0
Sultan Abdülhamid Döneminde Bediüzzaman Hazretleri Neden Tımarhaneye Sevk Edildi?
Bediüzzaman Hazretleri, 30 yaşındayken (1907) İstanbul'a gitmeye karar verir. Konağında on yıl kadar yaşadığı Van Valisi Tahir Paşa'nın, "Harika bir zekâya sahiptir, ilmî ve müşkil meseleleri çözme merciidir. Kendisine has bir kıyafeti vardır ve bütün ricalarımıza rağmen âlimlere ait elbiseleri giymemiştir. Bunun nedeni, kendini talebe (öğrenci) olarak görmesidir. Padişaha sadık ve kanaatkârdır" ifadelerinin yer aldığı mektup da yanındadır. İki büyük amacı vardır.Birincisi: "Doğudaki eğitimsizlik; karışıklığı, vahşeti ve Avrupalıların uğursuz, kirli ellerini ortaya koyar. Eğitim olmadıkça doğudaki sorunlar çözülmez" düşüncesinden hareketle, o dönemde meşhur eğitim kurumları olan mektep, medrese ve tekkeyi birleştirme amacı taşıyan "Medresetüzzehra Üniversitesini" Van merkezli olacak şekilde kurmaktır.İkincisi: Doğudaki ilim ve zekâ potansiyeline dikkat çekmektir.İstanbul'a ulaştıktan sonra iki ay boyunca Ferik Ahmet Paşa'nın yalısında kalır. Sonrasında Fatih'teki Şekerci Hanı'na yerleşir ve ilim ehli insanların ilgisini çekmek için kapısına "Burada her suale cevap olunur, sual sorulmaz" yazar. Medresetüzzehra projesini Padişaha sunmak için bazı paşalarla görüşür. Fakat elbiseleri ve zayıf Türkçesi yüzünden kötü muameleye maruz kalır ve projesi geri çevrilir. Zaptiye (Güvenlik) Nâzırı aracılığıyla kendisine verilen maaşı ve Padişahın ihsan-ı şahanesini kabul etmez.1 Giyimi, üslubu, teklifleri geri çevirmesi ve kapıya yazdırdığı yazı bahane edilerek kendisini hazmedemeyen insanların da meseleyi bulandırmasıyla Üsküdar'daki Toptaşı Tımarhanesi'ne sevk edilir. Bu durumu bir eserinde şu şekilde ifade etmektedir:İstanbul'da bu âfetli şöhret içinde mücâdele ederek nihâyet rakiplerimin ifsâdâtıyla (bozgunculuklarıyla) merhûm Sultân Abdülhamîd'in emriyle tımarhâneye kadar sürüklendim.2Yine kendi döneminde yaşamış; yazar, yayıncı ve aynı zamanda siyasi bir figür olan Ahmed Ramiz, Bediüzzaman Hazretlerinin yaşadığı bu süreci şöyle aktarmaktadır:Rumi 1323 (m. 1907) senesi zarfında idi ki, Şarkın yalçın, sarp, âhenîn mâverâ-i şevâhik-i cibalinde tulû etmiş Said Nursî isminde nevâdir-i hilkatten mâdud bir ateşpâre-i zekânın İstanbul âfâkında rüyet edildiği haberi etrafa aksetmiş ve fıtraten mütecessis olan bazı kimseler o harika-i fıtratı peyapey gördükçe, mâder-i hilkatin hazâin-i lâ-tefnâsındaki sehaveti bir türlü hazmedemeyenler, Şarkî Anadolu kıyafetinde, o şal ve şalvar altında öyle bir kanun-u dehânın ihtifa edebileceğini bir türlü anlayamayarak, bir kısım adamlar ona, "mecnun" demişlerdi. Said Nursî, filvâki ifrat-ı zekâ itibarıyla hudud-u cünunda idi. Fakat, öyle bir cünun ki, "Onun ulvî ruh ve kemâl-i aklına işarettir".3Yani Rumî 1323'te (1907) Hz. Üstad'ın İstanbul'a gelişi büyük dikkat uyandırmıştır. Üstün zekâsı, farklı şahsiyeti ve doğu vilâyetlerine mahsus kıyafeti sebebiyle herkesin ilgisini çekmiştir. Ancak bazı kimseler, bu sade görünüş altında böyle parlak bir dehânın bulunabileceğini anlayamadıkları için onu yanlış değerlendirmiş ve “mecnun” demişlerdir.Doktorun yaptığı muayene sonucunda rapora "bu adamda cünun (delilik) varsa dünyada akıllı adam yoktur" şeklinde kayıt düşülür ve taburcu edilir.Ayrıca BakınızBEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN SULTAN ABDÜLHAMİD HAN'A KARŞI TAVIR VE TUTUMUKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Divan-ı Harb-i Örfi, Hayrat Neşriyat, Isparta, s. 23.Bediüzzaman Said Nursi, Şua'lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 531.Bediüzzaman Said Nursi, Divan-ı Harb-i Örfi, Hayrat Neşriyat, Isparta, s. 3.

