bilgi verilemezken, en meşhurları letaif-i aşere (on duygu) adıyla alimler arasında meşhur olmuştur. Bediüzzaman Hazretleri bu konudaki düşüncesini şöyle dile getirir:Ben kendimce görüyorum ki: İnsanın mahiyet-i camiasında ve isti'dad-ı hayatisinde çok letaif var.4Bundan da anlaşılacağı üzere, Bediüzzaman Hazretlerine göre ruha takılmış birçok latife vardır. Bediüzzaman Hazretleri bunların bir kısmını şöyle sıralar: Kalp, akıl, sır, hafa, kuvve-i şeheviye, kuvve-i akliye, kuvve-i gadabiye, ene, vicdan, asab, heva, his, saika, şaika. Elbette bunlar, bilip isimlendirebildiğimiz latifelerimizdir. Bunların yanında, varlığını bilip de isimlendiremediğimiz pek çok latifemiz daha vardır.Bediüzzaman Hazretleri, latifelerimizin mahluk, yani yaratılmış olduğunu ve her birinin kendine has bir vücuda sahip bulunduğunu Risale-i Nur'un farklı yerlerinde farklı şekillerde vurgular.Örneğin Otuzuncu Söz'de (Ene Risalesi), enenin yaratılmış olduğunu ve kendine has bir vücuda sahip bulunduğunu şöyle ifade eder:Eğer onun (ene'nin) hakiki mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse, kendisi açıldığı gibi, kainat dahi açılır.5Bediüzzaman Hazretleri, “sırr-ı hilkati bilinse”, yani “yaratılışındaki sır bilinse” ifadesiyle, enenin yaratılmış olduğunu ve vücud-u harici sahibi olduğunu ifade etmektedir. Bediüzzaman Hazretleri yine der ki:Cenab-ı Hakk celil uluhiyetiyle, cemil rahmetiyle, kebir rububiyetiyle, kerim re'fetiyle, azim kudretiyle, latif hikmetiyle şu küçük insanın vücudunu bu kadar havas ve hissiyat ile, bu derece cevarih ve cihazat ile ve muhtelif a'za ve alat ile ve mütenevvi' letaif ve ma'neviyat ile techiz ve tezyin etmiştir.6Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere Allah, sonsuz kudretiyle insanı çok çeşitli latifeler ve manevi duygularla süslemiştir. Bu latifeler, kudretin vücud-u harici giydirdiği ruhun cihazları olduklarından, zihni ve itibari değil, hakiki bir varlığa sahiptirler. Yine başka bir risalede Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:Makine-i insaniyenin merkezi ve zenbereği olan kalbi, tarikat vasıta olup işletmesiyle ve o işletmekle sair letaif-i insaniyeyi harekete getirip, netice-i fıtratlarına sevk ederek hakiki insan olmaktır.7Burada da Bediüzzaman Hazretleri, kalple birlikte diğer latifelerin de harekete geçip fıtratlarının neticesine sevk olunmasından söz ederek latifelerin yaratılmış olduğunu ifade etmektedir. Çünkü fıtrat kelimesi, yaratılış ve yaratma anlamına gelir. Dolayısıyla bu ifade de latifelerimizin hakiki bir varlığa sahip olduğunu gösterir. Risale-i Nur'un pek çok yerinde bu tespiti destekleyen ifadeler bulunmaktadır.Ayrıca Bakınız"HAYAT BİR HAKİKAT-İ HARİCİYEDİR, VEHMİ BİR EMİR HAKİKATİ HARİCİYEYİ YÜKLENEMEZ" NE DEMEKTİR?RUH, VÜCUD-U HARİCİ GİYDİRİLMİŞ BİR KANUNDUR / LEMAAT"VÜCUD-U İLMİ, VÜCUD-U HARİCİ, EMR-İTİBARİ, KANUN-U EMRİ VE VACİBÜ'L VÜCUD" KAVRAMLARININ ANLAMLARIKaynakçalarMuhlis Körpe, Risale-i Nur Istılahları, Süeda Yayınları, Isparta 2023, s. 201.Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 196.Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 324.Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 115.Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 220.Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 315.Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c.2, s. 343.

"Hele" Bir Put Adı mıdır? "Hele Şükür" Demenin Sakıncası Var mıdır?

“Hele” kelimesinin günlük kullanımıyla ilgili üç sorum var:Halk arasında “Hele şükür” ifadesinin sakıncalı olduğu ve “Hele” adında bir put bulunduğu söyleniyor. Bu iddiaların dini bir dayanağı var mıdır? Bu ifadeyi kullanmanın dinen bir sakıncası var mıdır?“Hele bir olsun”, “Hele hele böyleyse kesin yapalım” gibi cümlelerde “hele” kelimesi farklı anlam incelikleri katmaktadır. Kelimeyi bu amaçla kullanmanın dini bir mahzuru var mıdır?Bu kullanımlardaki “hele” kelimesi hangi dile aittir? Kökeni ve temel anlamı nedir?

Avrupa Birliği Fonlu TKDK Hibelerinden Faydalanmak Caiz midir?

TKDK Desteklerinin Dini HükmüTKDK'nın (Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu) verdiği destekler, borç veya faizli kredi değil; belirli şartları taşıyan girişimcilere verilen, geri ödemesi olmayan şartlı bir teşvik, yani hibe mahiyetindedir. İslam fıkhında hibeleri ve devlet teşviklerini kabul etmek meşrudur, helaldir.Gayrimüslim devletlerin, uluslararası kuruluşların veya şahısların kamu yararına, kalkınma projelerine ve meşru alanlara yönelik verdiği hibe ve yardımları kabul etmek de caiz görülmüştür.1Hz. Peygamber'in (s.a.s.) Hibe Kabul EtmesiResul-i Ekrem Efendimiz (s.a.s.), gayrimüslim liderler ve hükümdarlar tarafından gönderilen hibe ve hediyeleri kabul etmiş; aynı şekilde henüz Müslüman olmamış bazı kimselerle de karşılıklı hediyeleşmiştir. Fıkıh alimleri bu nebevi uygulamayı, gayrimüslim devlet veya kurumlardan hibe almanın helal olduğuna delil kabul etmişlerdir. 2 İlgili rivayetler şöyledir:Ebû Humeyd es-Sâidî (r.a.) şöyle rivayet etmektedir:Biz Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte Tebük Gazvesi'ne çıkmıştık. Eyle Hükümdarı (Yuhanna b. Ru'be), Resûlullah (s.a.v.)'e beyaz bir katır ile bir bürde (kumaş/elbise) hediye etti. Resûlullah (s.a.v.) da onun hediyesini kabul buyurdu ve kendisine emniyet antlaşması yazdı. 3Enes b. Mâlik (r.a.) şöyle rivayet etmektedir:Dûmetü'l-Cendel'in Hristiyan Hükümdarı Ükeydir b. Abdülmelik, Resûlullah (s.a.v.)'e ipekli kumaştan bir cübbe hediye etti. Resûlullah (s.a.v.) da onun hediyesini kabul buyurdu. 4Dikkat Edilmesi Gereken ŞartlarProjenin helal olması: Yapılacak yatırımın, üretilecek ürünün veya sunulacak hizmetin dinen meşru/helal alanlarda olması gerekir. Alkollü içecek üretimi gibi haram faaliyetler bu kapsama girmez.Faizli krediden kaçınılması: Hibe projelerinde girişimciden kalan kısmı karşılaması istenebilir. Bu finansman sağlanırken faizli banka kredisi yerine öz sermaye veya helal finansman yolları tercih edilmelidir.SonuçTKDK hibelerinden, proje meşru olmak ve finansman sürecinde faizden kaçınmak şartıyla istifade etmek caizdir.KaynakçalarGünenç, Halil, Günümüz Meselelerine Fetvalar, Yasin Yayınevi, İstanbul, 2005, Cilt 1, s. 30 (Soru: 214)Fetâva'l-Hindiyye, Akçağ Yayınları, Cilt 4, s. 256–260; Serahsî, Şemsü'l-Eimme Muhammed b. Ahmed, el-Mebsût, Gümüşev Yayıncılık, İstanbul, 2008, Cilt 10, s. 132Buhârî, Cizye 5, Hadis No: 3161; Cihâd 146; Ebû Dâvud, Harâc 29, Hadis No: 3053Buhârî, Hibe 28, Hadis No: 2615; İbn Mâce, Libâs 17, Hadis No: 3596

Hasta Olan Kişi Cuma Namazına Gitmek Zorunda mıdır?

Hastalığın artması veya tedavisinin gecikmesi ihtimali varsa, cemaatle ve camilerde kılınması gereken Cuma ve Bayram namazlarına gidilmeyebilir. Hastalığın başkalarına bulaşması ihtimali varsa bu namazlara gidilmemelidir. Nitekim bu bağlamda Ömer Nasuhi Bilmen İslâm İlmihalinde şöyle demektedir:Cuma namazının bir şahsa farz olması için altı şart vardır ki bunlardan biri de sıhhattir. Binaenaleyh hasta olup Cuma namazına çıktığı takdirde hastalığının artmasından veya uzamasından korkan kimseye Cuma namazı farz değildir.1Hastalığın bulaşma durumu ile ilgili olarak ise Halil Gönenç Hoca şöyle demektedir:Bulaşıcı bir hastalığa mübtela olan kimsenin cuma ve bayram gibi namazlara gitmesi câiz değildir. Çünkü gitmesi, hastalığın yayılmasına vesile olabilir. İslâm dini bir memlekette bulaşıcı bir hastalık bulunursa onu sıkı kontrol altında tutmayı emreder, oraya giriş ve çıkışı yasaklar. Peygamber (sav): 'Bir memlekette vebanın bulunduğunu duyarsanız oraya gitmeyiniz. Bulunduğunuz bir memlekete gelirse ondan çıkıp başka yere gitmeyiniz' buyuruyor. Diğer bir hadîste şöyle buyurmuştur: 'Cüzzamlıdan, aslandan kaçar gibi kaç'. Hatta başkasına zarar verecek fıtrî veya sarımsak ve soğan gibi şeyleri yemekten dolayı arızî bir kokusu olan kimsenin cuma namazına ve cemaata gitmesi câiz değildir.2Ayrıca BakınızCUMA VAKTİ VE CUMA GÜNÜNÜN BAŞLANGIÇ /BİTİŞ ZAMANICUMA VAKTİNDE ALIŞVERİŞ HARAM MIDIR?ÜÇ CUMAYA GİTMEMEK MESELESİKADINLARIN CUMA NAMAZI KILMASICUMA GÜNÜNÜN FAZİLETİ HAKKINDA HADİSLERİKİ CUMA ARASI GÜNAHLARIN AFFEDİLMESİKaynakçalarÖmer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Bilmen Yayınları, İstanbul ts., s 146.Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, Yasin Yay., İstanbul 2012, c.1, s. 183.

Sabah Namazının Vakti Ne Zamandır? Sabah Namazı Niçin Vaktin Girmesiyle Okunmaz?

Sabah namazının vakti, tan yerinin ağarması demek olan ikinci fecrin doğmasından başlayarak güneşin doğmasına kadar devam eder. Buna göre imsak vakti, fecr-i sâdıkın oluşması, yani tan yerinin ağarmasıdır. İmsak ile birlikte sabah namazının vakti girdiğine göre bu vakitte sabah namazı kılınabilir.1 Bununla birlikte, konuyla ilgili bazı rivâyetlere dayanan Hanefîler, biraz geciktirilerek (isfar vaktinde) kılınmasını daha uygun (müstehap) bulmuşlardır. 2 Nitekim Peygamber Efendimiz de bunu şöyle tavsiye etmiştir.Sabah namazını ortalık aydınlanınca kılın. Çünkü bunun ecri daha büyüktür.3Sabah namazının vakti, güneşin doğmasına kadar devam eder. Zira Hz. Cebrail'in Sevgili Peygamberimize (s.a.s.) imamlık ettiğini bildiren hadise göre Cebrail (a.s.), sabah namazını birinci gün tan yeri ağardığında, ikinci gün ise ortalık aydınlanıp güneşin doğmasına yakın bir vakitte kıldırmış ve şöyle buyurmuştur:“…Bu, senden önceki peygamberlerin (namaz) vaktidir ve (namazlar için) vakit bu iki vaktin arasıdır.” 4Konu ile ilgili Ömer Nasuhi Bilmen de şöyle demektedir:Sabah namazında isfâr müstehaptır. Yâ'ni bu namaz, aydınlığın zuhuriyle ortalığın açılması zamanında kılınmalıdır. Şöyle ki: İkinci fecrin nuru tam zuhur edip gecenin zulmeti açılacağı ve atılan bir okun nereye düştüğünü atanın göreceği bir vakte kadar sabah namazı te'hîr edilmelidir.5Mehmet Zihni Efendi de şöyle demektedir:Hem de ortalık açılmadan başlamakta, cemaat azlığı olup, isfar (sabah vakti yerin açılıp aydınlanması) etmekte ise, cemaat çokluğunun fazileti vardır ki, sabah namazı camilerde, geç kılınır ise, uyuyanlar ve ihtiyar olanlar dahi, haklarında genişlik hâsıl olarak cemaate yetişirler. Cemaati azaltmayı gerektiren hâl, cemaati çoğaltmaya sebep olacak halden, elbette efdâl olamaz.6Türkiye'de sabah ezanı Ramazan haricinde tam vaktin girmesi ile okunmaz. Bunun sebebi yukarıda namazın geç kılınmasının daha faziletli olduğunu bildiren hadisler ile cemaatin sayısını arttırmaktır.Ayrıca BakınızSABAH NAMAZI KILARKEN GÜNEŞ DOĞARSA NAMAZ KABUL OLUR MU?SABAH NAMAZINDA HANEFİ İMAMA UYAN ŞAFİİ KUNUT OKUMALI MIDIR?SABAH NAMAZININ KAZASINI ÖĞLEDEN ÖNCE KILMAKSABAH NAMAZININ ŞAHİTLİ OLMASISABAH NAMAZI KILARKEN GÜNEŞ DOĞARSA NAMAZ KABUL OLUR MU?ÖĞLEDEN ÖNCE KILINAN SABAH NAMAZININ KAZASINA NİYETSABAH NAMAZININ SÜNNETİ KAZA EDİLİR Mİ?KaynakçalarHeyet, Fetvalar, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2024, s. 114.İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr, 1/225; İbn Kudâme, el-Muğnî, 1/286; Zeylaî, Tebyîn, 1/82Tirmizî, Salât, 3; Nesâî, Mevâkît, 27; Dârimî, Salât, 21; A. İbn Hanbel, V, 429.Ebû Dâvûd, Salât, 2 [393]; Tirmizî, Salât, 113 [149]Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Bilmen Yayınları, İstanbul ts., s 103.Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslam İlmihali, Salah Bilici Kitabevi, İstanbul yy, s. 87.

161

Ahmed Hüsrev Altınbaşak Hazretleri'ne Göre Sigara İçmek ve Tütün Ekmek Caiz midir?

Hüsrev Efendi'nin talebeleri arasında çiftçiler de vardı ve meslekleri ile alakalı bazı fıkhî meseleleri kendisine sorarlardı. Bilhassa tütün ekme meselesi hakkında sorulan sorulara şu şekilde cevap verirdi:Tütün yerine başka nimetlerin ekilip dikilmesi lazım zira tütün insanlığa zararlıdır hatta değil Müslümanlara ve Nur talebelerine, gayr-i müslimlere dahi içirilmemesi lazım. Biz beşere hizmet için geldik, tahribat yapamayız, yaptıramayız.1Talebeleri bazı âlimlerin sigaraya mekruh hatta mübah dediklerini hatırlatınca Hüsrev Efendi şu açıklamayı yapardı:Tütün 1600 yıllarında Türkiye'ye girdi. O zamanlarda tütünün zararları tıbben tespit edilemeyip bazı hasta insanlara tütün içmeleri tıbbi olarak tavsiye edildiğinden ulema da tıbben mübah olduğuna kani olmuşlardı. Halbuki öyle değildir çünkü bak Risale-i Nur'da Hazreti Üstad, hadd-i zâtında mübah olan su için bile ortaya beş nevi hüküm koymuştur: Hastanın durumuna göre su mübahtır, mekruhtur, haramdır gibi.Bu (tütün) bütün insanlara zararlı olduğu gibi kanser hastalığının da büyük nispette sigaradan olduğu tespit edilmiş durumdadır. Onun için Nur talebeleri tütün ekip dikemezler, içemezler. Değil Nur talebeleri bütün beşeriyet dahi (sigara) içmemeli!2Ayrıca BakınızSİGARA HARAM MIDIR?SİGARA SATMANIN HÜKMÜSİGARA İÇEN KİMSEYE SELAM VERİLİR Mİ?SİGARA İÇEN BİRİNE FİTRE VE ZEKAT VERİLEBİLİR Mİ?SİGARA, TELEFON VEYA BİR İNSANA BAĞIMLI OLMAK ŞİRKE GİRER Mİ?SON İKİ MÜCEDDİDİN SİGARA İÇMEK HAKKINDA GÖRÜŞLERİKaynakçalarHeyet, Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru'l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, Hayrat Neşriyat, Isparta 2013, c. 3, s. 1237Heyet, Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru'l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, Hayrat Neşriyat, Isparta 2013, c. 3, s. 1237

164

Hz. Ali'nin Haber Verdiği Harf İnkılabı Türkler İçin Neden Bu Kadar Dehşetlidir?

Hz. Ali, kasidesinde ahir zamanda yaşanacak bir dehşetten, yani Latin harflerine geçilmesinden bahsediyor. Sorum şu: Harf inkılabı Araplar arasında değil, Türkler arasında yaşandı. Yani Hz. Ali, kasidesinde dolaylı olarak bu dehşetli olayın başrolünde olan Türklerden bahsetmiş oluyor.Türklerin bu hâle gelmesi, İslam toplumu açısından o kadar dehşetli bir şey mi ki o büyük halife kasidesinde bizim bu durumumuzdan bahsetmiştir?O dönemde sahabeler, bu harf inkılabının Araplar arasında olacağını mı düşünüyordu?Selçuklu ve Osmanlı gibi eski dönemlerdeki ecdadımızın bu olaydan haberi var mıydı; böyle bir şey akıllarına geliyor muydu?Ayrıca diğer Türk devletlerinin Latin alfabesine değil de Kiril alfabesine geçmesinin sebebi nedir?

589

Haram Yiyenin Duası Kabul Olur mu, Günah Kulun Allah ile Bağını Koparır mı?

Haram yemek ve gayrimeşru lezzetlerden istifade etmek, Allah'ın yasakladığı bir şeye el uzatmak ve ondan yiyerek, içerek, giyerek yahut başka bir surette faydalanmak demektir. Bu ise kulun, kendisini yaratan ve neyin helal, neyin haram olduğunu bildiren Cenab-ı Hakk'ın emrine muhalefet etmesi manasına gelir. Nasıl bir kurumda çalışan kimse, o kurumun kurallarını hiçe saydığı vakit çeşitli cezalara maruz kalırsa insan da Rabbimizin koyduğu hudutları çiğnediğinde bunun manevi neticeleriyle karşılaşır. Çünkü haramlar, yalnız zahirde bir yasak çiğnemek değil; aynı zamanda ruh, kalp ve ibadet hayatında derin yaralar açan bir itaatsizliktir.Haramlar ve günahlar, zamanla insanın kalbine sirayet ederek orada manevi yaralar meydana getirir. Bu yaralar, imanın nurunu zedelediği gibi, ibadetten, zikirden ve duadan alınan manevi lezzeti de bozar. Hatta insanın dili, imanın tercümanı olduğu halde, zikirden nefret edercesine uzaklaşır ve adeta susar. Bu sebeple haram ve günahlar, kulun duasındaki ihlası, huzuru ve tesiri de kırar. Bu noktada Üstad Bediüzzaman Hazretleri şöyle der:Bizlerin günahlarımızdan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler ve şübheler, neuzübillah mahall-i iman olan batın-ı kalbimize ilişip imanımızı zedeliyorlar ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanisine ilişip zikirden nefretkarane uzaklaştırarak susturuyorlar. 1Günah işlemek, kulun Allah ile olan bağını birdenbire tamamen koparmaz; fakat her bir günahın içinde, insanı adım adım daha büyük manevi felaketlere sevk edebilecek gizli bir yol bulunur. Eğer günah, tövbe ve istiğfar ile çabuk temizlenmezse kalbe işler, onu siyahlandırır, katılaştırır ve nihayet iman nurunu söndürecek bir hale getirir. Buna karşılık istiğfar ile bu manevi tahribat önlenir ve kulun Rabbiyle olan bağı muhafaza edilir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:Evet, günah kalbe işleyip, kalbi siyahlandıra siyahlandıra, ta nur-u imanı kalbden çıkarıncaya kadar kalbi katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük ma'nevi bir yılan olarak ısırır. 2Haram lokmanın bu manevi tesiri, duanın kabulü meselesinde de kendini gösterir. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav), uzun yolculuklar yapmış, üstü başı tozlanmış, saçı başı dağılmış, ellerini semaya kaldırıp “Ya Rab, ya Rab!” diye niyaz eden bir kimseden bahsederek onun yediğinin, içtiğinin ve giydiğinin haram olduğunu; haramla beslendiği halde duasının nasıl kabul edileceğini şöyle bildirmiştir:Uzun yolculuklar yapmış, üstü başı tozlanmış, saçı başı dağılmış, ellerini göğe uzatarak, “Ya Rab, ya Rab!” diye yalvarıp yakaran bir adamdan söz etmiş ve “Fakat onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdı. Haram ile beslenirdi. Peki, böyle birisinin duası nasıl kabul edilsin?” 3Duası makbul bir kimse olmak isteyen Sa'd b. Ebu Vakkas'a Peygamber Efendimiz (sav) şu tavsiyede bulunmuştur:Yediklerinin helal olmasına dikkat et ki duaların kabul olsun. 4Enes b. Malik'in “Ya Rasulellah! Ben dualarımın kabulünü isterim, bana bunun yolunu gösterir misiniz?” ricası üzerine Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:Ey Enes! Helal kazan, duan müstecap olur. Zira kişi, ağzına haram bir lokma götürse, kırk gün duası kabul olunmaz. 5Demek ki haram lokma, duanın kabulüne mani olan çok mühim bir perdedir. Bu sebeple duanın kabul şartları içinde helal lokma son derece ehemmiyetli bir yer tutar.Bununla beraber, haram işlemiş veya haram lokma ile kirlenmiş bir kimsenin “Artık benim duam kabul olmaz.” deyip dua ve ibadeti terk etmesi doğru değildir. Bu düşünce şeytanın bir desisesidir. Zira kul hangi halde bulunursa bulunsun, yine de dönüp iltica edeceği tek kapı Cenab-ı Hakk'ın dergahıdır. Günahlar sebebiyle yaralanmış bir kalbin yapması gereken şey, ümitsizliğe düşmek değil; kusurunu anlayıp tevbe, istiğfar ve niyaz ile Rabbine yönelmektir.Bu sebeple, manevi yaralarla dolu bir kul, Allah'ın huzuruna çıkarken itirazkar ve sitemkar bir tavır takınmamalı; aczini, fakrını ve kusurunu bilerek mahviyet içinde iltica etmelidir. Halis dua ve istiğfar, Cenab-ı Hakk'ın rahmetini celbeder ve günahların açtığı manevi yaralara şifa olur. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle izah eder:Biz, o münacat ile birinci maksadımız, günahlardan gelen ma'nevi, ruhi yaralarımızın şifasını niyet etmeliyiz. Maddi hastalıklar için, ubudiyete mani' olduğu zaman iltica edebiliriz. Fakat, mu'terizane ve müştekiyane bir surette değil, belki mütezellilane ve istimdadkarane bir surette iltica edilmeli. 6Kısacası, haram yemek yalnız bedene giren yasak bir lokma meselesi değildir. O, kalbi yaralayan, zikrin lezzetini kaçıran, duanın kabulüne perde olan ve tövbe edilmezse insanı daha büyük manevi tehlikelere sürükleyen ciddi bir itaatsizliktir. Buna karşı kulun vazifesi, haramdan sakınmak; düştüğü zaman da ümitsizliğe kapılmadan tevbe, istiğfar ve boyun bükerek dua ile Rabbine yönelmektir.Ayrıca BakınızHELAL GIDAFAİZİN HELAL TARAFI VAR MIDIR?HELAL VE HARAMA DİKKAT ETMEZSEK NE OLUR? MANEVİ TOKATLAR VE KALBİN ZARAR GÖRMESİHELAL SERTİFİKASI OLMAYAN ALKOLLÜ DEODORANTLAR KULLANILABİLİR Mİ?YEME İÇMEDE ŞÜPHELİLERDEN KAÇMAKHARAM YEMEKKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 4.Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 4-5.Müslim, Zekat, 65.Taberani, el-Mu'cemü'l-evsat, VI, 310.Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, İhlas Matbaacılık, İstanbul 2019, c. 5, s. 281.Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 8.