Müslüman olan birine bu konuda hatırlatmada bulunurken, en etkili yol doğrudan suçlamak yerine, inandığı değerler üzerinden bir ayna tutmaktır. İslam’ın özüyle çelişen bu durumu, kırmadan ama net bir şekilde ifade etmek gerekir. Dine ve maneviyata dayanan müsbet olan İslami milliyetçilik, bir buçuk milyar insanın kardeşliğini ve muhabbetini sahibine kazandırır. Müminler arasındaki hakiki muhabbet ve kardeşlik, sadece bu dünya ile sınırlı kalmayıp kabir kapısını aşan ve ebedi Cennete kadar uzanan köklü bir bağdır. Bu öyle bir dostluktur ki, insan ahirete göç etse dahi, geride kalan kardeşlerinin dualarından ve gönderdikleri sevaplardan istifade etmeye devam eder. Öte yandan, bu bağ sayesinde kişi mahşer gününde sevdiklerine şefaatçi olma veya onların şefaatine nail olma saadetine erer. Dolayısıyla iman kardeşliği, sadece geçici bir yoldaşlık değil, hem dünyada hem de sonsuzlukta meyve veren tükenmez bir hazinedir. Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:
Ey insanlar! Şübhesiz ki biz, sizi bir erkek ve bir dişiden (Adem ile Havva'dan) yarattık. Birbirinizi tanımanız için de sizi, milletler ve kabileler kıldık. Doğrusu Allah katında sizin en üstün olanınız, en takvalı olanınızdır.1
Milletleri ve kabileleri yaratan Allah’tır. Bu, Kur’an'ın açıkça bildirdiği bir gerçektir. Ancak bu farklılıklar insanların birbirine üstünlük taslaması için değil birbirlerini tanımaları ve yardımlaşmaları içindir. Kur’ân-ı Kerim, Allah katında en üstün olanın takvaca en ileri olan kişi olduğunu bildirerek üstünlük ölçüsünü net biçimde ortaya koyar. İslam'a göre değer ölçüsü ırk, soy, millet veya kabile değildir. Asıl ölçü Allah’a itaat, O’na yakınlık ve güzel ahlaktır. Bediüzzaman Hazretleri bu ayeti şöyle izah etmektedir:
İkinci Mesele: Şu ayet-i kerimenin işaret ettiği teârüf ve teavün düsturunun beyanı için deriz ki: Nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, ta takımlara kadar tefrik edilir. Ta ki her neferin muhtelif ve müteaddit münasebatı ve o münasebata göre vazifeleri tanınsın, bilinsin. Ta o ordunun efratları, düstur-u teavün altında hakîkî bir vazife-i umumiye görsün. Ve hayat-ı ictimaiyeleri, adânın hücumundan masun kalsın. Yoksa tefrik ve inkısam, bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı muhasamat etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir. Aynen öyle de, heyet-i ictimâiye-i İslamiye büyük bir ordudur. Kabâil ve tavâife inkısam edilmiş. Fakat bin bir bir birler adedince cihet-i vahdetleri var. Halikları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitapları bir, vatanları bir, bir bir bir, binler kadar bir bir. İşte bu kadar bir birler uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Demek Kabâil ve tavâife inkısam, şu ayetin ilân ettiği gibi teârüf içindir, teavün içindir. Tenâkür için değil, tahâsum için değildir.2
Nasıl ki bir ordu kolordulara, tümenlere, tugaylara, alaylara, taburlara, bölüklere, takımlara, mangalara ayrılır. Ta ki her askerin ayrı ayrı ve birçok ilişkileri ve o ilişkilere göre görevleri tanınsın ve bilinsin. Ve o ordunun fertleri yardımlaşma düsturuyla devleti için gerçek bir vazifeyi yerine getirsin. Bu sayede millet, düşmanın saldırısından kurtulsun. Yoksa ordunun böylece kısımlara ayrılması, bir bölüğün diğer bir bölüğe karşı rekabet etmesi ve bir taburun diğer bir tabura düşmanlık etmesi için değildir.
Aynen bunun gibi, İslami toplum, milletlere ve kabilelere ayrılmış büyük bir ordudur. O manevi orduyu birbirine bağlayan ve birlik ve beraberliklerini oluşturan rabıtalar vardır. Bunlar; Hâlıkı (yaratanı), Rezzak'ı (rızık vereni) ve Cenab-ı Hakk'ın bütün isimleri, peygamberi, kitabı, kıblesi, ibadetleri ve memleketi gibi binden fazla birlik bağları vardır. İşte bu kadar ortak noktaları oluşturan birler, müminler arasındaki kardeşliği, muhabbeti ve birliği gerekli kılıyor. Demek Müslümanların kabile ve taifelere ayrılmaları, yukarıdaki ayetin ilan ettiği gibi tanışmak ve yardımlaşmak içindir. Birbirini inkar etmek ve birbirine düşman olmak için değildir.
Evet, ayrılık ve düşmanlığı netice veren, çakıl taşları gibi ehemmiyetsiz sebeplere binaen, müminler arasındaki muhabbeti, birlik ve beraberliği ve din kardeşliğini bozmak, bütün bu birlik bağlarını hiçe saymaktır. Aynı zamanda ehemmiyetsiz olan sebepleri, iman ve İslamiyet gibi birlik ve beraberliği gerektiren sebeplerden üstün tutarak o bağlara karşı bir hürmetsizlik ve isyan etmek demektir. Maalesef bu zamanda milliyetçilik fikri çok ileri gitmiştir. Özellikle aldatıcı Avrupa zalimleri, bu fikri Müslümanlar arasında menfi bir şekilde çokça uyandırıyorlar. Ta ki Müslümanları parçalayıp yutsunlar. Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şöyle buyurmaktadır:
Avrupa’nın bir nevi frenk illeti olduğundan, bir zehr-i katil nazarıyla bakmışım. Ve Avrupa o frenk illetini İslâm içine atmış, ta tefrika versin, parçalasın, yutmasına hazır olsun, diye düşünür. O frenk illetine karşı eskiden beri tedaviye çalıştığımı, talebelerim ve bana temas edenler biliyorlar.3
Bediüzzaman Hazretleri, bu ifadeleriyle ırkçılığı ve aşırı etnik milliyetçiliği Batı dünyasından İslam coğrafyasına bulaşmış yıkıcı bir hastalık yani bir frenk illeti olarak tanımlar. Ona göre bu fikirler, Müslümanların arasına nifak sokup bizi birbirimize düşürmek, sonra da zayıf düşen bu gövdeyi kolayca yutmak için kurgulanmış birer tuzaktır. Bediüzzaman Hazretleri, hayatı boyunca bu bölücü fikirlere karşı müsbet milliyet adını verdiği ve İslam kardeşliğini esas alan birleştirici bir anlayışı savunmuştur. Milliyetçilik fikri iki kısma ayrılmaktadır. Birisi, İslamiyet’in kabul etmediği ırkçılıktan ibaret olan menfi milliyetçiliktir. Bu kısım, uğursuz ve zararlıdır. Başkasını yutmakla beslenip kuvvet alır. Diğer milletlere düşmanlık ederek hayatını devam ettirir. Uyanık davranır. Böylesine bir milliyetçilik ihtilafa, ayrılıklara ve karışıklığa sebep olur. Onun içindir ki, Sevgili Peygamberimiz (sav) hadis-i şeriflerde şöyle buyurmaktadır:
İslamiyet kendinden önceki cahiliye denilen şirk ve küfür dönemine ait ırkçılığı kökünden kesip atmıştır.4
Irkçılığa davet eden bizden değildir.
Irkçılık üzere savaşan bizden değildir.
Irkçılık üzere ölen bizden değildir.5
İslam âlimlerimiz, bu hadislerde ifade edilen ırkçılıktan maksatın, kişinin kavmine, ister haklı ister haksız olsun, ırkçılık üzerine yardım etmesi olduğunu izah etmişlerdir. Haksızlık noktasında yardım etmek haram olduğundan, o haramı helal kabul ederek bir kişi ırkçılık yaparsa günaha girer, demişlerdir. Peygamberimizin (sav) yolundan hakkıyla gitmemiş olur demişlerdir. Kur’an-ı Kerim şöyle ferman eder:
O zaman, inkar edenler kalplerine taassubu, cahiliye taassubunu yerleştirmişlerdi. Allah da Resulünün ve müminlerin üzerine (kalplere huzur veren) sükunetini indirdi ve onları takva sözüne (kelime-i şehadete) bağlı kıldı. Zaten (onlar), buna çok layık, buna ehil idiler. Allah ise, herşeyi hakkıyla bilendir.6
İşte yukarıdaki hadis-i şerifler ve ayet-i kerime kesin bir şekilde menfi milliyetçiliği ve ırkçılık fikrini reddederek kabul etmiyorlar. Çünki ikinci kısım milliyetçilik olan müspet milliyetçilik ona ihtiyaç bırakmıyor. Evet, hangi ırk var ki, bir buçuk milyar ferdi bulunsun? Ve o ırkçılık fikri İslamiyet yerine, fikir sahibine bu kadar kardeşi, hem ebedi kardeşi, kazandırsın? Eğer milliyetçilik dinle ve maneviyatla alakası olmayan menfi milliyetçilik denilen ırkçılıktan ibaret bir durumda olursa, bütün o topluma karşı sahibine kazandırdığı kardeşlik ve muhabbet ancak kabir kapısına kadar devam eder. Fakat dine ve maneviyata dayanan müsbet olan İslamî milliyetçilik ise, bir buçuk milyar insanın kardeşliğini ve muhabbetini sahibine kazandırır. Bediüzzaman Hazretleri şöyle demektedir:
Ey ehl-i îmân! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilâfınızdan istifade eden zalimlere karşı اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ kal‘a i kudsiyesi içine giriniz, tahassun ediniz. Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz. Malumdur ki iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de dövebilir. Bir mizanda iki dağ birbirine karşı muvazenede bulunsa, bir küçük taş muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir. Birini yukarı, birini aşağı indirir. İşte ey ehl-i îmân! İhtiraslarınızdan ve husumetkârâne tarafgirliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner. Az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat-ı ictimaiyenizle alakanız varsa, اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُمْ بَعْضًا düstur-u aliyi düstur-u hayat yapınız! Sefalet-i dünyeviyeden ve şekavet-i uhreviyeden kurtulunuz.7
Yukarıdaki metinde özetle şöyle denmektedir: Ey iman edenler! Eğer zillet içinde esir olmayı istemiyorsanız, kendinize gelin ve aklınızı başınıza alın. Müminlerin kendi aralarındaki ihtilaflardan faydalanan zalimlere karşı korunmanın tek yolu, “Müminler ancak kardeştir” hakikatini sağlam bir kale gibi görüp onun içine girmektir. Aksi halde ne hayatınızı koruyabilir ne de haklarınızı savunabilirsiniz. Çünkü birlikten kopmuş, birbirine düşmüş bir topluluk zayıf düşer, hatta çok küçük bir güç bile onları ezebilir. Misalde ise iki güçlü kahraman birbiriyle boğuşursa, küçük bir çocuk bile ikisini birden alt edebilir. Aynı şekilde, terazide dengede duran iki büyük dağ gibi güç birbirine karşı kullanılırsa, küçük bir taş bile bu dengeyi bozup onları istediği gibi aşağı yukarı oynatabilir. Yani asıl güç, çatışmada değil ittifakta gizlidir. Hırslar ve düşmanca tarafgirlikler yüzünden müminlerin gücü boşa gider. Böyle bir durumda, az bir kuvvetle bile ezilmeleri kaçınılmaz olur. Eğer toplumsal hayata gerçekten değer veriliyorsa bununla ilgili Sevgili Peygamberimizin (sav) şu hadis-i şerifi esas alınmalı ve hayatın temel prensibi hâline getirilmelidir:
Mümin, mümine karşı birbirini tutan sağlam bir bina gibidir.8
Ancak bu şekilde hem dünyadaki sefalet ve perişanlıktan hem de ahiretteki bedbahtlıktan kurtulmak mümkün olur. Ayrılık ve ırkçılıklar zayıflıktır, kardeşlik ise hem dünyada izzetin hem ahirette saadetin anahtarıdır.
Irkçılığın zararları
Bediüzzaman Hazretleri ırkçılığın zararları ile ilgili şöyle demektedir:
Hem madem bir zalim ve vicdansız bir adam, birisini yere atıp ayağıyla onun başını kat‘i ezecek bir surette davransa, o yerdeki adam eğer o vahşi zalimin ayağını öpse, o zillet vasıtasıyla kalbi başından evvel ezilir. Ruhu cesedinden evvel ölür. Hem başı gider, hem izzet ve haysiyeti mahvolur. Hem o canavar vicdanlı zalime karşı zaaf göstermekle, kendisini ezdirmeye teşci eder. Eğer ayağı altındaki mazlum adam, o zalimin yüzüne tükürse, kalbini ve ruhunu kurtarır. Cesedi bir Şehid-i mazlum olur. Evet, tükürün zalimlerin hayasız yüzlerine!9
Yukarıdaki metinde özetle şöyle denmektedir: Aç bir canavarı sevmek, ona merhamet kazandırmaz, tam tersine iştahını artırır. Sonunda seni parçalar ve yer. Aynı şekilde güçlü ve zalim devletler de kendilerine aşırı şekilde yanaşan, taviz veren milletlere merhamet etmez. Aksine onları sömürür, ülkelerin yeraltı ve yerüstü zenginliklerine ve gelir kaynaklarına el koyarlar. Cahiliye dönemindeki müşrik ve inkârcılara ait olan ırkçılık anlayışı, gaflet, sapkınlık, ikiyüzlülük ve zulüm gibi kötü özelliklerden oluşmuş bir anlayıştır. Bu yüzden bu tür milliyetçilikte insanlar kendi ırklarını neredeyse bir ilah gibi görür, her şeyin üstünde tutarlar. Buna karşılık müspet İslami milliyetçilik, ırka değil imana dayanır. Kaynağı imandır ve iman nurundan doğar. Bu anlayış, insanları ayırmaz, birleştirir, kardeş yapar ve adaletli olmaya yönlendirir. Menfi milliyetçilik karanlık ve zarar verici bir bağ kurarken, diğeri aydınlık, kapsayıcı ve insanlığa faydalı bir birliktelik oluşturur. Irkçılık insanı bencilleştirir ve zulme götürür. İslami kardeşlik ise insanları birleştirir ve adalete yönlendirir.
İslamiyet ve insanlık, tarih boyunca ırkçılık sebebiyle pek çok zarar görmüştür. Bu acı tecrübelerden millet ve ümmet olarak ders almamız gerekir. Nitekim Emevi Devleti, ırkçılık fikrini siyasetine karıştırdığı için hem İslam âlemini kendisinden uzaklaştırmış, hem de kendisi büyük felaketler yaşamıştır. Aynı şekilde 19. asırdan itibaren Avrupa’da ırkçılığın körüklenmesi, özellikle Fransa ile Almanya arasında kalıcı ve yıkıcı düşmanlıklara yol açmış ve Birinci Dünya Savaşı'ndaki korkunç hadiseler menfi milliyetçiliğin insanlığa ne denli zarar verdiğini açıkça göstermiştir.
Öte yandan, bin yılı aşkın süre İslâm kardeşliğiyle birbirine bağlı olan Müslümanları doğrudan mağlup edemeyen dessas, sinsi ve aldatıcı İslâm düşmanları, ancak araya ırkçılık ve nifak tohumları ekerek yeryüzünün yarısına hâkim olan Müslümanları ve Osmanlı Devleti’ni bölüp parçalayabilmişlerdir. Maalesef bugün de aynı yıkıcı silahı, yani ırkçılık ve hizipçiliği, Müslümanlar arasında kullanmaya ve yaymaya devam etmektedirler. Sudan’daki ve Afrika’daki kabile çatışmaları, Irak’taki ırk ve mezhep ayrılıkları, Afganistan’daki hizipler bunun açık örnekleridir.
Çünkü zalim güçler hile ve aldatmayla bu toplulukları birbirine düşürerek katliamlara sebep olmakta ve başta ırz ve namus olmak üzere bütün mukaddes değerleri ayaklar altına almaktadır. Nasıl ki aç bir canavarı sevmek onun merhametini artırmaz, bilakis iştahını kabartır ve sonunda seven kişiyi parçalayarak yer. Öyle de bu zalim güçler de milletleri parçalayıp yedikten sonra dişlerinin ve tırnaklarının kirası olarak o memleketlerin gelir kaynaklarına el koymaktadır. Bu halde Müslüman bir grup ya da millet, kendi kardeşinin sıkıntısından kurtulmak bahanesiyle bu canavar zalimleri, namahremin girmemesi gereken vatanına davet edecek şekilde milliyetçilik veya hizipçilik yaparsa, kendi milletine ve memleketine o düşmanlardan daha büyük bir düşmanlık etmiş olmaz mı?
Bütün insanlar aynı anne ve babadan meydana gelmiştir. Allah katında farkları yoktur. Ancak insanları farklı kılan takvadır, yani Cenab-ı Hakk’ın emirlerini yerine getirip yasaklarından sakınmak gayretidir. Üstünlük ancak Takva iledir.
Yaşasın İslam Kardeşliği!
Bediüzzaman Hazretleri Kürtçülük Yapmış mıdır?
Hucurat, 49/13
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 49
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 54
Buhari, Ahkam, 4
Ebu Davud, Edeb, 111,112
Fetih, 48/26
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 116-117
Buhari, Salât, 88
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 301,302

