Bağış Yap

Sorular

2.973

"Hiç-Ender-Hiçim, Fakat Bu Mevcudatı Birden İsterim" Ne Demektir?

İlgili yer Risale-i Nur'da şu şekilde geçmektedir:Ey nefsim! Madem öyledir, sen dahi kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:Faniyim, fani olanı istemem. Acizim, aciz olanı istemem. Ruhumu Rahman'a teslim eyledim, gayr istemem.İsterim, fakat bir yar-ı baki isterim. Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç-ender-hiçim, fakat bu mevcudatı birden isterim.1Bediüzzaman Hazretleri burada insanın, yaratılış bakımından çok zayıf, aciz ve muhtaç olduğunu anlatıyor. İnsan, bedeni yönüyle kâinatta çok küçük bir yer kaplar. Hatta adeta bir hiç gibidir. Fakat buna rağmen manevi yönü çok büyüktür. Çünkü insan, Allah'ın isimlerine ayna olacak, yeryüzünde halife olacak ve kainattaki birçok manayı anlayıp Rabbine yöneltecek bir kabiliyette yaratılmıştır. Bu yüzden küçücük olduğu halde çok büyük şeyler ister. Yani insan, aciz olduğu için sonsuz kudret sahibini; fani olduğu için ebedi olanı; muhtaç olduğu için her şeye malik olan Allah'ı arar ve ister. Dünyadaki sınırlı şeyler insan kalbini tam doyurmaz. İnsanın içindeki büyük istekleri ancak Allah karşılayabilir. “Hiç-ender-hiçim, fakat bu mevcudatı birden isterim” sözü de bunu anlatır.Daha geniş bir ifadeyle “Hiç-ender-hiçim, fakat bu mevcudatı birden isterim.” ifadesiyle, insanın nefsi ve görünüşü itibarıyla kâinatta hiç hükmünde olduğunu; lakin gördüğü vazife ve manen çıktığı yüksek mertebe itibarıyla bütün varlıkların üstünde bir mevkiye ulaşacağını ifade eder. Aynı zamanda kalbindeki sınırsız muhabbet ve sevgi ile dünyayı, evreni, ahiret hayatını ve tüm yaratılmış varlıkları birden sevip isteyecek bir fıtratta yaratıldığını nazara vermektedir. Zira insana bu potansiyel ve istidat Rabbimiz tarafından verilmiş ve özüne yerleştirilmiştir. İman ve ibadet vasıtasıyla ruhuna yerleştirilmiş olan bu istidatlar gelişmeye ve büyümeye başlar ve sonuçta insanı yüksek manevi bir makama yüceltir. Burada asıl olan, insanın kendi acizliğini, fakirliğini, eksikliğini, kusurlu ve fani oluşunu anlayıp sonsuz kudret, rahmet ve hikmet sahibi Rabbine iman ve dua ile yönelmesi, O'na dayanıp O'ndan yardım dilemesi ve O'na ibadet etmesidir.İnsanın madde itibarıyla hiçliğiyle birlikte bütün varlıkları birden istemesi gerçeğini Bediüzzaman Hazretleri başka bir yerde şöyle izah eder:Hem deme ki: Ben hiçim; ne ehemmiyetim var ki, bu kainat, bir Hakim-i Mutlak tarafından kasdi olarak bana teshir edilsin, benden bir şükr-ü külli istenilsin? Çünkü sen, çendan nefsin ve suretin itibariyle hiç hükmündesin, fakat vazife ve mertebe noktasında, sen şu haşmetli kainatın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli mevcudatın belagatlı bir lisan-ı natıkı ve şu kitab-ı alemin anlayışlı bir mütalaacısı ve şu tesbih eden mahlukatın hayretli bir nazırı ve şu ibadet eden masnuatın hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.2Bu kısımda insanın dış görünüşü ve cismani varlığı bakımından küçük, zayıf ve adeta “hiç” hükmünde olduğu; fakat vazifesi ve manevi kıymeti bakımından çok büyük bir makam taşıdığı anlatılır. Yani insan, ipi boğazına sarılıp istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır. Bilakis kâinatı seyreden, ondaki hikmetleri anlayan, varlıkların tesbihini fark eden ve bunları idrak edip şükürle Allah'a yönelen şuurlu bir kuldur. Yukarıdaki paragrafta “şu haşmetli kainatın dikkatli bir seyircisi” denilmesi, insanın koca âlemi ibretle temaşa etmesi demektir. “Şu hikmetli mevcudatın belagatlı bir lisan-ı natıkı” ifadesi, varlıklarda görünen manaları anlayıp dile getirebilmesini bildirir. “Şu kitab-ı âlemin anlayışlı bir mütalaacısı” denilmesi ise insanın kâinata mana-yı harfi ile yani Allah hesabına bakıp onu Allah'ın isimlerini gösteren bir kitap gibi okuyabilmesidir.Netice olarak insan, kendi başına zayıf ve fakirdir; fakat iman, şuur ve kulluk ile bütün varlıklar namına bakabilen, düşünebilen, şükredebilen ve Allah'a yönelen çok kıymetli bir mahluktur.Ayrıca BakınızİNSANIN "AHSEN-İ TAKVİM" ÜZERE YARATILMASININ ANLAMIİNSANIN YERYÜZÜNDE HALİFE OLMASIİNSANDAKİ ADI KONMAMIŞ LATİFELER / 13. LEMAALLAH'IN İSİMLERİNİN İNSAN ÜZERİNDE TECELLİSİKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 92Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 120

Başka Mezhepten Bir İmamın Arkasında Namaz Kılmak Caiz midir?

Farklı bir mezhebe mensup olan imama uyarak namazı cemaatle kılmakta bir sakınca yoktur. Zira mezhep farklılığı namazda iktidaya (imama uymaya) engel değildir. Her ne kadar “başka bir mezhepten olan imam, namazda iken muktedinin mezhebine göre namazı bozan bir davranışta bulunursa, muktedinin namazı fasit olur” 1 şeklinde bir ictihad varsa da bu konudaki daha doğru yaklaşım, imamın kendi mezhebine göre namazı bozulmadığı sürece, hangi mezhepten olursa olsun ona uyan kişinin de namazının tamam olduğu yaklaşımıdır.Bu son görüş, selef-i salihinin uygulamalarına muvafık olduğu gibi cemaat ruhunun gereğiyle de uyumludur. Nitekim İmam Ebû Yûsuf, kan aldırdıktan (hacamat) sonra abdest almadan imamlık yapan Halife Harun Reşid'in arkasında namaz kılmıştır.2Ayrıca imamın kendi mezhebindeki şartlara aykırı bir davranış içinde bulunup bulunmadığını araştırmak da gerekmez.3Ayrıca BakınızİMAMA UYAN KİŞİ HATA YAPARSA SEHİV SECDESİ YAPMASI GEREKİR Mİ?MEZHEPLERİN ORTAYA ÇIKIŞ SEBEPLERİMEZHEPLERDEKİ FARKLILIKLARIN SEBEBİBEŞ VAKİT NAMAZ İLE KAZANILAN SONSUZ HAYAT/ 4. SÖZZARURET DURUMLARINDA FARKLI MEZHEPLERİN TAKLİT EDİLMESİ (TELFİK) NEDİR? CAİZ OLDUĞU /OLMADIĞI YERLER NERELERDİR? TELFİK'İ UYGUN GÖREN/GÖRMEYEN ÂLİMLERKaynakçalarel-Fetâva'l-Hindiyye, 1/84; İbn Âbidîn, Reddü'l-muhtâr, 1/562-563İbn Ebü'l-'İz, Şerhu'l-'akîdeti't-Tahâviyye, 368-369İbn Âbidîn, Reddü'l- muhtâr, 1/562-563; Heyet, Fetvalar, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2024, s. 210.

"Ta Ki İman Hizmeti Safvetini Umumun Nazarında Bozmasın. Ve Avamın Çabuk İğfal Olunabilen Akıllarında, O Hizmet Başka Maksadlara Âlet Olmadığı Tahakkuk Etsin" Cümlesi Ne Demektir?

Mektubun ilgili kısmını biraz önceden alarak izah edelim:Bu zamanda öyle fevkalâde hâkim cereyânlar var ki, her şeyi kendi hesabına aldığı için, farazâ hakîkî beklenen o zât dahi bu zamanda gelse, harekâtını o cereyânlara kaptırmamak için siyâset âlemindeki vaz'iyetten ferâgat edecek ve hedefini değiştirecek, diye tahmîn ediyorum. Hem üç mes'ele var:Bediüzzaman Hazretleri, bu asırda insanların imanlarını, ibadetlerini ve hayat düzenlerini hedef alan “cereyan”lardan, günümüz ifadesiyle ise çeşitli akımlardan söz etmektedir. Burada geniş anlamda, toplumları etkileyen komünizm, sosyalizm, sekülerizm, Batıcılık, ateizm gibi siyasî, fikrî, ideolojik akımları düşünebiliriz. Bu akımlar, Hz. Üstad'ın yaşadığı dönemde olduğu gibi günümüzde de Müslümanların imanına, Müslüman devletlerin siyasetine ve hayat anlayışına hücum etmekte ve bunları dönüştürmeye çalışmaktadır. Bu sebeple Üstad Hazretleri, beklenen zat olan Hz. Mehdi'nin bu dönemde ortaya çıkması halinde siyasî alandaki faaliyetlerinden uzaklaşarak üç vazifeyi merkeze alacağını ifade ediyor.Hem üç mes'ele var: Biri hayat, biri şerîat, biri îmândır. Hakîkat noktasında en mühimmi ve en a'zamı, îmân mes'elesidir. Fakat şimdi umûmun nazarında ve hâl-i âlem ilcââtında en mühim mes'ele hayat ve şerîat göründüğünden; o zât şimdi olsa da, üç mes'eleyi birden umûm rûy-u zemîndeki vaz'iyetleri değiştirmesi, nev'-i beşerdeki cârî olan âdetullâha muvâfık gelmediğinden, her hâlde en azîm mes'eleyi esas yapıp, öteki mes'eleleri esas yapmayacak.Âhir zamanda beklenen zâtın en önemli vazifesi Kur'ân'ın iman hakikatlerini tahkikî bir surette ortaya koymak, yaymak ve mü'minleri imanlarını zedeleyen şüphe ve inkârdan kurtarmaktır. Diğer vazifesi ise şeriatı, yani İslâm'ın hukuk, ibadet, muamelât, uluslararası ilişkiler ve benzeri alanlardaki hükümlerini toplum hayatında fiilen tatbik etmektir. Bu vazife, bir cihetle siyasî bir mahiyet taşımaktadır. Nitekim Bediüzzaman, bu vazifenin gerçekleştirilebilmesi için yalnızca ihlâs ve iman sahibi olmanın yeterli olmayacağını, aynı zamanda güçlü bir maddî kudret ve hâkimiyet gerektiğini belirterek, “Bu ikinci vazîfe için, gayet büyük maddî bir kuvvet ve hâkimiyet lâzımdır.” demektedir.1Bununla birlikte asrın şartları, dönemin siyasi anlamda çalkantılı olması vb. sebeplerle insanların nazarında en önemli ve öncelikli vazifeni hayat ve şeriat olarak düşünülmekte ve bu yönde bir bekleyiş içerisindedirler. Ancak üç vazifenin tamamının aynı anda, bütün dünyada ve aynı ölçüde gerçekleştirilmesi, âdetullah çerçevesinde düşünüldüğünde mümkün ve muvafık görülmemektedir. Bu sebeple âhir zamanda beklenen zât, diğer vazifeleri bütünüyle ihmal etmek anlamında değil, onları iman hizmetinin önüne geçirmemek ve esas vazife hâline getirmemek suretiyle hareket edecektir.Tâ ki îmân hizmeti safvetini umûmun nazarında bozmasın. Ve avâmın çabuk iğfâl olunabilen akıllarında, o hizmet başka maksadlara âlet olmadığı tahakkuk etsin.2Siyaset ve içtimai meselelerin esas yapılmamasının nedeni, iman hizmetinin içine başka amaçların karıştığı düşüncesinin hakim olmamasıdır. Eğer iman hizmeti aynı zamanda doğrudan siyasî, ve sosyal bir şekilde yürütülse avam insanlar bunun gerçek maksadını yanlış anlayabilirler. “Bunların asıl amacı iman hizmeti değil, başka bir siyasî veya dünyevî maksattır.” şeklinde düşünebilirler. Bu ise iman hizmetinin ihlasına ve güvenilirliğine zarar verebilir. Çünkü bir insan her ne kadar niyetinde saf ve hâlis olsa da diğer iki hedefi esas alarak hizmet etse yürüttüğü faaliyetlerin siyasî ve ictimaî hedeflerle iç içe olması, dışarıdan bakan insanların onun asıl maksadını farklı değerlendirmelerine yol açabilir. Böylece iman hizmetinin saf ve mücerret gayesi gölgelenerek, bu hizmetin başka hedeflerin aracı olduğu zannı avamda oluşabilir.Ayrıca BakınızMEHDİ HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKENLERMEHDİ NEDİR VE KİMDİR? RİSALE-İ NUR'DA MEHDİ MESELESİNİN İZAHIHZ. MEHDİ'NİN MAKAMIMEHDİ HAKKINDA HADİS-İ ŞERİFLERHZ. İSA İLE HZ. MEHDİ ARASINDAKİ İRTİBATHZ. MEHDİ İLE ALAKALI GÜVENİLİR KAYNAKLARKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 4Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 111.

4.536

24. Mektub 2. Zeyl

"Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, madem masnuat içinde en mükemmel ferttir ve mahlûkat içinde en mümtaz şahsiyettir. Hem san'at-ı İlâhiyeyi bir velvele-i zikir ve tesbihle teşhir ediyor ve istihsan ediyor. Hem esmâ-i İlâhiyedeki cemâl ve kemâl hazinelerini lisan-ı Kur'ân ile açmıştır. Hem kâinatın âyât-ı tekviniyesinin, Sâniinin kemâline delâletlerini parlak ve kat'î bir surette lisan-ı Kur'ân'la beyan ediyor. Hem küllî ubûdiyetiyle rububiyet-i İlâhiyeye âyinedarlık ediyor. Hem mahiyetinin câmiiyetiyle bütün esmâ-i İlâhiyeye bir mazhar-ı etemm olmuştur." burayı açıklar mısınız?