Sorular

4

Allah'ın Rızka Kefil Olması Ne Demektir?

Öncelikle belirtmeliyiz ki sorunun çıkış noktası olan baştaki kabul tam doğru değildir. Çünkü “Güçlü ve zengin olan rızkı daha kolay kazanır” kabulü her zaman geçerli bir kaide değildir. İlk bakışta öyle görünür; fakat hakikatte rızık meselesi sadece güç, iktidar ve akıl ile doğru orantılı değildir. Allah rızka kefildir. Bu ifade Kur'an-ı Kerim'de şöyle geçer:Yeryüzünde kımıldanan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'a âit olmasın! (Allah) onun kaldığı yeri ve emânet bırakıldığı yeri bilir. Hepsi, apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfûz'da yazılı)dır.1Bu ayetten de anlaşılacağı gibi her canlının yaşayacağı kadar rızkı garanti altındadır. Ancak burada kastedilen "rızık", sadece bir servet biriktirmek değil, hayatın devamını sağlayacak olan temel ve zaruri rızıktır. Bu ise ilahî takdir iledir. İnsan sadece vesilelere tutunarak rızkını talep eder, rızkı yaratan ise Allah'tır. Yani Allah, her canlının rızkına kefildir. Bu kefalet, kişinin maddi durumuna, yani zengin veya fakir olmasına göre değişmez. En zayıf canlının da en güçlü canlının da hayatı için gerekli olan enerji ve rızık yaratılmaktadır. Bu hususta Üstad Bediüzzaman Hazretleri şöyle demektedir:“Evet bilmüşâhede görünüyor ki; rızık, iktidar ve ihtiyâr ile ma'kûsen mütenâsibdir. Meselâ, daha dünyaya gelmeden evvel bir yavru, rahm-i mâderde iktidar ve ihtiyârdan bütün bütün mahrum olduğu bir zamanda, ağzını kımıldatacak kadar muhtaç olmayacak bir sûrette rızkı veriliyor. Sonra dünyaya geldiği vakit, iktidarı ve ihtiyârı yok, fakat bir derece isti'dâdı ve bilkuvve bir hissi olduğundan, yalnız ağzını yapıştıracak kadar bir harekete ihtiyaç ile en mükemmel ve en mugaddî ve hazmı en kolay ve en latîf bir sûrette ve en acîb bir fıtratta memeler musluğundan ağzına veriliyor. Sonra, iktidar ve ihtiyâra bir derece alâka peydâ ettikçe, o kolay ve güzel rızık, bir derece çocuğa karşı nâzlanmaya başlar. O meme çeşmeleri kesilir, başka yerlerden rızkı gönderilir. Fakat iktidar ve ihtiyârı, rızkı ta'kîb etmeye müsâid olmadığı için, Rezzâk-ı Kerîm, peder ve vâlidesinin şefkat ve merhametlerini, iktidar ve ihtiyârına yardımcı gönderir. Her ne vakit iktidar ve ihtiyârı tekemmül eder, o vakit rızkı ona koşmaz ve koşturulmaz. Rızık yerinde durur. Der: “Gel, beni ara, bul, al!” Demek rızık, iktidar ve ihtiyâr ile ma'kûsen mütenâsibdir. Hatta çok risâlelerde beyân etmişiz ki, en ihtiyârsız ve iktidarsız hayvanlar, daha iyi yaşıyorlar ve daha iyi besleniyorlar.”2Bediüzzaman Hazretleri bu metinde özetle şöyle demektedir: Rızık, insanın güç ve iradesi arttıkça kendiliğinden kolaylaşan bir şey değildir. Bilakis canlı ne kadar âciz ve muhtaç ise, rızık ona o kadar kolay ve doğrudan verilir. Anne karnındaki yavrunun, sonra yeni doğan çocuğun rızkının hiçbir çaba göstermeden hazırlanması bunun açık delilidir.İnsan büyüyüp iktidar ve ihtiyâr sahibi oldukça, rızkını sebepler dairesinde araması istenir. Yani rızık artık ona hazır şekilde gelmez; çalışmak, aramak ve teşebbüs etmek gerekir. Fakat bu durum rızkı insanın kendi gücüyle kazandığını göstermez. Rızkı yaratan yine Allah'tır; insan sadece ona ulaşmak için vesilelere müracaat eder.Demek insana verilen rızık ve nimetler, güç ve iktidar ile doğru orantılı değildir. Aksine, ihtiyaca binaen Allah tarafından verilir. Nice güçlü insanlar iflas eder, nice zayıf insanlar ummadığı yerden rızık bulur. Bazen en çok çalışan değil, en çok nasibi olan kazanır. Bu da bize gösterir ki rızık sadece sebeplere bağlı değildir, Allah'ın takdiri iledir.Fakat zenginlik böyle değildir. Yani bilinmelidir ki rızık eşittir zenginlik demek değildir. Çünkü rızık, sadece para ve mal değildir. Sağlık, huzur, iman, aile ve kanaat de birer rızıktır. Zenginlik ise daha çok bir imtihan çeşididir. Yani insan fakir dahi olsa huzurlu olabilir ama zengin biri çok parayla sıkıntı içinde olabilir. Zengin ve güçlü insanların rızka daha kolay ulaşıyor gibi görünmesi, genellikle rızkın türü ve imtihanın şekli ile ilgilidir. Unutulmamalıdır ki dünya hayatı bir imtihan içindir. Çalışmak, akıllıca yatırım yapmak veya bir mirasa sahip olmak rızka ulaşmayı fiziksel olarak kolaylaştırabilir. Bu dünyada daha çok çalışan, genelde daha çok mal ve zenginlik elde etmiştir. Zenginlik bir kolaylık gibi görünse de İslam hukukuna göre zenginlik "şükür" ile, fakirlik ise "sabır" ile imtihan edilir. Zengin olanın rızkı geniş görünür ama o rızkın içindeki başkalarının hakkını zekât ve sadaka ile koruma sorumluluğu daha ağırdır.Allah'ın rızka kefil olması, nicelik (miktar) olarak değil, nitelik üzerinedir. Yani bu kefalet, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, herkesin yaşayacak kadar olan zaruri nasibine yöneliktir. Fakat kimine rızık "bolluk" olarak verilir ve bu onun imtihanıdır. Kimine rızık "kısıtlı" verilir; bu da onun sabrını ve tevekkülünü ölçer. Fakir birinin rızkını kazanırken zorlanması, Allah'ın ona olan kefaletinden vazgeçtiği anlamına gelmez. Aksine, rızkı dar olanın ahiretteki hesabının daha hafif olacağı müjdelenir. Maddi durumu zayıf olan birine Allah rızkını; sağlık, aile huzuru, az ile yetinebilme bereketi veya manevi bir genişlik olarak da verebilir. Bazen çok zengin olan birinin rızkı, mide rahatsızlığı nedeniyle sadece bir dilim ekmeğe inerken; maddi durumu zayıf olan biri sofrasından daha büyük bir lezzet ve şifa alabilir.Sonuç olarak; Allah'ın rızka kefil olması, kulun dünyadaki maddi durumuna göre değil, herkes için aynıdır. Bu ise onun yaşamını sürdürmesi için gerekli olan zorunlu rızka yöneliktir. Zenginlik ise çalışma ve şartlara bağlı değişebilir, fakat her iki durumda da rızkın asıl kaynağı değişmez. Ama değişen şey rızkın miktarı değil, türü ve imtihan şeklidir. Örneğin birine az verilir, bu onun sabır imtihanı olur. Birine çok verilir, bu da onun şükür ve sorumluluk imtihanı olur. İslam'da çalışmak ve fiilî dua niyetiyle sebeplere müracaat ederek elinden geleni yaptıktan sonra tevekkül etmek, yani sonucu Allah'tan beklemek esastır. Zira sadece “Allah verir” deyip çalışmamak doğru olmadığı gibi sadece “ben kazanıyorum” demek de doğru değildir.Ayrıca BakınızRIZIK İKTİDAR İLE TERS ORANTILIDIR VE İNSANA ANCAK ÇALIŞTIĞI VARDIR HAKİKATLERİNİN İZAHIHELÂL RIZIK İÇİN ÇALIŞMAK İBADET MİDİR?VÜCUTTA DEPO EDİLEN FITRİ RIZIK NEDİR?SEBEPLERE RİAYETTEN SONRA NETİCEYİ ALLAH'TAN BEKLEMEK (TEVEKKÜL)KaynakçalarHûd , 11/6.Bediüzzaman Said Nursi, Lemalar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2015, s. 64.

11

Mecburi Araç Sigortasına Ek Kampanyalı Sigorta Yaptırmak Uygun mudur?

Almanya'da tamir, bakım ve kaza masrafları çok yüksek olduğundan, düşük aylık ödemelerle çeşitli sigorta kampanyaları sunulmaktadır. Bir arkadaşımıza, normalde aylık 140 Euro olan zorunlu araç sigortası için şu teklif yapılmıştır: Başka bir sigorta daha yaptırırsa, iki sigorta için toplam 110 Euro ödeyecektir. O zaman 140 Euro'ya tek sigorta yerine 110 Euro'ya iki sigorta yaptırmak caiz olur mu?

15

Şeytan İnsanı Allah'ın Rahmetiyle Nasıl Aldatır?

Zümer Suresi 53. âyette geçen “Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin” ile başka bir surede geçen “Şeytan sizi Allah'ın rahmetiyle kandırmasın” âyeti arasındaki ilişkiyi nasıl anlamam gerekir? Büyük günahlar işleyen biri olarak Allah'ın rahmetine güveniyorum ancak ibadetlerde tembellik ediyorum. Bir de tembellik konusunda yapılacak dualar nelerdir? Özellikle namaz konusunda tembelliğe çok düşüyorum. Tavsiyeleriniz neler olur?

20

Risale-i Nur'da İmam-ı Gazali Hazretleri Nasıl Anlatılmaktadır?

İmâm-ı Gazâlî (ks), Risale-i Nur'da anlatıldığına göre aynen Abdülkādir-i Geylânî (ks), İmâm-ı Rabbânî (ks) vb. İslâm âlimleri gibi kendi zamanında fen ve felsefeden gelen küfre karşı Kur'ân-ı Kerim'i ve hadîs-i şerîfi tefsîr etmiş ve küfrün yayılmasını önlemekle beraber yüz binlerle kişinin İslâmiyet'e girmesine vesile olmuştur. Bediüzzaman Hazretleri şöyle demektedir:Bin dört yüz sene evvel, beşeriyet, zulmet, cehâlet içinde vahşi örf ve âdetlerin bulunduğu Arabistan'da doğan nûrlu bir güneş, altmış üç sene yükselmiş ve yirmi üç senede inzâli hitâm bulan fermân-ı Kur'ânla her şey aydınlanmış, fenâ, abes örfler ve âdetler anlaşılmış, sa'y-i Muhammedî (asm) ile saadete çevrilmiş, bu sebeble bütün yabancı nazarlar gıbta ile Kur'ân'a dikilmişti. Asırlar geçmiş, İslâmiyet üç yüz elli milyona yükselmiştir. Abdülkādir-i Geylânî (ks), İmâm-ı Gazâlî (ks), İmâm-ı Rabbânî (ks) misillü sâir İslâm allâmeleri, zamanında fen ve felsefeden neş'et eden küfre karşı Kur'ân-ı Azîm'i ve hadîs-i şerîfi tefsîr etmişler ve küfrün yayılmasını önlemekle beraber, yüz binlerle kişi İslâmiyet'e girmişlerdir.1İmâm-ı Gazâlî hazretleri, velâyet-i kübrâda bulunan ve makam-ı rızâya yetişen Eimme-i Erbaa (Ebu Hanife, İmam-ı Şâfii, İmam-ı Mâlik, Ahmed b. Hanbel (r.a)), Şâh-ı Geylânî (ks), İmâm-ı Rabbânî (ks) gibi zâtlarla birlilte anılmaktadır. Risale-i Nur'da bu manada şu metin oldukça dikkat çekicidir:Sahâbe-i Kirâm Hazerâtı'na 'Radıyallâhü Anh' denildiğine binâen, başkalara da bu ma'nâda söylemek muvâfık mıdır?”Elcevab: Evet, denilir. Çünkü Resûl-ü Ekrem'in bir şiârı olan “Aleyhissalâtü Vesselâm” kelâmı gibi, “Radıyallâhü Anh” terkîbi Sahâbeye mahsûs bir şiâr değil; belki Sahâbe gibi verâset-i nübüvvet denilen velâyet-i kübrâda bulunan ve makam-ı rızâya yetişen Eimme-i Erbaa, Şâh-ı Geylânî, İmâm-ı Gazâlî, İmâm-ı Rabbânî (ks) gibi zâtlara denilmeli. Fakat örf-ü ulemâda Sahâbeye radıyallâhü anh, tâbiîn ve tebe'-i tâbiîne rahimehullâh, onlardan sonrakilere gafarallâhü leh ve evliyâya kuddise sırruhû denilir.2Risâle-i Nûr'un üstâdlarından bir üstâdı İmâm-ı Gazâlî (ra) ve birisi de Abdülkādir-i Geylânî'dir (ra).3Demek Risale-i Nur'a göre İmam-ı Gazali Hazretleri ümmet-i Muhammed (asm) tarafından hüsn-ü kabul görmüş makbul bir zattır. Bediüzaman Hazretleri, İmâm-ı Gazâlî'yi (ks), İmâm-ı Rabbânî (ks), Muhyiddîn-i Arabî (ks), Abdülkādir-i Geylânî (ks) gibi muhakkikîn-i asfiyâ ve sıddîkîn arasında saymaktadır.4KaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Asa-yı Musa, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 273-274.Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 123.Bediüzzaman Said Nursi, Şua'lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 310.Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 2, s. 579.

8

Haşir Risalesi'nde Zâbit, Cüzdan ve Defter Misali Nasıl Anlaşılmalı?

Haşir Risalesi'nde 12. Hakikat'ten önceki Elhasıl kısmı, anladığım kadarıyla bir hikâyeden bahsediyor. Öncelikle, bu on ikinci surette geçen hikâye doğru mudur? Eğer doğru ise 12. surette anlatılan zabit konusuna ani bir giriş yapılmış ve konunun bağlamını anlayamadım. Açıklayabilir misiniz? Tüm temsiller (bunun haricinde), "saltanat bunu ister, bunsuz olmaz; hikmet böyle olmalı, böyle olur" nevinden. Ama zabit ve reis örneğini günlük hayat ile bağdaştıramadım. Bana yaklaştıracak şekilde misallendirebilir misiniz?

20

Moğol İstilâsı İslâm Dünyasını Nasıl Sarstı, Neden Yıkamadı?

Moğol istilâsı, İslâm dünyasında çok büyük bir tahribata sebep oldu; fakat İslâm'ı mağlûp edemedi. Şehirler yıkıldı, kütüphaneler harap edildi, milyonlarca insan öldürüldü. Hususan Bağdat'ın düşmesi, hilâfet merkezinin sarsılması bakımından çok ağır bir darbe oldu. Fakat bu yıkım, İslâm'ın hakikatini ortadan kaldırmadı; bilâkis maddî merkezler yıkılsa da îman ve Kur'ân hakikatleri yaşamaya devam etti.Tekrar yükselişin sebebi, İslâm'ın yalnız bir devlet veya coğrafya ile kaim olmamasıdır. İslâm'ın kuvveti, Kur'ân'a dayanır. Devletler zayıflasa da medreseler, âlimler, tasavvuf mektepleri, halkın îmanı ve ümmet şuuru İslâm hayatını yeniden ayağa kaldırdı. Nitekim bir müddet sonra Moğolların bir kısmı da İslâmiyet'i kabul etti. Böylece başlangıçta yakıp yıkan kuvvet, daha sonra İslâm dairesine girdi.Bu hâdise, bâtıl kuvvetlerin geçici; hakikatın ise bâkî olduğunu gösterir. Tarihte bazen ehl-i hak büyük musîbetlerle sarsılır; fakat bu, nihâî mağlûbiyet değildir. Kur'ân'ın nuru söndürülmez. Moğol istilâsından sonra Memlükler, Anadolu'daki İslâm merkezleri ve daha sonra Osmanlı gibi büyük yapılarla İslâm dünyası yeniden kuvvet bulmuştur. Yüce Rabbimiz İslam'ın her daim galip geleceğini şöyle müjdelemiştir:Allah'ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar; hâlbuki Allah, kâfirler hoşlanmasa da nûrunu tamamlayıcıdır!1Netice olarak, Moğol istilâsı İslâm dünyasını siyasî, askerî ve ilmî bakımdan çok yaralamış; fakat İslâm'ın özünü yıkamamıştır. Çünkü İslâm'ın hakikati ilâhîdir; geçici mağlûbiyetler onun nurunu söndüremez.KaynakçalarSaf, 61/8.

156

Mana, Kelime, Ses ve Zulmetten Meleklerin Yaratılması

Elbette o Kadîr-i Hakîm bu kusursuz kudretiyle, bu noksansız hikmetiyle; nur gibi, esîr gibi ruha yakın ve münasib olan sair seyyalat-ı latîfe maddeleri ihmal edip hayatsız bırakmaz, camid bırakmaz, şuursuz bırakmaz. Belki madde-i nurdan, hattâ zulmetten, hattâ esîr maddesinden, hattâ manalardan, hattâ havadan, hattâ kelimelerden zîhayat, zîşuuru kesretle halkeder ki; hayvanatın pekçok muhtelif ecnasları gibi pekçok muhtelif ruhanî mahlukları, o seyyalat-ı latîfe maddelerinden halkeder. Onların bir kısmı melaike, bir kısmı da ruhanî ve cin ecnaslarıdır. 29 sözde geçen bu metinde; zulmetten, mânâdan, kelimelerden ruhani mahlûkların yaratılması ne demektir, nasıl olur, bilgisine mazhar olabildiğimiz örneği var mıdır? İzah eder misiniz?