Çöpe Atılan Eşyaları Alıp Kullanmak Caiz midir?
Başkasının çöpe bıraktığı eşyaları alıp kullanmak caiz midir? Bu konuda dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?
Destek olunİlmi çalışmalarımıza destek olun, bu hizmetlerin kesintisiz sürmesine katkıda bulunun.
Bağış Yap
Başkasının çöpe bıraktığı eşyaları alıp kullanmak caiz midir? Bu konuda dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?
İleride dünyanın iman hakikatlerini kabul edeceği zamanı düşündüğümde aklıma şu soru geliyor: İnşallah bu hakikatler geniş kitleler tarafından kabul edildiğinde, bu durum Allah'ın fıtraten temiz ve İslam'a yatkın insanlar göndermesi sayesinde mi gerçekleşecek, yoksa iman hakikatlerinin daha fazla neşredilmesi ve yayılması neticesinde mi olacaktır?
5.449
Cenabı Hak, ilk başta yarattı nizamı kurdu. Sonra (haşa) çekildi diyenler var. Nasıl cevap vermemiz icap ediyor?
Rahman: Rahmet ve merhamet sahibi Allah Teala Hazretleri'nin ism-i şerifidir.1Allah'ın Rahman ismi, insanı yoktan var etmesi, yaşatması, hava, su, güneş gibi temel unsurları insanın adeta emrine vermesi, bedeni ihtiyaçlar gibi hayatın devamı için gerekli her türlü ihtiyacı karşılaması şeklinde kendini gösterir. Rahman ismi rızıkla doğrudan ilişkilidir. İnsanın yediği her bir lokma, aldığı her nefes ve sahip olduğu maddi-manevi imkanlar bu ismin geniş çaplı rahmetinin adeta birer yansımasıdır. Bununla ilgili Bediüzzaman Hazretleri şöyle der:Hikmet-i Kur'aniye ve imanın dürbünü ile gördüm: Rahman ismi, Rezzak burcunda, parlak bir güneş gibi tulu' etti. O aç, biçare zihayat alemini rahmet ışığı ile yaldızladı.2Cenab-ı Allah'ın Rahman ismi, hiçbirini ayırt etmeksizin dünyadaki bütün canlılara, mümin veya kafir, iyi veya kötü olduğuna bakmaksızın rızık, hayat, nefes, sağlık ve sayısız nimetler vermesi şeklinde tecelli eder. Konuyla ilgili şu ifadeler çok dikkat çekicidir:Sen yalnız Rahman ismine bak ki: cennet bir cilvesi ve saadet-i ebediye bir lem'ası ve dünyadaki bütün rızık ve ni'met bir katresidir.3Yani cennet ve sonsuz saadet gibi büyük bir nimet bile Allah'ın merhametinin tamamı değil, yalnızca bir cilvesi ve parıltısıdır. Dünyada gördüğümüz bunca nimet ise Rahman isminin, yani o merhamet denizinin, sadece bir damlası gibidir. Bir hadis-i şerifte Sevgili Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur:Muhakkak ki Allah, insanı Rahman'ın sureti üzere (bütün isimlerini gösterir bir surette) yaratmıştır.4Onun misli gibi hiçbir şey yoktur ve O Semi' (her şeyi işiten)dir, Basir (hakkıyla gören)dir.5Bu ayetin açık beyanıyla Allah'ın şeriki, naziri, misli ve misali yoktur ve olamaz. Öyleyse hadis-i şerifte geçen Rahman'ın sureti ifadesini şöyle anlamak doğru olacaktır:İnsan, Rahman ismini tamamıyla gösterir bir surettedir. Koca kâinat çapında ve simasında bin bir ismin şua'larından tezahür eden Rahman ismi göründüğü gibi, zemin yüzünün simasında (yeryüzünde de) Rahman ismi tecelli eder, görünür. Kâinat çapında geniş mikyasta ve yeryüzü sayfasında görünen Rahman isminin tecellisi insanda da görünür. Zira insan kâinatın küçük bir misalidir.Ayrıca BakınızBESMELEDE RAHMAN İSMİNİN RAHİM İSMİNDEN ÖNCE ZİKREDİLMESİİNSANIN, KOCA KÂİNATIN MİSAL-İ MUSAĞĞARI VE HÜLASASI OLUŞUKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Asa-yı Musa, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 296Bediüzzaman Said Nursi, Şua'lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 164Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 306Buhari, İsti'zan, c. 7, s. 125Şura, 42/11
“İşte bahar dahi mahşernüma bir meyvedar ağaçtır. Her asırdaki insan âlemi ibretnüma bir şeceredir. Arz dahi mahşer-i acaib bir şecere-i kudrettir. Hatta dünya dahi meyveleri ahiret pazarına gönderilen bir şecere-i hayretnümadır.”1) Bu parçada geçen arz ve dünya kelimelerinin ıstılahî manaları nelerdir? Aralarındaki mana farkı nedir?2) Burada arz kelimesiyle hangi masnuat ve mahlukat, dünya kelimesiyle ise hangi masnuat ve mahlukat kastedilmektedir? İzah eder misiniz?
İlk sorunuzun cevabı için lütfen bakınız:Çalgılı Düğünlere Gitmek Günah mıdır? Gitmediğimizde Dışlanıyorsak Ne Yapmalıyız?Sorunun diğer kısmı ise: Mecburi bir durum bulunmadığı halde kişinin kendi rızasıyla dinen uygunsuz ortamlara katılması, işlenen harama rıza göstermek demektir ve insanı o günaha ortak eder. Fakat kişinin bu durumu onaylamadığını belli etmesi, imkan varsa uyarması, takı takılacaksa düğün alanına girmeden elden teslim etmesi ya da salona girip sadece takısını takarak ortamda kalmaksızın hemen çıkması durumunda, bu davranışlar harama rıza göstermek değildir ve kişiyi o vebale ortak etmez.Ayrıca BakınızDÜĞÜN DAVETİYELERİNDE KADINLARIN İSİMLERİNİN YAZILMAMASININ HİKMETİNİŞAN VE DÜĞÜN MERASİMLERİNDE YAPILACAK DUANİŞAN VE DÜĞÜN GİBİ MERASİMLERNİŞAN VE DÜĞÜN
12.992
Hanefilere göre devamlı olarak suda yaşayıp barınan hayvanlardan her nevi balık eti yenebilir, helaldır. Kalkan balığı, sazan balığı, yunus balığı, yılan balığı bunlardandır. Fakat diğer su hayvanları çirkin şeylerden sayılır, yenmeleri caiz olmaz. Yengeç, ahtapot, kalamar midye, istirdye, istakoz gibi olanlar helal değildir, etleri yenmez.1Yine deniz insanı, deniz aygırı, deniz hınzırı, gibi balık şeklinde bulunmayan deniz hayvanlarının yenmeleri helal olmadığı gibi, avlanmaları da helal görülmemektedir."2 Şafilere göre, denizde yaşayan bütün hayvanların eti helaldir. Bunların başında balık gelir. Balıkların sureti ne şekilde olursa olsun helaldir. Aslen suda yaşadığı hâlde karada da yaşayabilen kurbağa, yengeç, kaplumbağa ve su yılanı gibi hayvanlar habis ve zararlı oldukları için helal değildir. Bunların dışında kalan midye, kalamar, ıstakoz, karides gibi deniz ürünlerinin yenmesi ise helaldir.3 Ayrıca BakınızMİDYE YEMEK CAİZ MİDİR?KİRPİ YEMEK CAİZ MİDİR?SUSHİ (SUŞİ) YEMEK CAİZ MİDİR?KOKOREÇ YEMEK CAİZ MİDİR? ÇİĞ ET YEMEK CAİZ MİDİR? ETLİ ÇİĞ KÖFTE, PASTIRMA VB. YEMENİN HÜKMÜ NEDİR?AT ETİ YEMEK CAİZ MİDİR?Kaynakçalarel-Mevsılî, 2016, s. 5/464; Kâsânî, 2010, s. 6/173; Mergînânî, 2006, s. 4/196; Muhammed Salih Şen ve Abdurrahman Candan. “Hanefî ve Şâfiî Mezheplerine Göre Su Canlılarının Hükmü ve Delilleri.” Din ve İnsan Dergisi 5, sy. 9 (Haziran 2025): 1-25.Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Bilmen Yayınları, İstanbul ts., s.398 Remlî, Nihâyetü'l-muhtâc, 8/113,150-152
Manevi anlamda (ibadetçe, ilimce, amelce, imana, İslam'a hizmetçe... vb.) çok büyük bir alim, mürşit, şeyh, hoca gibi bir zat ile konuşmaya başlayacağımız zaman "selam verilerek başlanmaz" diye halk arasında bir duyum var. Bu duyumun dinimizde fıkhi açıdan yeri nedir, hem Hanefi hem Şafii mezhebine göre izah eder misiniz?
8. Söz'deki hikâye kısmında, iyi olşan şahsın başına gelen olaylara imanıyla değil, güzel ahlakıyla güzel bakması dikkatimi çekti. Neden özellikle güzel ahlak ön plana çıkarılmıştır? Güzel ahlakın, insanın iman etmesinden önce dinimizde nasıl bir yeri vardır?
4.949
Kehf suresinde 80. ayette "Erkek çocuğa gelince, onun ana-babası, mümin kimselerdi. Bunun için (çocuğun) onları azgınlık ve nankörlüğe boğmasından korktuk." buradaki "korktuk" kelimesinde çoğul kullanılmasının sebebi nedir.?
5.372
Âhirzamanda yaşadığımız bir gerçek. Peki cemaatleşmenin bu zamandaki katkısını öğrenebilirmiyim.?
476
Hakikat Çekirdekleri'nde geçen bu cümleyi nasıl anlamalıyız?
6.204
Kuran okurken neden tecvid uygulanmalı? Bu kurallar Kurana mı mahsus? Ve tecvidsiz okuyan hiç okumasa daha mı iyi?
6.291
Ayetül kübra ismi doğru bir isim midir? Üstad neden ayetül kübra demiş?
3.586
Temayülve meyil kelimeleri ne demektir.
4.087
Sekizinci Söz'deki temsilde geçen ve ağacın başındaki iki adam hakkındaki, "...Hem o bedbaht zahiren leziz, manen zehirli yemişleri yemekle azabını ta'cil ediyor. Zira o meyveler, nümunelerdir. Tatmaya izin var, tâ asıllarına talib olup müşteri olsun. Yoksa, hayvan gibi yutmaya izin yoktur. Ve şu bahtiyar ise tadar, işi anlar. Yemesini te'hir eder ve intizar ile telezzüz eder...." cümlesindeki, zahiren leziz manen zehirli olan şey nedir? Gayr-ı meşru şeyler ise, ikinci adam niye tadıyor? Meşru şeyler ise tatmaya izin var yutmaya yok demek ne demektir? Meşru şeyleri doyası yemek yasak mıdır?
3.576
Halık-ı Rahimin (merhametli yaratıcının) hazır ve nazır olduğunu nasıl düşünebiliriz?
4.335
Cevşen'deki evradı okurken manayı takip edemiyorum, mesela celcelutiyye'yi anlamadan okusak olur mu?
5.458
Küfür üzerine ölen bir kafirin, ebedi bir ömür yaşaması halinde bile ömrünü her halükarda küfür ile geçireceğini Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri şu şekilde ifade etmiştir:Küfür üzerine ölen bir kafir, ebedi bir ömür ile yaşayacak olursa, o gayr-i mütenahi ömrünü behemehal küfür ile geçireceği şüphesizdir. Çünki kafirin cevher-i ruhu bozulmuştur. Bu i'tibarla o bozulmuş olan kalbin gayr-i mütenahi bir cinayete isti'dadı vardır. Binaenaleyh ebedi cezası, adalete muhalif değildir. 1 Buradan anlaşılacağı üzere kafirlerin küfür ve inkarı ilk bakışta tek bir günah gibi görünebilir. Lakin hakikatte bir kibrit yakmakla bir ormanı ateşe vermek gibidir. Kafir, küfrünü fani ve kısa bir ömürde işlemiştir. Fakat sonsuz bir ömür kendisine verilse dahi tamamını küfür üzerine geçireceği muhakkaktır.Ayrıca, suçun kısa bir sürede işlenmiş olması, cezasının da kısa bir süre olmasını gerektirmez. Bazen bir dakika içerisinde işlenen bir cinayet, müebbet bir cezayı netice verir. Küfür, süresi kısa görünen bir fiil olsa da tesiri ve mahiyeti itibarıyla sınırlı bir günah değildir. Çünkü küfür, yalnız bir inkar değil; Cenab-ı Hakk'ın isimlerini inkar etmek, kâinatın şehadetini reddetmek, varlıkların hukukuna tecavüz etmek ve ebedi saadet istidadını bozmak demektir. Bu yüzden cezası da fiilin birkaç dakikalık süresine göre değil, mahiyetine ve neticesine göre olur.Beşeri kanunda bir dakikalık katil fiili, yıllarca hapis cezasını gerektirebilir. Çünkü fiilin işlenme süresi bir dakika olsa da neticesi, uzun senelere yayılan büyük bir tahriptir. Bir insanın hayatını elinden almak, yalnız o bir dakikaya bakılarak değerlendirilmez.Küfür de böyledir; hatta çok daha büyüktür. Çünkü katil, bir tek insanın hayatına zarar verir; küfür ise bir tek zata karşı işlenmiş sınırlı bir suç değildir. Küfür ile insan, bin bir esma-yı İlahiyeyi inkar eder; onların kâinatta görünen nakışlarını manasız sayar; varlıkların Allah'ı gösteren şehadetlerini reddeder. Yani güneşi, ayı, yıldızları, hayatı, ölümü, rahmeti, hikmeti, nizamı, sanatı manasız ve sahipsiz göstermeye kalkar. Bu cihetle küfür, yalnız şahsi bir tercih değil; umum kâinatın hukukuna karşı bir tecavüz hükmüne geçer. Bundan dolayı ebedi, sonsuz bir cezayı gerektirir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde izah eder:Sene üç yüz altmış beş gün hesabıyla, bir dakika katl, yedi milyon sekiz yüz seksen dört bin dakika hapsi iktiza etmesi, kānun-u adalet iken; bir dakika küfür bin katl hükmünde olduğundan, yirmi sene ömrünü küfürle geçiren ve küfür ile ölen bir adam, kānun-u adalet ile elli yedi trilyon iki yüz bir milyar iki yüz milyon sene beşerin kānun-u adaletiyle hapse müstehak olur. Elbette bu hakikatin خَالِدٖینَ فٖیهَٓا اَبَدًا adalet-i İlahiye ile vech-i muvafakati bundan anlaşılıyor. Birbirinden gāyet uzak iki adedin sırr-ı münasebeti şudur ki, katl ve küfür, tahrib ve tecavüz olduğu için, gayra te'sirat yapar. Bir dakikada katl, laakal zahiri adete göre on beş sene maktulün hayatını selbeder, onun yerine hapse girer. Bir dakika küfür, bin bir esma-yı İlahiyeyi inkar ve nukūşlarını tezyif ve kainatın hukukuna tecavüz ve kemalatını inkar ve hadsiz delail-i vahdaniyeti tekzib ve şehadetlerini reddetmek olduğundan, kafiri bin seneden ziyade esfel-i safiline atar. خَالِدٖینَ de hapseder. 2Bu itibarla küfür, her ne kadar kısa bir ömürde işlenmiş de olsa sonsuz bir cinayettir. Çünkü bütün yaratılmışların hukukunu çiğnemeyi ve Allah'ın sonsuz isim ve sıfatlarına hakaret etmeyi içerir. Sonsuz cinayet ise ceza olarak sonsuz azap gerektirir. Yine Bediüzzaman Hazretleri küfrün ne kadar büyük bir günah olduğunu şöyle ifade eder:Çendan kafir az bir ömürde bir günah işlemiş. Fakat o günah içinde nihayetsiz bir cinayet var. Çünki küfür, bütün kainatı tahkirdir. Kıymetlerini tenzil etmektir. Ve bütün masnuatın vahdaniyete (allahın varlığı ve birliği) şehadetlerini tekzibdir. Ve mevcudat aynalarında cilveleri görünen esma-yı İlahiyeyi tezyiftir. Onun için mevcudatın hakkını kafirden almak üzere, mevcudatın sultanı olan Kahhar-ı Zülcelal'in kafirleri ebedi cehenneme atması, ayn-ı hak ve adalettir. Çünki nihayetsiz cinayet nihayetsiz azabı ister. 3 Buradan anlaşılacağı üzere, küfürde bir anda birden çok sayıda nihayetsiz günah vardır. Şöyle ki:1) Küfür, bütün kâinata hakaret etmektir. Bir sanat eserinin değeri, sanatçısının büyüklüğüyle doğru orantılı olarak artar. Kafir ise Cenab-ı Hakk'ın bir sanatı olarak çok değerli olan varlıkları başıboşlukla, kıymetsizlikle ve değersizlikle itham edip aşağılamış olur.2) Küfür, bütün yaratılmışları yalancılıkla itham etmektir. Çünkü her şey Allah'ın varlığına ve birliğine halleriyle şehadet ederken, kafir ise onların herhangi bir şeye şehadet etmeyen başıboş varlıklar olduğunu söyler.3) Varlıklar, Cenab-ı Hakk'ın isimlerinin tecellisiyle olmuştur. Kafir, küfrüyle bu tecelliyi inkar eder. Bir padişahın karşısında onun ülkesi üzerindeki idaresini tanımamak, padişaha karşı ne kadar büyük bir hakarettir. Öyle de varlıklar üzerinde Allah'ın isimlerinin tecellilerinin olduğunu reddetmek de Allah'a karşı sonsuz bir hakarettir.Bu saydıklarımızın her birine göre küfür, sınırsız bir hukuka tecavüz suçudur. Öyleyse Cenab-ı Hak, adaletinin bir tecellisi olarak varlıkların hakkını kafirden almak üzere onu sonsuz bir azaba müstahak edecektir. Ayrıca BakınızALLAH'IN MERHAMETİ VE EBEDİ CEHENNEMSONSUZ CEHENNEMİN ADİL OLMASICEHENNEMİN KAFİRLER İÇİN RAHMET OLUŞUKAFİRİN KALBİNİN BOZUK OLMASIKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, İşarat'ül İ'caz, Hayrat Neşriyat, Isparta, 2016, s.74Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 316.Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta, 2016, s. 31
982
Hz. Üstad'ın talebelerine yazdığı bir mektupta "Dünyevî merakâver meselelere bakıp, vazife-i bâkiyenizde fütur getirmeyiniz." Bu cümleyi nasıl anlamalıyız izah eder misiniz?
7.384
Daire-i imkan, mümkinü'l-vücud olanların dairesidir. Yani varlığı zatından olmayan, var olması da yok kalması da zatı itibarıyla mümkün bulunan bütün varlıklar bu dairede yer alır. Bu sebeple daire-i imkan denildiğinde, Vacibü'l-Vücud olmayan ve kendi kendine varlığı zaruri bulunmayan bütün mümkinat alemi anlaşılır. Mümkin olan her şey, kendisini yoklukta bırakmayıp vücuda çıkaran bir yaratıcıya muhtaçtır. Zira mümkinat kendi zatıyla kaim değildir; vücudu kendinden değildir; kendi kendine var olamaz, devam edemez, sıfatlarını tayin edemez. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:İmkan, mütesaviyü't-tarafeyndir. Yani adem ve vücud, ikisi de müsavi olsa, bir tahsis edici, bir tercih edici, bir mucid lazımdır. Çünki mümkinat, birbirini icad edip teselsül edemez. Veyahud o onu, o da onu icad edip, devir suretinde dahi olamaz. Öyle ise, bir Vacibü'l-Vücud vardır ki: bunları icad ediyor. 1Mükevvenat ise, kevne gelmiş, yani yaratılmış ve vücuda çıkarılmış bütün mevcudat demektir. Semavat, arz, nebatat, hayvanat, insan ve bütün eşya mükevvenattandır. Kısacası mükevvenat, daire-i imkan içinde bulunan mümkin varlıkların fiilen yaratılmış kısmıdır.Mükevvenatın en bariz vasfı, sonradan yaratılmış olması, değişmesi, başkalaşması, zevale gitmesi ve bir halden diğer hale geçmesidir. Bu değişim ve başkalaşım, onların ezeli olmadığını ve kendi nefisleriyle ayakta durmadığını gösterir. Mükevvenat yalnız sonradan yaratılmış olmakla kalmaz; aynı zamanda nihayet derecede bedi', güzel, temiz, mizanlı ve intizamlıdır. Bu da onun başıboş değil, hikmetle tanzim edilmiş bir sanat eseri olduğunu gösterir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu ciheti şu ifadeyle beyan eder:Yani 'Daire-i imkanda, bu mükevvenattan daha bedi', daha güzel yoktur. İşte bu muhit ve cazibedar olan hüsün; ve bu umumi ve harikulade nezafet; ve bu müstevli ve şumullü ve gayet hassas mizan; ve bu ihatalı ve her cihetle mu'cizane intizam ve انسجام; vahdete ve tevhide öyle bir huccettir ve öyle bir alamettir ki, gündüzün ortasındaki ziyanın güneşe işaretinden daha ziyade parlaktır.2Kısaca, daire-i imkan, bir şeyin varlığının da yokluğunun da zatı itibarıyla mümkin olmasını ifade eder; yani varlığı kendinden olmayan ve yaratılmaya muhtaç bulunan mümkinat dairesidir. Mükevvenat ise yaratılmış, meydana getirilmiş şeyler demektir. Bu sebeple daire-i imkan daha umumi bir dairedir; mümkin olan bütün varlıkları içine alır.Mükevvenat ise bu varlıklar içinde fiilen varlık sahasına çıkarılmış olanları ifade eder. Bir başka ifadeyle daire-i imkan, eşyanın mümkin olma cihetine bakarken; mükevvenat, eşyanın yaratılmış ve tekvin edilmiş olma cihetine bakar. Bundan dolayı daire-i imkan daha çok bir varlık mertebesini ve mümkinat sahasını anlatır; mükevvenat ise bu saha içindeki mevcud varlık topluluğunu bildirir.Mesela bir çiçeğin var olması zorunlu değildir; yaratılmayabilirdi. Bu, çiçeğin imkan cihetidir. O çiçeğin baharda gerçekten yaratılması ise tekvin cihetidir. İşte yaratılmış olan o çiçek mükevvenattandır.Ayrıca BakınızİMKANI ZATİ VE İMKANI ZİHNİİMKANI ZATİ, İMKANI AKLİYİ ÖĞRENMEKALLAH'IN İLMİNDEKİ ŞEKİLSİZ VE SURETSİZ MÜMKİNLER NE DEMEKTİR? RİSALE-İ NUR'DAN AÇIKLAMAALEM-İ VÜCUBRİSALELERDE GEÇEN ALEMLERİN MANALARIGAYB VE ŞEHADET ALEMİKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Siracü'n-Nur, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 161.Bediüzzaman Said Nursi, Şua'lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 25.