İkinci Şua'nın Birinci Makam’ının Birinci Meyvesinde geçen bu kısmı, devamıyla birlikte kısaca izah eder misiniz?
"Tevhîdde ve vahdette, cemâl-i İlâhî ve kemâl-i Rabbânî tezâhür eder. Eğer vahdet olmazsa, o hazîne-i ezeliye gizlenir. Evet hadsiz cemâl ve kemâlât-ı İlâhiye; ve nihâyetsiz mehâsin ve hüsn-ü Rabbânî; ve hesabsız ihsânât ve bahâ-yı Rahmânî; ve gayetsiz kemâl ve cemâl-i Samedânî, ancak vahdet aynasında ve vahdet vâsıtasıyla şecere-i hilkatin nihâyetindeki cüz’iyâtın sîmâlarında temerküz eden cilve-i esmâda görünür.
Meselâ; iktidarsız ve ihtiyârsız bir yavrunun imdâdına umulmadık bir yerden, yani kan ve fışkı ortasından beyaz, sâfî, temiz bir süt göndermek olan cüz’î fiil ise, tevhîd nazarıyla bakıldığı vakit, birden bütün yavruların pek çok hârikulâde ve pek çok şefkatkârâne olan küllî ve umûmî iâşeleriyle; ve vâlidelerinin onlara musahhar edilmeleriyle rahmet-i Rahmân’ın cemâl-i lâyezâlîsi, kemâl-i şa‘şaa ile görünür."[1]
Bu paragrafta geçen kelimelerin manaları şu şekildedir:
Cüzî; sadece bir şeye delalet eden, fertler arasında ortak olmayan lafza denir. Türkçede özel isim buna örnek olarak verilebilir. Hz. Muhammed (s.a.v.) ve İstanbul gibi. Bu lafızlardan tasavvur olunan şey, sadece bir fert olup başka fertler bu lafzı ortak olarak kullanamazlar.
Küllî ise birden fazla fert için ortak olarak kullanılan lafızdır. İnsan kelimesi buna örnek olarak verilebilir. Buna göre cüziyyât; küllî olan bir lafzın (mesela insan lafzının) altında bulunan fertler demektir.[2] Bütün insanlığın içinde adı Hz. Muhammed (s.a.v.) olan mümtaz bir insan; külli olan yavru lafzının altında adı Ahmet olan bir bebek veya bir çiftçinin ahırında adı kınalı olan bir kuzu cüziyyat içinde yer alır. Her insan, nazarıyla baktığı ilk anda fertleri görür. Umumi bir nazar sahibi değilse külliyata intikal edemez. Bundan dolayı Kur’an-ı Kerim, insanın nazarını cüziyyattan külliyata çevirir.
Tevhid; Cenab-ı Hakk’ı birlemek, onun bir olduğunu tasdik etmek demektir.
Vahdet; ise O’nun bir olması manasına gelir.
Cemâl; Allah’ın lutuf ve ihsan manasına gelen sıfatlarının bütünü ve bu sıfatlarının gereği olarak güzellik ve rahmetle tecellîsidir.
Kemal; tam ve noksansız dereceye erişmiş olma durumu ve mükemmellik demektir.
Mehasin, maddi ve manevi iyilikler ve güzelliklerdir.
İhsanat; karşılıksız yapılan iyilikler, güzellikler, bağışlar, lütuflar ve keremler anlamına gelir.
Hüsün; kötülük manasına gelen kubuhun zıddı olup güzellik ve iyiliktir.
Bahâ; güzellik ve zarafet demektir.
23. Söz’ün 1. Noktasında ifade edildiği gibi; "İnsan, nûr-u îmân ile a‘lâ-yı illiyyîne çıkar, cennete lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür (küfür karanlığı) ile esfel-i sâfilîne düşer, cehenneme ehil olacak bir vaz‘iyete girer. Çünkü îmân, insanı Sâni‘-i Zülcelâl’ine nisbet ediyor (bağlıyor). Îmân bir intisâbdır (bağlanmaktır). Öyle ise insan, îmân ile insanda tezâhür eden (görünen) san‘at-ı İlâhiye ve nukūş-u esmâ-yı Rabbâniye (Allah’ın güzel isimlerinin nakışları) i‘tibâriyle bir kıymet alır. Küfür o nisbeti kat‘eder (keser). O kat‘dan san‘at-ı Rabbâniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde i‘tibâriyle olur. Madde ise hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvâniye olduğundan kıymeti hiç hükmündedir."[3]
Buna göre iman ile gelen tevhid, başta insan olarak varlıkların üzerindeki sanatı görünür hale getirir ve kıymet kazandırır. Tevhidin inkarı olan küfür ise bu sanatların gizlenmesine ve değerlerinin bilinmemesine sebep olur.
Cenab-ı Hakk’ın nihayetsiz cemâl ve kemâli vardır. Yani Allah Teâlâ mükemmel derecede rahmetle tecellî eder. Bu husus bir hadis-i şerifte şöyle izah edilmiştir: Ebû Hureyre'den nakledildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah rahmeti yüz parçaya bölmüş, bunun doksan dokuz parçasını yanında alıkoymuş, bir tek parçasını da yere indirmiştir. İşte atın, yavrusuna isabet eder korkusuyla ayağını kaldırmasına varıncaya kadar bütün yaratılmışlar kendi aralarında bu parça dolayısı ile merhamet gösterirler.”[4]
Bediüzzaman Hazretlerinin 2. Şuâ’daki ifadelerinden de anlaşıldığı üzere Esmâ-i Hüsnâ’nın sonsuz cemâl ve kemâl tecellileri, nihayetsiz güzellikleri, sayısız ihsanları ve zarif şeyleri ancak tevhit ve vahdet ile görünür. Mü’min, yaratılış ağacının en son mertebesinde yer alan ve cüziyyat adı verilen fertler üzerinde tecelli eden isimlerin güzel ve mükemmel cilvelerinde tevhidi anlar. Zira insan, Esmâ-i Hüsnâ'nın kendisine en yakın aynası olan bu fertlere bakarak tevhidi görür ve seyreder. Her biri bir hazine değerinde olan her bir mahluk, vahdete bağlanmazsa kıymeti gizlenir.
Mesela zayıf ve güçsüz bir bebeğe, ihtiyacı olan sütü en kolay şekilde ve zahmetsizce ulaşır. Bu süt gerek insan gerek hayvan bedeninde o bebek için hazırlanmış olup et ve kan arasından süzülerek o bebeğe en uygun hale getirilmiştir. Bu süt hazırlama ve gönderme fiiline tevhit nazarıyla bakıldığında nimet ve ihsan yönü anlaşıldığı gibi buradan hareketle bütün yavruların şefkatli bir şekilde beslenmesi ve annelerinin onlara hizmetçi yapılmasından Cenab-ı Hakk’ın Rahmân ismine ulaşılır. Fert üzerinde tecelli eden bir fiilden bütün yavrular üzerinde tecelli eden umumî ve küllî fiile ulaşılır. Bu şekilde Allah’ın cemal ve kemalinin ne kadar parlak ve umumî olduğu anlaşılır. Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa fertler üzerinde görünen bu kıymetli fiiller, bu yüksek değerini kaybeder. Çoklukla karşılaştığı için ülfet perdesiyle bu mükemmel fiilleri sıradan zannetme hatasına düşer.
[1] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, Altınbaşak Neşriyat, İstanbul 2013, s. 4.
[2] Muhlis Körpe, Risale-i Nur Istılahları, Süeda Yayınları, 2018, s. 38, 129.
[3] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Altınbaşak Neşriyat, İstanbul 2013, s. 103.
[4] Buhari, Edeb, 19.