Bağış Yap

Sorular

Bediüzzaman Hazretlerinin Tasnifine Göre Müsbet ve Menfi Felsefenin Özellikleri Nelerdir?

Bediüzzaman Hazretleri, felsefeyi mutlak surette reddetmez; onu iki kısma ayırır: Kur'an'ın hikmetine hizmet eden, insanlığa ve fenlerin terakkisine fayda sağlayan müsbet felsefe/hikmet; bir de dinsizlik, tabiatperestlik, sefahet, gaflet ve dalalete yol açan menfi felsefe. Risale-i Nur'un mücadele ettiği kısım, bu ikinci kısımdır. 1Menfi felsefe, “felsefe-i tabiiye” ve “felsefe-i maddiye” olarak da ifade edilir. Bu cereyan, varlık ve hadiselere mana-yı ismi ile bakarak hakikatten uzaklaşmış; tarih boyunca Nemrud, Firavun ve putperestlik gibi inkar ve tuğyan cereyanlarını beslemiştir. Hatta Bediüzzaman Hazretleri, menfi felsefenin üstatları ve dahileri olarak anılan Eflatun, Aristo, İbn Sina ve Farabi gibi isimlerin de hakikat arayışında boğulduklarını ifade eder. Bu sebeple Risale-i Nur, Kur'an hakikatlerine karşı çıkan bu anlayışı kuvvetli delillerle reddeder. 2Buna karşılık dine tabi olup hakikate hizmet eden hikmet ise makbuldür. İnsanlığı saadete götüren de budur. Risale-i Nur, Kur'an'ın hakikatlerini tefekkür yolu ile ders vererek insanı Cenab-ı Hakk'ın isim ve sıfatlarına ulaştırır; bu cihetle hakiki hikmete bir rehberdir.Bu sebeple, Risale-i Nur'un tenkit ettiği menfi ve tabiatperest felsefe ile meşgul olmak, faydadan çok zarar doğurur. Kur'an'a hizmet eden hikmet ise hakikati arama ve onu bulma yolunda kıymetli bir vesiledir.Ayrıntılı cevap için lütfen bakınız:Risale-i Nur'un Felsefe İlmine BakışıKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası 2, Hayrat Neşriyat, İstanbul 2019, s. 278Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, İstanbul 2018, s. 222

106.553

Çarşaf Giymek Farz mıdır? İslam'da Çarşafın Yeri ve Önemi Nedir?

Tesettür konusunda, bir kıyafetin şer'î şartları yani İslam'a uygunluk şartlarını taşıyıp taşımadığı esas alınmalıdır. Bununla beraber fitneyi azaltan, nazarları üstüne çekmeyen ve örtünmeyi daha sağlam temin eden geniş dış kıyafetler elbette tesettürün ruhuna daha uygundur. Kur'an-ı Kerim'de tesettür şu ayetler ile emredilmektedir:Ey peygamber, zevcelerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına cilbablarından (dış elbiselerinden) üstlerine giymelerini söyle. Bu, onların tanınıp eza edilmemelerine daha uygundur. Allah çok affedici, çok esirgeyicidir. 1Mü'min kadınlara da söyle; gözlerini (haramdan) sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar; (el, yüz gibi) görünen kısımları müstesna, ziynetlerini göstermesinler ve başörtülerini yakalarının üzerine kadar salsınlar! 2Ayette “üzerine örtülen” ifade olarak cilbab geçer. Cilbab kelimesi şu anlamlarda kullanılmaktadır:Cilbab; “bütün bedeni saran bir giysi, kadının örtündüğü her şey, kadının elbiselerini baştan aşağı örttüğü geniş dış örtü/çarşaf gibi bir şey” şeklinde tanımlanır ve yaygın biçimde mutlak kamis (gömlek), geniş dış örtü, çarşaf, izar (bele sarılan örtü veya alt giysi) ve mülae (dışa alınan büyük örtü) kelimeleriyle açıklanır.Asım Efendi, cilbabı “baştan aşağı örten çarşaf, örtü gibi dış giysi, üstlük” diye açıklar. 3Elmalılı Hamdi Yazır; “Cilbab”, baştan aşağı örten çarşaf, dış giysi gibi dış örtülerin genel adıdır. 4Bu tanımların ve karşılıkların gösterdiği netice, cilbabın normal elbise üzerine giyilen, kadınların vücut organlarını belli etmeyecek şekilde örten, dikkat çekmeyen çarşaf veya çarşaf tarzı bol bir dış giysi olmasıdır.Ahzab Suresi 59. Ayetin Sebeb-i Nüzulü (İniş Sebebi)Ahzab Suresi'nin 59. ayetinin sebeb-i nüzulü hakkında müfessirlerin ittifakla zikrettiği hadise şöyledir:İffeti muhafaza maksadıyla ziynet yerlerinin örtülmesine dair emir, daha önce Nur Suresi'ndeki ilgili ayetlerde beyan edilmiştir. Burada ise kadınların, dışarı çıktıklarında eza ve tacizden korunmaları için dış giysi kullanmaları emredilmektedir.Tefsirlerde yer alan müşterek bilgiye göre Medine'deki evler dar idi ve çoğunda tuvalet bulunmuyordu. Kadınlar ihtiyaçlarını gidermek için gece vakti evlerinden çıkar, biraz uzaklaşır, ihtiyaçlarını giderip geri dönerlerdi. Bu durumu fırsat bilen bazı münafıklar ve kendini bilmez kimseler, uygun yerlerde bekler, kadınlara sözle ve elle tacizde bulunurlardı. Yakalandıklarında ise, “Biz onları cariye sandık” diye mazeret ileri sürerlerdi. Bu mazeretin ortadan kaldırılması için hür kadınların, dışarı çıkarken cilbab denilen dış giysilerine bürünmeleri emredildi. Bu hususta nakledilen rivayet şöyledir:Hz. Aişe (r.a.) şöyle rivayet eder: Resulullah (s.a.v.)'in hanımları, geceleyin ihtiyaçlarını gidermek için Medine'nin kenarındaki açık alan olan Menası'a giderlerdi. Hz. Ömer, Resulullah (s.a.v.)'e, 'Hanımlarına örtünmelerini emret' derdi; fakat o vakte kadar bu hususta bir emir nazil olmamıştı.Yatsı vaktinde bir gece, Resulullah (s.a.v.)'in zevcesi Sevde binti Zem'a dışarı çıktı. Sevde uzun boylu bir hanımdı. Hz. Ömer, hicab emrinin nüzulünü çok arzu ettiği için, 'Seni tanıdık ey Sevde!' diye seslendi. Bunun üzerine Allah hicab ayetini indirdi.” Rivayetin devamında Hz. Aişe (r.a.) şöyle der: Resulullah (s.a.v.) kadınlara şöyle buyurdu: 'İhtiyacınız için dışarı çıkmanıza izin verilmiştir. 5Buna göre cilbab emri, bir taraftan hür kadınların ayırt edilmesini sağlamak, diğer taraftan da kadınların dışarıda rahatsız edilmemesi, beden hatlarının belli olmaması, kötü söz ve tacize maruz kalmamaları için emredilmiştir. Ümmü Seleme (r.a.) şöyle rivayet etmektedir:Cilbablarını (dış giysilerini) üzerlerine alsınlar' (Ahzab Suresi, 59) ayeti nazil olduğu zaman, Ensar kadınları başlarında kargalar varmış gibi siyah örtülere (çarşaflara) bürünmüş olarak dışarı çıktılar. 6Ayetin Tefsirindeki Bazı İnceliklerBirinci İncelikAllahü Teala, örtünme emrine evvela Resulullah (sav)'ın zevceleri ve kızları ile başlamıştır. Bu, onların diğer kadınlara önder ve uyulacak numune olduklarını göstermektedir. Diğer kadınlar onlara uyacakları için uygun olan da şer'i emirlere ve hükümlere önce onların sarılmaları ve bunları aynen yerine getirmeleridir. Zira bir davetin tesirli olabilmesi için davetçi, tezlerini önce kendinde ve aile efradında tatbik etmelidir.İşte bu hususta da Resulullah (sav)'ın zevceleri ve kızlarının önder ve öncü olmaları gerekir. Bunun için Allahü Teala, Peygamberine kadınların örtünmesini vahyederken ayetin başında evvela kendi zevce ve kızlarını zikretmiştir.İkinci İncelikTesettür ayeti, kadınların avret mahallerini örtmeleri yerleştikten sonra nazil olmuştur. Öyleyse bu ayette emredilen tesettür, daha önce farz kılınan setr-i avretten başka ve fazla bir örtünmedir.Bunun içindir ki bütün müfessirler, tabirleri değişik de olsa manada birleşerek ayetteki “cilbab”dan maksadın, normal elbise üzerine giyilen, kadınların vücut organlarını belli etmeyecek şekilde örten bol bir dış giysi olduğunda ittifak etmişlerdir.Üçüncü İncelikAyetteki “Zevcelerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına...” ifadesindeki tafsilat, hicabın yalnız Resulullah (sav)'ın zevcelerine farz olduğunu iddia edenlerin iddialarını açıkça reddetmektedir. Çünkü ayetteki “müminlerin kadınlarına” ifadesi, örtünmenin bütün mümin kadınlara emredildiğine, onların da bu umumi hitaba dahil olduklarına kesin bir şekilde delalet etmektedir. Bu sarih emir karşısında Müslüman kadınların örtünmesinin farz olmadığı nasıl iddia edilebilir?Ayetteki Şer'i (Dini) HükümlerBirinci Hüküm: Tesettür Bütün Kadınlara Farz mıdır?Ayet-i kerimenin zahirine göre hicabın, yani tesettürün; mükellef olan Müslüman, hür ve baliğ yani ergenliğe girmiş bütün kadınlara farz olduğu anlaşılır. Çünkü Allahü Teala şöyle buyurmuştur:Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mümin kadınlara söyle; dış elbiselerini üzerlerine alsınlar. 7Buna göre kâfir kadınlara tesettür farz değildir. Çünkü onlar İslam'ın hükümleriyle mükellef değildir. Ayrıca, kendi hallerine bırakılmaları emredilmiştir. Hicab, yani örtünme, bir ibadettir. Çünkü bunda Allah'ın emrine itaat vardır.Örtünmek, Müslüman bir kadın için namaz ve oruç gibi farzdır. Bu sebeple bir Müslüman kadın, örtünmeyi inkar ederek terk ederse mürted olur yani İslam dininden çıkar. Fakat inkar etmeden, sadece bozuk bir çevreye uyarak terk ederse mürted olmaz; günahkar olur. Bu davranışıyla Kur'an'ın ayetlerine muhalefet etmiş olur. Çünkü Allahü Teala şöyle buyurmuştur:Hem evlerinizde (vakarınızla) oturun ve evvelki cahiliye devri (kadınlarının) açılıp saçılması gibi, ziynetlerinizi ızhar etmeyin. 8Şu da vardır ki, her ne kadar örtünmekle mükellef olmasa da gayrimüslim bir kadının, toplumu bozacak şekilde ortalıkta dolaşmasına izin verilemez. Bugün de görüldüğü gibi bazı toplumsal ahlak kuralları vardır ki bunlara uymak herkes için gereklidir. Toplumu kötülüklerden korumak bakımından bu toplumsal ahlak kurallara uyma noktasında Müslümanlarla gayrimüslimler aynıdır. Bu içtimai edepler, İslam'ın şer'i siyasetinin bir parçasıdır. Bunları uygulamak da Müslüman hâkimin vazifesidir.Müslümanların vazifesi, kız çocuklarını ileride örtünmede zorluk çekmemeleri için on yaşına geldiklerinde örtünmeye alıştırmaktır. Bu, teklif anlamında bir emir değildir; fakat terbiye bakımından gereklidir. Namazda da durum böyledir. Nitekim Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:Çocuklarınıza yedi yaşına geldiklerinde namazı emredin. On yaşına geldiklerinde kılmazlarsa onları bundan dolayı cezalandırın. 9İkinci Hüküm: Kadınların Yüzünü Örtmesi Farz mıdır?   Nur Suresinin tefsirinde geçtiği gibi, kadının ziynetlerini mahremlerinden başkasına göstermesi haramdır. Zira Allahü Teala şöyle buyurmuştur:Mü'min kadınlara da söyle; gözlerini (haramdan) sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar; (el, yüz gibi) görünen kısımları müstesna, ziynetlerini göstermesinler ve başörtülerini yakalarının üzerine kadar salsınlar. 10Ayette geçen "görünen kısımlar müstesna" ifadesine yüz bölgesinin dahil olup olmadığı hususunda mezhep imamları ve müctehid alimler iki görüş beyan etmişlerdir. Hanefi ve Maliki mezhebi imamları, yüzün avret yani örtülmesi gereken yerlerden olmadığını kabul etmişlerdir. Şafii ve Hanbeli mezhebinde ise cumhur, yüzü de avret kapsamında değerlendirmiş ve örtülmesinin vacip olduğunu ifade etmiştir.Hanefi/Maliki GörüşüAyette geçen görünen kısımları müstesna olarak neden el ve yüz anlaşılmalıdır?Bu kısımların el ve yüz olması ile ilgili İslam alimlerinin büyük çoğunluğunun ittifakı vardır. Bunu sahabelerden gelen birçok rivayete dayandırmaktadırlar. İlgili rivayetler şöyledir:Hz. Aişe (ra) şöyle rivayet etmektedir:Esma bint Ebi Bekir, üzerinde ince bir elbise olduğu halde Resulullah (sav)'in yanına girmişti. Resulullah (s.a.v.) ondan yüzünü çevirdi ve: 'Ey Esma! Şüphesiz bir kadın ergenlik çağına ulaştığında, ondan şurası ve şurası müstesna (başka bir yerinin) görünmesi uygun olmaz' buyurdu ve kendi yüzü ile ellerine işaret etti. 11Abdullah b. Ömer (ra) şöyle rivayet etmektedir:Bir adam ayağa kalkıp: "Ey Allah'ın Resulü! İhramdayken nasıl elbiseler giymemizi emredersiniz?" diye sordu.Resulullah (sav) şöyle buyurdu: ...İhramlı kadın yüzüne peçe (nikap) takmasın, ellerine de eldiven giymesin. 12Bu rivayetlerden anlaşılıyor ki, kadının yüzü asli itibarıyla avret sayılmamış; bu sebeple örtülmesi mutlak olarak farz kabul edilmemiştir. Yüzün örtülmesi, takva ve güven açısından önem arz etmekle birlikte, açılmasına da fetva verilmiştir. Bununla beraber ihtiyatı gözetmek ve fitneye mahal vermemek açısından yüzün örtülmesinde önemli maslahatlar vardır. Hanefi imamları da fitnenin yaygın olduğu zamanlarda kadının kendisini fitneden korumak amacıyla yüzünü örtmesi gerektiğini ifade etmişlerdir. Fitnenin ve haramların yaygınlaştığı, kötü niyetli kişilerin sürekli etrafı gözetlediği günümüzde, Müslüman bir hanımın bu konuda daha ihtiyatlı ve dikkatli davranması, takvayı esas alarak yüzünü örtmeyi tercih etmesi büyük önem taşımaktadır.Öte yandan, Şafii ve Hanbeli mezhebindeki alimlerin çoğunluğu, yüz bölgesinin avret olduğuna hükmetmişlerdir. Bu kanaatlerini, bazı sahabe uygulamalarına ve ilgili ayetlerde geçen “ziynetlerini açmasınlar” ve Bu, onların tanınıp eza edilmemelerine daha uygundur. ifadelerine dayanarak yüzün de avret sayıldığına hükmetmişlerdir. 13Üçüncü Hüküm: Şer'i Örtünmenin Şartları?Şer'i örtünmenin zaruri şartları vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:1- Örtünün asgari ölçüsü, el ve yüz hariç bütün vücudu örtmelidir. (Fitne zamanı yüz de örtülmelidir.)2- Örtü, vücudu gösterecek kadar ince ve dikkat çekici bir renkte olmamalıdır. Zira örtünmekten maksat gizlemektir, fark edilmemektir.3- Örtü, vücut hatlarını belli edecek ve fitneye sebep olacak kadar dar olmamalıdır. Bu konuda şöyle bir hadis rivayet edilmektedir:Ebu Hüreyre (ra)'den rivayet edildiğine göre Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:Cehennem ehlinden, henüz görmediğim iki sınıf vardır: Biri, yanlarında sığır kuyruğu gibi kamçılar bulunan ve onlarla insanlara vuran bir topluluk; diğeri ise giyinmiş oldukları halde çıplak olan, meyleden ve meylettiren, başları eğri deve hörgüçleri gibi olan kadınlardır. Bunlar Cennete giremezler; onun kokusunu da duyamazlar. Halbuki Cennetin kokusu çok uzak mesafelerden duyulur. 144- Örtüden güzel koku gelmemelidir. Çünkü güzel koku, erkekleri etkiler. Zira Resulullah (sav) şöyle buyurmaktadır:Erkeklerin sürüneceği kokunun kokusu belirgin, rengi gizli olmalıdır; kadınların sürüneceği süs/koku ise rengi belirgin, kokusu dışarı yayılmayan/gizli olmalıdır. 155- Kadın ne erkek elbisesi giymeli ne de giydiği elbise erkek elbisesine benzemelidir.Resulullah (sav): Allah, kendilerini kadınlara benzeten erkeklerle erkeklere benzeten kadınları lanetler. 16Sual: Bir Kadının, Farz Olan Tesettürü Yerine Getirebilmesi İçin Mutlaka Çarşaf mı Giymesi Gerekir?Bir kadının dış örtü olarak mutlaka çarşaf giymesinin farz olduğunu söylemek doğru değildir. Bununla birlikte çarşaf, örtünme emrini en iyi ve sorunsuz şekilde yerine getiren kıyafetlerin başında gelmektedir. Elbette vücut hatlarını belli etmeyecek bollukta çarşaf benzeri bir dış örtü/kıyafet giymesi, tesettürün farzını yerine getirmek için yeterlidir. Bununla beraber çarşaf, fitneden daha sağlam surette korunmaya vesile olan ve tesettürde daha kuvvetli bir muhafaza sağlayan bir örtü şeklidir. Bu cihetle çarşaf, tesettür hassasiyetini daha ileri seviyede gözetmek isteyenler için daha güçlü bir siper hükmündedir. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri de çarşafın, bir kadının tesettürü ve fitneden muhafazası için en mühim kalelerden biri olduğuna işaretle şöyle buyurmaktadır:Tesettür etmekle na-mahremin iştihasını açmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zayıf hilkati emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kal'ası, çarşafı olduğunu gösterir. 17Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere, fitne ve fesadın bu denli yaygın olduğu bir dönemde, bir kadının tesettürünü en güzel şekilde yerine getirmesi büyük önem taşımaktadır. Bu sebeple, kendisini haramlardan ve günahlardan koruması açısından çarşaf giymesinin en uygun tercih olduğu kanaatindeyiz.DEĞERLENDİRMEKadının, kendisine namahrem olan kimselere karşı vücut hatlarını belli etmeyen, dikkat çekici renk ve desenlerden uzak, bol bir dış örtüyle tesettüre riayet etmesi farzdır. İslam'ın mühim hedeflerinden biri, kadının haysiyetini, iffetini ve şerefini muhafaza etmektir.Unutulmamalıdır ki, iman zaafı bulunan ve kalpleri marazlı olan kimseler, kadın hakkında suizan besler. Bu gibiler, kadının haysiyet ve şerefini zedeledikten sonra nefsani emellerine ulaşmayı hedeflerler.Açıktır ki tesettürün zayıflamasıyla birlikte evliliklerin azalması, aile içi geçimsizliklerin ve boşanmaların artması arasında ciddi bir münasebet vardır. Birçok genç erkek ve kadın evlilikten uzak durmaktadır. Zira beşeri arzularını helal olmayan yollarla, zahmetsiz ve mes'uliyetsiz biçimde tatmin imkanı bulan kimseler, evliliğe ihtiyaç hissetmemektedir. Bu hal ise toplumları ciddi bir çözülme tehlikesiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Aile yapısının zayıflaması, eşler arasındaki güvenin sarsılması ve iffet duygusunun zedelenmesi gibi sorunlarda, tesettür hassasiyetinin azalmasının ve kadınların süslenerek toplum içinde tesettür ölçülerine yeterince riayet etmeden bulunmalarının da büyük etkisi olmaktadır. Cenab-ı Hak şöyle buyurur:Ey Ademoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek bir elbise ile süsleneceğiniz bir libas indirdik. Takva libası ise daha hayırlıdır. Bu, Allah'ın ayetlerindendir; ta ki düşünüp ibret alasınız. 18Bu ayet-i kerime, insan için en hayırlı libasın takva libası olduğunu açıkça nazara vermektedir. Çarşafın da kadınlar için tesettür noktasında mühim bir takva libası olduğunu unutmamak gerekir.KaynakçalarAhzab, 33/59Nur, 24/31H. YUNUS APAYDIN, "TESETTÜR", TDV İslam Ansiklopedisi, 2011, c.40, s.543-544Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2012, Cilt 4, s. 588Buhari, Kitabü'l-Vudu', Bab: 13, Hadis No: 146Ebu Davut, 4101Ahzab, 33/59Ahzab, 33/33Ebu Davud, Salat 26; Tirmizi, Mevakit 182Nur, 24/31Ebu Davut, Libas, 31/4104Buhari, Hac, 1/1838Abdurrahman El-Ceziri, ,Dört Mezheb Fıkhı, trc. H. Ege vd., Çağrı Yayınları, İstanbul, 1993, Cilt 1, s. 504–506, 512–515.Müslim, Cennet, 53/2857Tirmizi, Edeb, 2787Buhari, Libas, 61/5885Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.207A'raf, 7/26

Küll ve Külli Cüz'e Sığar mı? Örneklerle Nasıl Açıklanabilir?

Öncelikle cüz, küll, cüz'î, küllî kavramlarının anlamlarına bakalım.Cüz: Sözlükte kısım, hisse, bölük anlamında kullanılmaktadır.Cüz, bir şeyin tamamıyla vücudu kendilerine bağlı olduğu şeye denir. Cüz, kendisinden ve başkasından bir şeyin oluştuğu şeydir. Kendisinden ve başka şeylerden bütün olan bir şeyin terekküp ettiği şeydir. Mesela duvar veya tavan evin birer cüzüdür. Ev, bu ve başka cüzlerden meydana gelmektedir.Küll: Sözlükte tamam, büsbütün, içine aldığı bütün cüzlerini kapsayan anlamında kullanılmaktadır. Küll, cüzde dâhil olmadığı gibi cüzden de farklıdır. Taşa, duvara, çatıya ev denmez. Ev bu maddelerden ve bu maddelerin bir ahenk içinde meydana getirdiği suretten oluşur. Yani küll olan ev, kendisini meydana getiren cüzlerden farklıdır. Cüz'i: Bir kavram birden fazla şey için değil, tek bir şey için kullanılıyorsa, o kavrama cüz'îdir denir.Yani fertler arasında ortak kullanılmayan, yalnız birine ait olan kavramdır. Türkçede buna özel isim denir. Mesela insan küllî bir kavramken, Hz. Muhammed (asm) cüz'îdir. Şehir küllî bir kavramken, İstanbul cüz'îdir. Yani burada önemli olan cüz'î bir kavramın tek bir kişi/nesne/şey tarafından kullanılmasıdır.Külli: Bir kavram tek bir şey için değil, birden fazla şey için kullanılıyorsa, o kavrama küllîdir denir.Zihinde bulunan bir kavramın fertler tarafından ortak kullanılmasıdır. Diğer bir ifade ile ortak olan kavramlara küllî denir. Mesela, “insan” kelimesi her ferdin kullandığı bir kavramdır. Dolayısıyla ortak bir kavramdır ve küllîdir. Bediüzzaman Hazretleri, küllînin fertler sahibi olduğunu ve küllînin cüz'îde dâhil bulunduğunu ifade etmektedir.Bu dört terimi ağaç örneği üzerinden konuşacak olursak, bir ağaç küll iken, ağacın bir yaprağı o ağacın cüz'ü olur. Ağaç kavramı küllî iken, bahçemizdeki şu portakal ağacı, ağaç küllîsinin cüz'îsi olur.Küll'ün cüz'e sığmasını şöyle açıklayabiliriz: Ağaç, bahçenin içindedir. Dolayısıyla yaprak ve dallardan oluşan bir küll olan ağaç, bir bahçenin cüz'üdür. Bu noktadan bakarsak, küll, cüz'e sığmış olur.Ayrıca büyük bir sarayın planının bir kâğıda sığması ve bir ağacın genetik bilgisinin tohuma sığması da, küll'ün cüz'e sığmasına örnek verilebilir.Küllînin cüz'e sığması ise şu üç şekilde olabilir:Birincisi, bir camide bin tane insan bulunsun. o insanlardan birinin ismi de Zeyd olsun. Camiyi kaplayan bin insandan birisi olan Zeyd, o camide bir cüz olmuş olur. Bin insanlık bir bütünün bir parçasıdır çünkü. Ama aynı zamanda Zeyd, küllî olan “insan” kavramını üzerinde taşır. Böylelikle küllî olan insan kavramı, Zeyd'de bulunması sebebiyle, Zeyd de o camide bir cüz olması sebebiyle, küllî cüz'e sığmış olur.İkinci olarak, küllî kanunlar cüz'lerde görünebilir. Mesela yer çekimi, küllî bir kanun iken, küçük bir taşta dahi gözlemlenebilir. Böylelikle küllî, cüz'e sığar diyebiliriz.Üçüncüsü ise, küllî bir kavramın bir cüz'de temsil edilemesidir. Mesela adalet küllî bir kavram iken, mahkemede verilen bir karar ile bir cüz' olan tek bir insan üzerinde adalet tecelli eder. Yine küllînin cüz'e sığmasına bir örnek görülmüş olur.

3.295

Bediüzzaman Hazretlerinin “Cüz'i Bir Emirden Me'yus Olmak ve Vehmi Bir Emelden Ümidinin Kesilmesi” İfadesi Ne Anlama Gelir?

Bahse konu yer şöyledir:Aya, görmüyor musun ki, bir adamın cüz'i bir emirden me'yus olması ve vehmi bir emelden ümidinin kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar-ı hayale uğraması sebebiyle, tatlı hülyalar ona acılaşıyor, şirin vaz'iyetler onu ta'zib ediyor, dünya ona dar geliyor, zindan oluyor. 1Buradaki “cüz'i bir emirden me'yus olmak” ifadesindeki emir, bir buyruk manasında değil; küçük bir istek, arzu, talep, maksat veya elde edilmesi beklenen bir netice manasındadır. Yani, insanın bağlandığı küçük bir isteğin gerçekleşmemesi sebebiyle ümitsizliğe düşmesi kastedilir.Cümlenin içinde geçtiği parça bir bütün olarak ele alındığında bu cümle, dalalet ve sefih medeniyetin insana verdiği manevi boşluğu göstermektedir. Kalp ve ruh, hakiki dayanak ve ümit noktasını kaybedince, artık en küçük bir isteğin olmaması bile insanı sarsar; basit bir beklentinin bozulması dünyayı ona zindan eder.Mesela beklediği bir mevkiye gelememek, küçük bir kazancı elde edememek, birinden arzu ettiği ilgiyi görememek, yaptığı işin takdir edilmemesi, ufak bir planın bozulması veya basit bir dünya arzusunun gerçekleşmemesi gibi şeyler buna misaldir. Normalde bunlar cüz'idir, küçüktür, ehemmiyetsizdir; fakat insan bütün saadetini bunlara bağlamışsa, o küçük mahrumiyet büyük bir ümitsizliğe dönüşür.Ayrıca Bakınız AVRUPA İKİDİR NE DEMEKTİR? BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN ÖVDÜĞÜ AVRUPA HANGİ AVRUPA'DIR?BATI MEDENİYET VE İSLAM MEDENİYETİ MUKAYESESİMİMSİZ MEDENİYETE MANEVİ AZAP"BİRİNCİ KISIM OLAN EHL-İ İMAN VE EHL-İ TAKVANIN EN BÜYÜK MENFAATİ, FRENK-MEŞREBANE BİR MEDENİYETTE MİDİR? YOKSA..." CÜMLESİNİN İZAHIKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 119.

2.855

Allah'ın Rahim İsmi Dünyada Tecelli Eder mi, Ederse Nasıl Eder?

Cenab-ı Hakk'ın Rahim isminin tecellisi büyük ölçüde ahiret hayatıyla ve inanan kullarla ilişkilendirilse de, dünyada da tecelli etmektedir. Genel bir ayrım olarak Rahman, dünya ile; Rahim ise ahiretle ilgilidir kuralı benimsenmiştir. Bu anlam farklılığından ötürü Cenab-ı Hakk'a dua edilirken "Ey dünyada Rahman, ahirette Rahim olan!" ifadeleri kullanılır. Rahman ismi; dünyada mümin veya kafir, canlı veya cansız ayrımı yapılmaksızın tüm yaratılmışları kapsayan ezeli ve genelleşmiş rahmeti ifade ederken, Rahim ismi ise asıl ve kamil tecellisi bakımından ahirette yalnızca iman eden kullara yönelecek olan lütuf ve ikramı temsil eder. Ancak alimler, bu ayrımın Rahim isminin dünyada hiç tecelli etmediği anlamına gelmediğini, nitekim Cenab-ı Hakk'ın hakikatte hem dünyanın hem ahiretin hem Rahman'ı hem de Rahim'i olduğunu belirtirler. Bu ifadeyi Elmalılı Hamdı Yazır Hazretleri şu şekilde ifade eder:Rahman, Rahim ikisi de rahmet masdarından mübalağa ifade eden birer sıfat olmakla beraber aralarında önemli farklar vardır. Bu farkları göstermek için müfessirler epeyce açıklamada bulunmuşlardır. Biz şu kadarıyla yetineceğiz: Yüce Allah'ın Rahman oluşu, ezele; Rahim oluşu ise ölümsüzlüğe göredir. Bundan dolayı yaratıklar, yüce Allah'ın Rahman olmasıyla başlangıçtaki rahmetinden, Rahim olmasıyla da sonuçta meydana gelecek merhametinden doğan nimetler içinde büyürler ve ondan faydalanırlar. Bu noktaya işaret etmek için dünyanın Rahman'ı, ahiretin Rahim'i denilmiştir. Aslında yüce Allah, dünyanın da, ahiretin de hem Rahman'ı hem de Rahim'idir. Her ikisinde öncelik itibariyle Rahman, sonralık itibariyle Rahim olduğuna işaret etmek için dünya Rahman'ı ve ahiret Rahim'i denilmiştir ki, "hem müminlerin, hem kafirlerin Rahman'ı, fakat yalnız müminlerin Rahim'i" denilmesi de bundan ileri gelmektedir. 1Yine Elmalılı Hamdi Yazır Hazretleri, Rahim ismini şu şekilde açıklar:Allah, Rahman olmasından başka bir de Rahim olmakla vasıflanmış ve Rahman oluşunun rahmeti kendisine ait iken, Rahim olmasıyla rahmetinden irade sahiplerine de bir pay vermiştir. Ana kuşlar, Rahman'ın bir eseri olan yaratılıştan var olan içgüdüleri ile yavrularının başında kanat çırpar, ahlaklı insanlar da Rahim olma etkisiyle hayır işleri üzerinde acıma ve şefkatle yarışırlar. 2Fahrettin Razi Hazretleri ise Allah'ın Rahman ve Rahim isimlerini şu şekilde izah eder:Allah Teala'nın, biri önceden, biri de sonradan olmak üzere iki rahmeti vardır. Önce olan, sayesinde mahlukatı yarattığı rahmeti; sonra olan ise, yarattıktan sonra mahlukata rızık, akıl, zeka ve ahiret şeyleri verdiği rahmetidir. Binaenaleyh Allah Teala, önceki rahmeti nazar-ı dikkate alınınca "Rahman"; sonraki rahmeti nazar-ı dikkate alınınca "Rahim"dir. İşte bundan ötürü; "Ya Rahmane'd-dünya, veya Rahime'l-ahiret" denilir. O halde Allah Teala, ilk önce rahmetiyle mahlukatı yarattığı için "Rahman"dır. Binaenaleyh bu rahmet, başka hiç kimsede bulunmadığına ve hiç kimse hiç kimseyi yaratmadığına göre O'ndan başkasına Rahman denilmesi caiz değildir. Ama Allah'ın salih kulları, insanın takatına göre, Allah'ın bazı huyları ile ahlaklanıp, mesela açları doyurup, çıplakları giydirdiğinde, böyle doyurma ve yardımlaşmanın meydana geldiği ilahi rahmetten o salih kullarda bazı şeyler bulunduğunda, bunlara da "rahim" (çok merhametli) denir. 3Üstad Bediüzzaman Hazretleri de bu dünyada Rahim isminin tecelli ettiğini ifade eder. Ona göre; hem insan hem hayvan cinsi içindeki annelerin yavrularına gösterdiği şefkat ve merhamet, Rahim isminin tecellisidir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Rahim ismini anlatırken incir ağacının çamur yiyerek yavrusu olan meyvelerine süt gibi latif bir gıdayı ulaştırdığını ve bunun Allah'ın Rahim isminin tecellisi olduğunu beyan eder. Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin bu konudaki bazı ifadeleri şu şekildedir:Hem gerek nebati ve gerek hayvani ve gerek insani bütün validelerin o rahim şefkatleriyle ve süt gibi o latif gıda ile o aciz ve zayıf yavruların terbiyesi, ne kadar geniş bir rahmetin cilvesi işlediği bedaheten anlaşılır. Evet aç bir aslan, zayıf bir yavrusunu kendi nefsine tercih ederek elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna vermesi, hem korkak tavuk yavrusunu himaye için ite, aslana saldırması, hem incir ağacı kendi çamur yiyerek yavrusu olan meyvelerine halis süt vermesi bilbedahe nihayetsiz Rahim, Kerim, Şefik bir zatın hesabıyla hareket ettiklerini kör olmayana gösteriyorlar. Evet nebatat ve behimat gibi şuursuzların gāyet derecede şuurkarane ve hakimane işler görmesi bizzarure gösterir ki gāyet derecede Alim ve Hakim birisi vardır ki onları işlettiriyor. Onlar onun namıyla işliyorlar. 4Hem şefkat dahi aşk gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir tariktir ki; Rahim ismine isal eder. 5İnsanın mahiyetinde görünen şefkat, acıma ve merhamet gibi latif duygular da Allah'ın Rahim ismine bakar. Yani insandaki bu duygular kendi başına meydana gelmiş şeyler değil; İlahi merhametin bir cilvesi ve sikke-i ulya-yı rahimiyeti, yani Rahim isminin en yüksek, en parlak mührü ve nişanıdır. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şu şekilde ifade eder:İnsanın mahiyet-i camiasının simasındaki letaif-i re'fet ve dekāik-i şefkat ve şuaat-ı merhamet-i İlahiyeden tezahür eden sikke-i ulya-yı rahimiyettir ki, بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ deki اَلرَّحٖیمِ  ona bakıyor. 6Cenab-ı Hak kâinatta külli kanunlar ve umumi düsturlar ile tasarruf eder. Sonra o umumi kanunların içinde ezilen, sıkışan, yardıma muhtaç fertlere hususi rahmet ve imdadıyla yetişir. Mesela doğum, ölüm, açlık, hastalık, ihtiyaç gibi umumi kanunlar herkesi içerisine alır; fakat Allah o kanunların baskısı altında kalan bir kişiye Rahman ve Rahim isimleriyle hususi ihsan, hususi yardım eder. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde izah eder:Sonra o kavanin-i külliye ve desatir-i umumiye meydanlarında esmalarını tecelli ettirip tenvir etti. Sonra bir kānun-u küllinin tazyikinden feryad eden ferdlere, Rahman, Rahim gibi isimlerini hususi bir surette imdada yetiştirdi. Demek, o külli ve umumi desatiri içinde hususi ihsanatı, hususi imdadları, hususi cilveleri var ki, her şey, her vakit, her haceti için ondan istimdad eder, ona bakabilir.7Rahim isminin yeryüzündeki en şirin tecellilerinden biri de yeni doğmuş aciz yavruların imdadına rızıklarının ve süt konservelerinin gönderilmesidir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde izah eder:Her bahar, bir vagon gibi hazine-i gaybden yüz bin nevi' et'ıme ve levazımat, kemal-i intizam ile yüklenip zihayata gönderiliyor. Ve bilhassa o erzak paketleri içinde yavrulara gönderilen süt konserveleri ve validelerinin şefkatli sinelerinde asılan şekerli süt tulumbacıklarını göndermek, o kadar şefkat ve merhamet ve hikmet içinde görünüyor ki, bilbedahe bir Rahman-ı Rahim'in, gāyet müşfikāne ve mürebbiyane bir cilve-i rahmeti ve ihsanı olduğunu isbat eder. 8Ayrıca BakınızİNSANIN ACZ VE FAKRİNİN, ALLAH'IN KADİR VE RAHİM İSİMLERİYLE ALAKASIBESMELEDE RAHMAN İSMİNİN RAHİM İSMİNDEN ÖNCE ZİKREDİLMESİBESMELE'DE RAHMÂN VE RAHİM İSİMLERİ NİÇİN YER ALMIŞTIR?“RİKKATÜ'L-KALB” ALLAH HAKKINDA NEDEN KULLANILMAZ? RAHMAN VE RAHİM İSİMLERİNİN HAKİKATİKaynakçalarElmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Ku'ran Dili, Azim Yayın-Dağıtım, İstanbul ts, c. 1, s. 51.Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Ku'ran Dili, Azim Yayın-Dağıtım, İstanbul ts, c. 1, s. 53.Fahrettin er-Razi, Tefsir-i Kebir, Huzur Yayınevi, İstanbul 2002, c. 21, s. 63-64.Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 22.Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 86.Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 97.Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 347.Bediüzzaman Said Nursi, Asa-yı Musa, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 91.

Bediüzzaman Hazretlerinin Allah'ın Kudret ve Hikmet Sıfatlarına Bakışı Eşarilik ve Maturidilikle Nasıl İlişkilidir?

Eşari mezhebi, Allah'ın Kadir ismine vurgu yapar ve şuunat-ı ilahiyeyi hikmetten çok kudret üzerinden temellendirir. Onlara göre, Matüridilerden farklı olarak, Allah'ın her işi hikmetle zorunlu biçimde açıklanamaz. Eşariler de Allah'ın her işinde hikmet bulunduğunu kabul eder; ancak bunu Ehl-i itizal gibi mecburi değil, lütfi görür.Sorum şudur: Hazreti Üstad genelde Eşari olarak bilinir. Ancak o, لهُ الْمُلْك bahsinde ve başka risalelerde, Eimme-i Eşariye gibi Allah'ın kadir olduğuna vurgu yaparken, Eimme-i Matüridiyye gibi Allah'ın hakim olduğuna da vurgu yapar. Bu durumda Hazreti Üstad ne kadar Eşari, ne kadar Matürididir?

3.731

Pencereler Risalesi 26. Pencere'deki Nehir Misalinin İzahı

Bahse konu olan yer şöyle geçmektedir:Evet, ırmağın yüzündeki kabarcıkların parlayıp gitmesinden sonra arkadan gelenlerin gidenler gibi parlamaları, dâimî bir şemsin şuâ'larının aynaları olduklarını gösterdikleri gibi; seyyâl zaman ırmağında, seyyâr mevcûdâtın üstünde parlayan lemeât-ı cemâliye dahi, bir cemâl-i Sermedîye işâret ederler. Ve onun bir nevi' emâreleridirler.1Akan bir ırmağın yüzeyinde meydana gelen kabarcıkları düşünelim. Bu kabarcıklar, güneş ışığının vurduğu belirli bir noktaya geldiklerinde parlar, o noktayı geçtiklerinde ise parıltılarını kaybederek gözden kaybolurlar. Onların ardından gelen yeni kabarcıklar da aynı noktaya ulaştıklarında öncekiler gibi parlamaya başlar. Dikkat edilirse, parlayan kabarcıkların her biri kısa bir süre sonra kaybolduğu halde, ırmağın üzerindeki parıltı devamlı olarak sürmektedir. Bu durum, ışığın kabarcıkların kendisinden kaynaklanmadığını, gökyüzündeki güneşten geldiğini gösterir. Çünkü kabarcıklar değişmekte ve kaybolmakta, fakat onların üzerinde parlayan ışık devam etmektedir. İşte Bediüzzaman Hazretleri, bu örnekle kâinattaki güzelliklerin asıl kaynağını açıklamaktadır.Kâinatta da ırmağın yüzeyindeki kabarcıklara benzeyen sayısız varlık, özellikle canlılar, sürekli olarak ortaya çıkmakta, üzerlerinde Allah'ın güzel sanatlarını sergilemekte ve bir müddet sonra yerlerini başkalarına bırakmaktadır. İnsanların yüzlerindeki güzellikler, çiçeklerin renkleri, hayvanların zarif yaratılışları ve tabiatın eşsiz manzaraları zamanla değişmekte veya kaybolmaktadır. Fakat yeryüzünde ve kâinatta güzellik sona ermemekte, her an yeni güzellikler ortaya çıkmaktadır. Demek ki bu güzellikler, kendi varlıklarından kaynaklanan ve kendilerine ait olan sürekli bir özellik değildir. Onlar, kendilerinde tecelli eden Cemâl-i Sermedî'nin, yani sonsuz ve daimi güzellik sahibi olan Allah'ın güzelliğinin birer yansıması ve işaretidir.Nasıl ki nehir üzerindeki kabarcıklarda ışığın ve renklerin görünmesi güneşin varlığını; onların sönüp gitmesinden sonra gelen kabarcıklarda aynı parıltıların yeniden görünmesi ise güneşin bekasını ve daimiliğini gösteriyorsa, kainattaki varlıkların güzellikleri ve sanatlı yaratılışları Allah'ın varlığını; onların ölüp yerlerine yenilerinin gelmesi ve aynı güzelliklerin onlarda da tecelli etmesi ise Allah'ın bekasını, daimiliğini ve ebediliğini gösterir.Ayrıca Bakınız26. PENCERE BİZE NE ANLATIR?33. MEKTUBUN (PENCERELER RİSALESİ) KIYMETİPENCERELER RİSALESİ FİHRİSTİKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c.2, s. 370.

3.681

Kur'an Okurken, Dua Ederken ve Allah'ı Zikrederken Kalpte Hangi Duygular Oluşur?

Kur'an-ı Kerim okurken, dua ederken ve Allah'ı zikrederken insanın kalbinde genellikle rahatlama, huzur, sevinç ve manevi bir lezzet meydana gelir. Çünkü nasıl bedenin gıdaya ihtiyacı varsa ruhun da kendisini yaratan Allah'ı tanımaya, anmaya ve O'na yönelmeye ihtiyacı vardır. Bu tür ibadetler ruhun gıdasıdır. İnsanı manevi yönden doyurur ve kalbine huzur verir. İnsan, ibadet esnasında kendi aczini ve fakrını fark eder. Sonsuz kudret ve rahmet sahibi olan Rabbine yönelerek O'ndan yardım ister ve kendi zayıflığı içinde güçlü bir dayanak bulur. Bu sebeple ibadet, insanın ruhunu besleyen ve ona manevi bir zevk veren bir ihtiyaçtır.Bu ibadetlerde hissedilen huzur ve sevinç, Allah'ın kendi rızasına uygun amellerin içine, cennetteki lezzetleri hatırlatan manevi tatlar yerleştirmesiyle de açıklanabilir. Mesela Kur'an-ı Kerim okumak, Allah'ın razı olduğu ve çok sevdiği güzel amellerdendir. Bu amelin içinde, kalbe huzur ve sevinç veren manevi bir lezzet bulunur. İnsan Kur'an okudukça bu lezzeti hisseder. Ayrıca Allah, insanın kalbine ve ruhuna yerleştirdiği bütün güzel duyguları kendisini tanımak, sevmek ve anmak için vermiştir. Dolayısıyla insan Allah'ı zikrettiğinde, yaratılışına yerleştirilen bu duyguları doğru yerde kullanmış olur. Kalbinde meydana gelen manevi huzur ve zevk de ruhunun yaratılış gayesine uygun bir istikamette bulunduğunu gösteren güzel bir işarettir.Ayrıca BakınızNİÇİN İBADETCENNET İÇİN İBADET ETMEK UYGUN MUDUR?İBADET VE TAKVAİBADETİN MANASI

3.762

Evrim Teorisine Karşı İleri Sürülen “Dünya Vehimden İbarettir” İddiasının İslam Akaidindeki Yeri Nedir?

Aktardığınız ifadenin tam olarak neyi kastettiğini ve hangi kaynağa dayandığını bilmek, sorunuza kesin bir cevap verebilmek açısından önemlidir. Zira bazı eserlerde âlem yalnızca görüntülerden ibarettir, şeklindeki ifadeler, varlığın hakikatini inkar etmek maksadıyla değil, insanın eşya hakkındaki algısının sınırlı olduğunu anlatmak için kullanılabilmektedir. Ancak İslam akaidi açısından eşyanın gerçekten var olup olmadığı meselesi açıktır.Ehl-i sünnet âlimleri, “Hakāiku'l-eşyâi sâbitetün” (Eşyanın hakikatleri sabittir) kaidesinde birleşmişlerdir. Yani dış dünyadaki varlıkların gerçekliği vardır. Bunlar yalnızca zihnimizin ürettiği hayallerden veya vehimlerden ibaret değildir. Gördüğümüz her şey, Allah'ın yaratmasıyla varlık kazanmış birer mahluktur. Bu varlıklar kendi kendilerine mevcut değildir. Allah'ın kudreti, iradesi ve yaratmasıyla vardır. Dolayısıyla eşyanın Allah'a muhtaç olması, onların gerçek olmadığı anlamına gelmez. Nitekim Allah'ın Hâlık (Yaratıcı), Rezzâk (Rızıklandırıcı) ve Muhyî (Hayat veren) gibi fiili isimleri, gerçek olarak yarattığı ve hayat verdiği varlıklar üzerinden yansımaktadır. Eğer bütün varlıklar yalnızca vehimden ibaret olsaydı, bu fiili isimlerin anlamı da temelsiz kalırdı. Bu ise doğru değildir.12Ayrıca BakınızON SEKİZ BİN ÂLEM TABİRİNİN MANASI VE KAYNAĞI NEDİR?VEHİM, EVHAMALLAH'IN SUBÛTİ, SELBİ, HABERİ VE FİİLİ SIFATLARIALLAHIN SIFATLARINI NASIL ANLARIZALLAHIN SIFATLARI VE ZAMANKaynakçalarMustafa Çağrıcı, "Hakikat", TDV İslâm Ansiklopedisi, 1997, c. 15, s. 177-178.Süleyman Uludağ, A'yan-ı Sabite", TDV İslâm Ansiklopedisi, 1991, c. 4, s. 198-199.