Sorular

5.462

Allah'ın Samed İsmi Ne Demektir ve Tecellileri Nasıl Görülür?

Sözlükte “bir şeye yönelmek” anlamındaki samd (sumûd) kökünden türeyen samed “ihtiyaçların giderilmesi için kendisine başvurulan kimse” demektir. Samed ayrıca içi boş olmayan kütle halindeki şeyler için kullanılır. Allah'a nisbet edildiğinde “ihtiyaçlarını gidermesi için herkesin başvurduğu, yaratılmışlara özgü acz ve ihtiyaçtan münezzeh ebedi ve bâki yüce varlık” manasına gelmektedir.Âlimler samedin iki temel mânasına vurgu yapar. Bunlardan biri “ihtiyaçların giderilmesi için herkesin başvurduğu ulu ve yüce varlık” şeklinde olup Ma'mer b. Müsennâ ve Zeccâc'dan itibaren müfessir ve lugatçılarca bu mana öne çıkarılmıştır. Mâtürîdî, yaratılmışların Allah'a olan ihtiyaçlarını varlık âlemine gelme, varlığını esenlik içinde sürdürebilme, öldükten sonra ikinci ve ebedî hayata dönüş yapma noktasında özetlemiştir.İkinci mana, “canlıların iç organlarını ihtiva eden karın ve göğüs gibi bir iç boşluğu bulunmayan” biçiminde tespit edilmiştir. Bununla anlatılmak istenen şey, Allah'ın yoğunlaştırılmış ve sıkıştırılmış cevherlerden oluşan kütlesel bir varlık niteliği taşıdığı değil genelde puta tapanların, mabudlarını karnı ve iç organları bulunan nesneler şeklinde tahayyül etmeleri, Allah'ın ise böyle bir niteliğe sahip olmadığıdır. Nitekim İhlas suresinin devamında Allah'ın evlâdı ve ebeveyni olmadığı belirtilmektedir. Esasen bazı âlimlere göre samedin manası surenin üçüncü ve dördüncü ayetlerinde zikredilen hususlardan ibarettir. Samedin bu iki anlamı Allah'ın yetkin sıfatlara sahip bulunduğu ve yaratılmışlardaki acizlik ve eksiklik içeren niteliklerden münezzeh olduğu noktasında birleşir. Fahreddin er-Râzî bu iki anlamdan otuzu aşkın başka mana çıkarmaktadır.Bu ismin tecellisi, kâinatta her canlının rızkını, hayatını ve ihtiyaçlarını Allah'ın karşılamasında açıkça görülür. İnsanlar sıkıntıya düştüklerinde, çaresiz kaldıklarında veya bir nimet istediklerinde aslında farkında olarak ya da olmayarak Allah'a yönelirler. Çünkü gerçek anlamda ihtiyaçları gideren ve her türlü yardımın kaynağı yalnızca O'dur. Bir bebeğin annesinin sütüyle beslenmesi, toprağın bitkilere ürün vermesi veya yağmurun kurak toprağı canlandırması da Samed isminin tecellilerine örnek olarak gösterilebilir.Kulun bu isimden alacağı nasip ise, insanların dini ve dünyevi meselelerinde güven duyduğu, danıştığı ve yardım istediği bir kimse haline gelmesidir. Allah, kullarının bazı ihtiyaçlarını salih insanların eliyle karşılar. Mesela bir öğretmenin öğrencilerine ilim öğretmesi, bir doktorun hastalara şifa vesilesi olması veya bir âlimin insanların dini sorularını cevaplandırması, Samed isminden alınan nasibin bir yansımasıdır. Ancak burada unutulmaması gereken nokta şudur ki, insanlar sadece birer vesiledir. Gerçek yardım eden ve bütün ihtiyaçları karşılayan yalnızca Allah'tır.1Ayrıca BakınızSAMED AYNASI OLAN KALBSAMEDİYET AYNASIESMAYI HÜSNANIN SAYISIKaynakçalarBekir Topaloğlu, "Samed", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2009, c. 36, s. 68-69.

Künye Nedir, Neden Verilir? İslam'da Künye Verme Geleneği ve Künye Verilmesinin Sebepleri

İmam Buhârî ve İmam Mâlik'in hayatlarını incelerken her ikisinin de “Ebû Abdullah” künyesiyle anıldığını gördüm. Ancak DİA'daki biyografilerde Abdullah isimli bir oğullarının bulunduğuna dair bilgiye rastlamadım; farklı isimlerde oğullarından söz ediliyor.Bu durumda her iki imamın da neden “Ebû Abdullah” künyesiyle anıldığı nasıl açıklanabilir? Abdullah isimli bir oğullarının kaynaklarda zikredilmemiş olması, künyenin mutlaka bir oğula nispetle verilmediğini mi gösterir? Yoksa biyografilerde eksik veya farklı bir nakil söz konusu olabilir mi? Detaylı şekilde izah edebilir misiniz?

830

Risale-i Nur'da Geçen Hulefâ-yı Mehdiyyîn ve Aktâb-ı Mehdiyyîn Kavramlarının Tanımı

 İlgili kavramlar Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:İşte Büyük Mehdi'den evvel gelen emsalleri, numuneleri olan hulefâ-yı mehdiyyîn ve aktâb-ı mehdiyyîn evsafları, asıl mehdinin evsafına karışmış ve ondan rivayetler ihtilafa düşmüş.1Burada iki kavram dikkat çekmektedir: hulefâ-yı mehdiyyîn ve aktâb-ı mehdiyyîn.Hulefâ-yı mehdiyyîn, “Mehdîlerin halifeleri” veya Mehdî'ye benzeyen ve onun bazı vasıflarını taşıyan halifeler anlamındadır. “Hulefâ” kelimesi, halife kelimesinin çoğuludur. İslâm tarihi boyunca, dinin emirlerini gözeterek adaletle hükmeden ve İslâmiyet'in maddî ve mânevî inkişafına hizmet eden pek çok idareci yetişmiştir. Bu zatlar, bulundukları makamları din ve millet hizmetinde kullanmışlardır.Hulefâ-yı mehdiyyîne örnek olarak, Emevîlerin adil idarecilerinden Ömer bin Abdülaziz, Eyyûbîlerin kurucusu Selahaddin-i Eyyûbî ve Osmanlı Devleti'nin önemli hükümdarlarından Yavuz Sultan Selim gibi zatlar zikredilebilir.Aktâb-ı mehdiyyîn ise “Mehdîlerin kutupları” demektir. “Aktâb”, kutub kelimesinin çoğuludur ve İslâm geleneğinde yüksek mânevî makam sahibi, ilim, takva ve irşad hizmetleriyle öne çıkan büyük zatlar için kullanılan bir tabirdir.İslâm tarihi boyunca, iman ve Kur'ân hakikatlerinin anlaşılması ve yaşanması için büyük hizmetlerde bulunan pek çok âlim ve evliya yetişmiştir. Bunlar, maddî bir hâkimiyetten ziyade ilim, irşad ve mânevî hizmet yoluyla dine hizmet etmişlerdir.Aktâb-ı mehdiyyîne örnek olarak dört büyük mezhep imamı, İmam Buhârî, Abdülkadir-i Geylânî, Bahaeddin Nakşibendî ve İmam-ı Rabbânî gibi büyük zatlar zikredilebilir.Netice olarak; hulefâ-yı mehdiyyîn ve aktâb-ı mehdiyyîn, Büyük Mehdi'den önce gelmiş, onun bazı vasıflarına mazhar olmuş ve kendi dönemlerinde dine hizmet etmiş seçkin şahsiyetlerdir. Bediüzzaman Hazretleri, bu zatların taşıdığı bazı vasıfların asıl Mehdi'nin vasıflarıyla karıştırılması sebebiyle, Mehdi hakkındaki rivayetlerde farklılıklar meydana geldiğine dikkat çekmektedir.Ayrıca BakınızMEHDİ HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKENLERMEHDİ NEDİR VE KİMDİR? RİSALE-İ NUR'DA MEHDİ MESELESİNİN İZAHIHZ. MEHDİ İLE ALAKALI GÜVENİLİR KAYNAKLARKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 233

6.063

Bediüzzaman Said Nursi'nin Ehl-i Sünnet Hakkındaki Görüşleri Nelerdir?

“Ehl-i sünnet ve'l-cemaat”, Resulullah'ın (sav) ve ashab-ı kiramın takip ettikleri yolu izleyen tâbiin ve tebe-i tâbiinin, müçtehit âlimlerin ve her devirdeki Müslümanların büyük çoğunluğunun dâhil olduğu cemaat (sevâd-ı a'zam) şeklinde tarif edilmiştir.Günümüzde ehl-i sünnet denilince, amelde Hanefî, Şafiî, Malikî, Hanbelî; itikatta ise Eş'arî ve Mâtürîdî mezhebini takip edenler akla gelmektedir. Amelde 4, itikatta 2 mezhep, Peygamberimiz'in (sav) ve sahabenin inanç ve yaşantılarını devam ettirdikleri için, İslam'ın ilk yüzyılından bugüne kadar daima bu sıfatla anılmışlardır.Bilindiği gibi Peygamberimiz (sav) hayattayken Ashâb-ı kiram, herhangi bir mesele ile karşılaştıklarında bunu doğrudan Hz. Peygamber'e (sav) gelip sorabiliyorlardı. Peygamber Efendimiz'in (sav) ahirete irtihalinden sonra ehl-i sünnetin temelini oluşturan sahabe, tâbiin ve tebe-i tâbiin denilen selef-i salihîn, bir mesele olduğunda bunu Kur'an ve sünnete göre çözüyorlardı. Fakat İslamiyet'in farklı coğrafyalara yayılması ve farklı milletlerin Müslüman olmalarıyla birlikte Hâricîler ve Şia, daha sonraları da Mutezile, Cehmiye, Mürcie gibi birtakım bid'at fırkaları ortaya çıktı. Bu fırkalardan kimi Kur'an ve sünneti, Peygamber Efendimiz'in (sav) ve sahabelerin anladığından farklı bir şekilde yorumlamış, kimileri hadisleri inkâr etmiş, kimileri de hadis uydurma yoluna gitmiştir. İşte bu bid'at fırkalarına karşı, sahabenin Peygamberimiz'den (sav) aldığı sahih Kur'an ve sünnet anlayışını muhafaza etmeye çalışan ve Müslümanların ekseriyetini oluşturan gruba “ehl-i sünnet ve'l-cemaat” denilmiştir. Tâbiin ve tebe-i tâbiin denilen nesil, sahabeye ait Kur'an ve sünnet kaynaklı itikadî ve amelî anlayışı muhafaza etmişlerdir.Ehl-i sünnet, her meselede aşırılıktan yani ifrat ve tefritten kaçınarak hadd-i vasat olan istikameti yakalamaya çalışmıştır. Hep orta yolu bulmaya gayret etmişlerdir. Açıkça küfre düşmeyen fırkaları ehl-i kıbleden sayarak tekfir etmekten kaçınmışlardır. Kur'an, sünnet, icma ve kıyasa uyulması gerektiğini kabul edip aklı nakle tâbi kılmakla en isabetli yolu tercih etmişlerdir. Ve tarih boyunca ana yoldan kopmayan yegâne mezhep olarak kalmıştır.Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur'da ehl-i sünnet hakkında çok senakâr ifadelerde bulunduğu gibi bütün Risaleleri'ni de ehl-i sünnet düsturlarına dayanarak yazmıştır. Bediüzzaman Hazretlerinin ehl-i sünnet hakkındaki bazı görüşleri şunlardır.Bediüzzaman Hazretleri, ehl-i sünnetin gittiği yolun ifrat ve tefritten uzak, hatt-ı vasat yani orta yol olduğunu şu şekilde ifade eder:Her şeyin ifrât ve tefrîti iyi değildir. İstikāmet ise hadd-i vasattır ki, Ehl-i Sünnet Velcemâat, ânı ihtiyâr etmiş. 1Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Ehl-i Sünnet'in hak ehli ve istikamette olduklarını şu şekilde ifade eder:Âlem-i İslâmda Ehl-i Sünnet ve Cemaat denilen ehl-i hak ve istikamet fırka-i azîmesi, hakaik-i Kur'aniyeyi ve imaniyeyi istikamet dairesinde hüve hüvesine Sünnet-i Seniyeye ittiba' ederek muhafaza etmişler. Ehl-i velayetin ekseriyet-i mutlakası, o daireden neş'et etmişler.” 2Üstad Bediüzzaman Hazretleri, şeytanların desiselerinden kurtulmanın bir çaresi olarak ehl-i sünnet dairesini karargâh yapmak olduğunu bildirir:İşte ey ehl-i hak ve ehl-i hidayet! Şeytan-ı ins ü cinnînin mezkûr desiselerinden kurtulmak çaresi: Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap ve Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın muhkemat kal'asına gir ve Sünnet-i Seniyeyi rehber yap, selâmeti bul! 3Üstad Bediüzzaman Hazretleri, ehl-i sünnet cemaatini bırakanların dalalet yoluna gireceklerini şöyle bildirir:Cebrî gibi sebebe ayrı, müsebbebe ayrı birer kader tasavvur etsen veyahut Mu'tezile gibi kaderi inkâr etsen, Ehl-i Sünnet ve Cemaati bırakıp fırka-i dâlleye girersin.4Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Peygamber Efendimizin (sav) bir hadisini naklederek fırka-i nâciye-i kâmile yani kurtuluşa eren kâmil cemaatin 73 cemaat içerisinden ehl-i sünnet cemaati olduğunu bildirir:Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- (Peygamberimiz sav.) …ümmeti yetmiş üç fırkaya inkısam edeceğini ve içinde fırka-i naciye-i kâmile, Ehl-i Sünnet ve Cemaat olduğunu haber veriyor.5Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur talebelerinin ehl-i sünnet olduğunu şu şekilde bildirir:Hem bidʻakâr bazı hocaları vehhâbîlik damarıyla vehhâbîliklerini örtmek fikriyle Nûrculara, yani hakîkî Ehl-i Sünnet ve Cemâat olan Risâle-i Nûr şâkirdlerine Alevîliği isnâd ettirmek ve resmî hocalar vâsıtasıyla nûrlardan soğutmak plânını isti'mâl ediyorlar. 6KaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 22.Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 167.Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 79.Bediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 84.Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 241.Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2019, c. 2, s. 404.

3.030

Musibet Taammüm Ettiğinde

Ve keza, "Musibet taammüm ettiğinde elem hafif olur. Ben de emsalim gibiyim" diye yine yük altından kaçar. Fakat, musibet âmm olduğunda, elemi muzaaf olur, kat kat ziyade olur. Çünkü, kendisi gibi akrabası, ahbâbı da o musibete dahildir. Çünkü, insanın ruhu, ebnâ-yı cinsiyle alâkadardır. Ne kadar umumî olursa, o kadar da elemi fazla olur. ( Mesnevi Nuriye, Zeylü'z-Zeyl, osmn. 139) Üstadımız bu paragrafın ilk başında musibetin umumi olması halinde kişinin herkes gibiyim diyerek musibetin hafifleşmesinden bahsederken sonrasında da yine eğer musibet umumileşirse bu sefer de musibetin kat kat ziyade olacağını ifade ediyor. Yani musibet umumi olduğunda hem hafifleşmesini hem de ziyadeleşmesini anlayamadık, bir tezat mı var acaba, izah edebilir misiniz?