Sorular

10.778

Ene, Enaniyet ve Nefis Aynı Şey mi? Aralarındaki Fark Nedir?

ENE“Ben” anlamına gelen ene kelimesi, Arapça'da birinci şahıs tekil zamiridir. Üçüncü şahıs tekil zamiri olan hû kelimesiyle zikir yapan, bazen de bu zamiri hüviyet şeklinde masdar hâlinde kullanan sûfîler, ene kelimesini çeşitli anlamlarda kullanmalarının yanı sıra enânet, enâniyyet, enâiyyet ve enniyyet şeklinde masdar yaparak ona farklı anlamlar yüklemişlerdir.İlk dönem zâhid ve sûfîleri, nefsi kibir, gurur, iddiacılık, bencillik ve her türlü kötülüğün kaynağı olarak görmüşlerdir. Daha sonraki devirlerde “nefis ve nefsâniyet” anlamında ene ve enâniyet kelimeleri kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönemde mutasavvıflar, biri kötülenen ve aşağılanan (âdî), diğeri övülen ve yüceltilen (aşkın, müteâl) olmak üzere iki eneden söz etmişlerdir. Bazı sûfîlerin üstü kapalı, bazılarının biraz daha açık olarak ifade ettikleri bu iki ene tasviri, Bâyezîd-i Bistâmî ve Hallâc-ı Mansûr gibi sûfîlerde belirgin bir anlatım biçimine kavuşmuştur. Sonraki dönemlerde yetişen büyük mutasavvıflar, bu konuda onları takip etmişlerdir. Meselâ Bâyezîd-i Bistâmî, on iki yıl nefsini âdeta çekiçle dövdüğünü ve yılanın gömleğinden çıktığı gibi enâniyetinden çıktığını söylerken reddedilen eneye, “sübhânî” derken de aşkın eneye işaret etmiştir. Hallâc-ı Mansûr, “Benliğim aramızda perde olmaktadır, benliğinle benliğimi aradan kaldır.” diye dua ederken aşağı benliğinden uzaklaşmak istiyor, aşkın benliğe ulaştığı zaman da “ene'l-Hak” diyordu. Tasavvufta terk edilmek istenen “ben” ile sahip olunmak istenen “ben” arasındaki farka daima işaret edilmiştir.Muhyiddin İbnü'l-Arabî'ye göre, “Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı.” meâlindeki âyet, iki benin mevcut olduğunu ortaya koymaktadır. Yûnus Emre, “Beni bende demen bende değilem / Bir ben vardır bende benden içerü” gibi beyitlerinde bu iki beni dile getirmiştir. 1Bediüzzaman Hazretlerine göre Ene; insanda bulunan ve çok mühim vazifeler gören bir latifedir. Fakat ene öyle bir latifedir ki içinde binlerce sırlı sıfatı, mizanı, hâli ve hissi barındırır. Bunun hikmeti, Rabbimizin bütün isimlerini ve sıfatlarını bir derece bildirmek ve tanıttırmaktır. Aynı zamanda ene, kâinattaki varlıkların hikmetlerini, vazifelerini ve sırlarını açan bir anahtardır. Bu noktada Bediüzzaman Hazretleri, enenin bir vâhid-i kıyâsî, yani bir ölçü âleti olduğunu ifade eder.Ene, insana emânet olarak verilen bir mikyas, bir ölçü âletidir. Yani kendisinde hakikî mâlikiyet/sahiplik ve rubûbiyet/terbiye edicilik var zannedilen cüz'î ölçülerle, Allah'ın sonsuz sıfât ve şuûnâtını anlamaya bir vesile olur.Meselâ insan, “Ben şu evi nasıl yaptım, tanzim ettim ve idare ediyorum; öyle de şu dünya hânesini de birisi yapmış, tanzim etmiş ve idare etmektedir.” diye düşünür. Yine, “Nasıl ki bu evin, arabanın veya eşyanın sahibi benim; öyleyse bu koca kâinatın da bir sahibi vardır. O da Mâlikü'l-Mülk olan Allah'tır.” hükmüne varır. Ayrıca insan, “Ben emrim altında çalışanları görüyor, onları dinliyor ve ihtiyaçlarını karşılıyorum; öyle de kâinattaki canlı-cansız bütün varlıkları gören, onların arzularını işiten ve ihtiyaçlarını karşılayan Semî', Basîr ve Rezzâk olan bir Allah vardır.” diye anlar. İşte bu kıyaslama ile ene, Allah'ın isimlerini bir derece bildirip tanıtan bir anahtar olur.Enenin doğru kullanılması, “Ben mâlikim, yaparım, bilirim.” deyip ona hakikî bir vücut ve varlık vermekle değil; kendi nefsindeki cüz'î ilim, irade, kudret ve mâlikiyet hissini, Allah'ın sonsuz ilim, irade, kudret ve mâlikiyetini anlamak için bir vâhid-i kıyâsî, bir ölçü âleti olarak kullanmakla mümkündür.Kısacası, insandaki “ben” duygusu hakikî mâlikiyet için değil, emânet ve ölçü olarak verilmiştir. İnsan, kendi nefsinde cüz'î bir ilim ve irade görür; buradan Allah'ın Alîm ve Mürîd olduğunu anlar. Kendi cüz'î tasarruf hissinden de Allah'ın mutlak rubûbiyetini ve mâlikiyetini tanır. Eğer ene, kendini bağımsız zannederse hakikati örter; eğer bir abd/kul olduğunu anlarsa marifetullâha kapı açar.ENANİYETArapça'da “ben” mânâsına gelen ene kelimesine getirilen “-iyyet” eki, o kelimeye soyutluk, aidiyet, özellik, durum veya sistem mânâsı kazandırır. Arapça kökenli bu ek, kelimeyi isim veya sıfat hâlinden çıkarıp bir kavram, bir anlayış yahut bir nitelik hâline getirir. Bu yönüyle Türkçe'deki “-lik/-lük” yapım ekine benzer bir vazife görür.Ene, tek başına “ben” zamiridir. Buna “-iyyet” eki eklendiğinde ise kelime, “benlik durumu”, “bencillik” veya “kendini merkeze alma anlayışı” gibi daha soyut ve sistemli bir mânâya dönüşür.Bediüzzaman Hazretlerine göre insan, ancak kendisindeki benlik duygusu ve vücuduna sahip çıkma hissi olan "enaniyyet" sayesinde Cenâb-ı Allah'ın isim ve sıfatlarını bir derece anlayabilir. Bunun sebebi, Cenâb-ı Allah'ın isim ve sıfatlarının sonsuz olması ve bu sonsuzluğu doğrudan ölçecek, tartacak bir cihazın bulunmamasıdır. Ancak insanda bulunan sınırlı ve gölge mahiyetindeki benzer hisler vasıtasıyla o sonsuz mânâlar kavranabilir.Meselâ sonsuz bir ışık bulunsa, herhangi bir sınırı olmadığı için doğrudan idrak edilmesi zor olur. Fakat ona sınırlı bir ışık ve gölge ile bir ölçü çizilse, o zaman sonsuz ışığın varlığı ve büyüklüğü daha iyi anlaşılabilir. Aynı şekilde, bütün kâinatın mâliki ve sahibini anlayabilmek için, insanın sınırlı da olsa bir mala sahip olması gerekir ki, buradan hareketle sonsuz mülk sahibinin azameti kavranabilsin.Yine sonsuz ilmin anlaşılabilmesi için de insanda sınırlı bir ilim bulunmalıdır. İnsan, “Ben bu kadar biliyorum; öyleyse Allah her şeyi biliyor” diyerek, O'nun ilminin ne kadar büyük, kuşatıcı ve kusursuz olduğunu anlayabilir. 2Ene İle Enaniyyet Arasındaki Farklar1. Ene, tek başına “ben” demektir. “-iyyet” eki geldiğinde ise “benlik” veya “bencillik” anlamına gelen bir kavrama dönüşür.2. Ene, sadece konuşan kişiyi (yani somut bir insanı) gösterir. Enaniyet ise o insanın içindeki duyguyu, zihniyeti ve karakteri anlatır.3. Ene, sıradan bir kelimeyken enaniyet işin içine girince kibir, gurur, kendini beğenme ve egoizm gibi tamamen psikolojik davranışlar devreye girer.4. Ene diyen kişi, sadece kendinden bahseder. Enaniyet sahibi kişi ise “Her şeyi ben yaptım, her şey benim.” diyerek güç ve sahiplik iddiasında bulunur.5. Ene, tek bir bireyi, konuşan somut kişiyi işaret ederken; enaniyet, o kişinin iç dünyasındaki psikolojik bir dürtüyü, soyut bir karakter özelliğini ifade eder.6. Ene, sadece bir öznedir. Enaniyet ise bu öznenin kendini merkeze almasıyla oluşan bir zihniyet, felsefe veya ideolojidir.NEFİSSözlükte “ruh, can, hayat, hayatın ilkesi, nefes, varlık, zat, insan, kişi, hevâ ve heves, kan, beden, bedenden kaynaklanan süflî arzular” gibi mânalara gelir. 3Kur'ân-ı Kerîm'de nefis, insanın zatını yani kendisini ifade etmek için kullanılmıştır.Her nefis ölümü tadıcıdır; sonra ancak bize döndürüleceksiniz. 4Hem de duygu ve heveslerimiz için kullanılmıştır.(Yûsuf dedi ki:) “Hâlbuki (ben) nefsimi temize çıkarmıyorum. Muhakkak ki nefis, dâimâ kötülüğü emredicidir; ancak Rabbimin merhamet ettiği müstesnâ.” 5Peygamberimiz'in (sav) şu hadisi de bu mânaya gelmektedir:Abdullah b. Hişâm (r.a.) anlatıyor:Bir ara biz Peygamber (s.a.v.) ile beraberdik. Resûlullah (sav), Ömer b. Hattâb'ın elini tutmuştu. Ömer (ra) ona: 'Ey Allah'ın Resûlü (sav)! Seni nefsim (canım) hariç, her şeyden daha çok seviyorum.' dedi. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: 'Hayır, nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, beni nefsinden de daha çok sevmedikçe (kâmil mânada) iman etmiş olamazsın.' Bunun üzerine Ömer (ra): 'Vallahi, şimdi seni nefsimden de çok seviyorum.' dedi. Peygamber (s.a.v.) de: 'İşte şimdi oldu ey Ömer!' buyurdu. 6Bediüzzaman Hazretleri de nefis kelimesinin insanın zatını yani kendisini ifade ettiği anlamlarda “ene” ile beraber kullanmıştır. İlgili yerler şöyle geçmektedir:Sonra حَسْبُنَا daki (نَا) da bulunan eneye yani nefsime baktım. 7Yine benzer başka bir yerde şöyle söylemektedir:Her mü'min gibi benim hüviyet-i şahsiyemi ve mâhiyet-i insaniyemi anlamak isteyenler ve benim gibi olmak arzu edenler, حَسْبُنَا daki (نَا) cem'iyetinde bulunanın, enenin, yani nefsimin tefsîrine baksınlar. 8DEĞERLENDİRMEGerek Kur'ân, gerek hadis kaynaklarımızda, gerekse Bediüzzaman Hazretlerinin yukarıdaki ifadelerinde ene ile nefis, insanın kendisini yani zatını ifade etmesi mânasında kullanıldığında aynı anlamlara gelmektedir.Ayrıca BakınızÖLÜMDEN SONRA NEFİS İNSANDAN AYRILIR MI?NEFİS MERTEBELERİENE İLE ALLAH'I BULMAK VE TANIMAK NASIL OLUR?KaynakçalarSÜLEYMAN ULUDAĞ, "ENE", TDV İslâm Ansiklopedisi, 1995, c.11, s.232-233, https://islamansiklopedisi.org.tr/ene (12.06.2026).Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.220SÜLEYMAN ULUDAĞ, "NEFİS", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2006, c. 32, s. 526 https://islamansiklopedisi.org.tr/nefisAnkebut, 29/57.Yusuf, 12/53.Buhârî, Kitâbu'l-Eymân ve'n-Nüzûr, 3/6632Bediüzzaman Said Nursi, Şua'lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.57Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.268

3.661

Dinsizlerin Galibiyetlerinin Sebebi

Gençlik Rehberindeki, "Hem senin dünyaca muvaffakıyetin, elmasçı ve divane olmuş bir Yahudinin cam parçalarını elmas fiatiyle aldığı gibi; sen de küçücük, kısacık bir zamana, bir hayata, uzun ve daimî ve geniş bir hayatın fiatını verdiğin için, elbette o had dairesinde galebe edersin. Bir dakikaya bir sene kadar şiddetli hırs, muhabbet, intikam gibi hissiyatla müteveccih olduğun için, ehl-i diyanete muvakkaten tefevvuk edersin." cümlesini izah eder misiniz?

4.128

Nurlu Akıl ile Nurlu Kalp

"Gördü ki, isti'dâdları gayet muhtelif ve mezhebleri birbirinden uzak ve muhâlif olan umum istikametli ve nûrlu akılların îmân ve tevhîddeki ittisâfkârâne ve râsihâne i'tikādları, tevâfuk; ve sebatkârâne ve mutmainâne kanâat ve yakînleri tetâbuk ediyor. Demek tebeddül etmeyen bir hakîkate dayanıp bağlanmışlar. Ve kökleri metîn bir hakîkate girmiş, kopmuyor. Öyle ise, bunların nokta-i îmâniyede ve vücûb ve tevhîdde icmâ'ları, hiç kopmaz bir zincîr-i nûrânîdir. Ve hakîkate açılan ışıklı bir penceredir. Hem gördü ki, meslekleri birbirinden uzak ve meşrebleri birbirine mübâyin olan o umum selîm ve nûrânî kalblerin erkân-ı îmâniyedeki müttefikāne ve itmi'nânkârâne, münce­zi­bâne keşfiyât ve müşâhedâtları, birbirine tevâfuk ediyor. Ve tevhîdde birbirine mutâbık çıkıyor." (7. Şua) Buradaki umum istikametli ve nûrlu akılların ve umum selîm ve nûrânî kalblerin arasındaki fark nedir?