RİSALE-İ NUR

31.12.2013

3948

Ehl-i Keşfin Gördüğü İfrît Tabakası Ne Demektir?

"Ehl-i keşfin küre-i arzda ifrîtlere mahsûs tabakasını bin senelik bir mesâfe görmeleri, âlem-i şehâdete âit küre-i arzın çekirdeğinde değil, belki âlem-i misâlîdeki dallarının ve tabakalarının tezâhürüdür." cümlesini açıklar mısınız?

02.01.2014 tarihinde cevaplandı.

Cevap

Bazı velîler veya keşif ehli kimseler, küre-i arzda ifritlere mahsus bir tabakayı çok geniş, çok uzak, hattâ “bin senelik mesâfe” kadar yaygın görmüş olabilirler. Bu durum, dünyanın içinde, toprağın altında maddî bir katman varmış gibi anlaşılmaz. Burada asıl işaret edilen nokta, âlem-i şehâdet ile âlem-i misâl arasındaki farktır.
Âlem-i şehâdet, duyularla müşahede edilen, maddî, görünen âlemdir. İçinde yaşadığımız dünya, dağlar, denizler, insanlar, hayvanlar, taş, toprak ve gökyüzü bu âlemin görünür tarafıdır. Fakat varlık yalnız bundan ibaret değildir. Görünen şeylerin mânâsını, sûretini ve farklı mertebelerdeki temsillerini taşıyan daha latîf boyutlar da vardır. Âlem-i misâl ise, maddî olmayan fakat sûret ve şekil taşıyan bir âlemdir. Ehl-i velâyetin gezinti yeridir. Acâib ve garip şeylerin sergisidir. İnsandaki hayalin gördüğü vazifeyi görmektedir. Hayal, sâdık rüyalar, sadık keşif, şeffaf şeylerdeki temessüller ise misâl âlemini gösteren pencerelerdir. Rüyada görülen manzaralar, bu hakikate yaklaşmak için en kolay misâldir. İnsan rüyasında bir şehir görür, bir yol gider, seneler sürecek kadar uzun hadiseler yaşar; fakat bunların hiçbiri maddî bedenle fizikî mekânda yaşanmış değildir. Buna rağmen tamamen mânâsız veya hayal mahsulü de değildir; kendine mahsus bir varlık mertebesi vardır.
Bu sebeple, ehl-i keşfin yeryüzüne dair gördüğü bazı genişlikler, uzaklıklar ve tabakalar, küre-i arzın maddî katmanlarına ait bir keşif gibi anlaşılmaz. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde ifade eder:

Ehl-i keşfin küre-i arzda ifrîtlere mahsûs tabakasını bin senelik bir mesâfe görmeleri, âlem-i şehâdete âit küre-i arzın çekirdeğinde değil, belki âlem-i misâlîdeki dallarının ve tabakalarının tezâhürüdür.1

Yani ifritlere mahsus görülen o tabaka, dünyanın fizikî merkezinde bulunan maddî bir katman değildir. “Belki âlem-i misâlîdeki dallarının ve tabakalarının tezâhürüdür” denilerek, yeryüzünün yalnız bir maddî cismi olmadığı; onun misâl âleminde de uzantıları, dalları, sûretleri ve katmanları bulunduğu bildirilmektedir. Nasıl bir ağacın yalnız görünen gövdesi değil, toprak altında kökleri ve görünmeyen damarları da varsa, bunun gibi küre-i arzın da yalnız taş ve topraktan ibaret görünen yüzü değil, misâl âleminde ona bakan mânâ ve sûret katmanları vardır. Ehl-i keşif bazen o görünmeyen katmanları müşahede eder.
Mesela, bir insan aynada kendi sûretini görür. Sonra fotoğrafta başka bir sûretini, rüyada başka bir şeklini, hatırasında başka bir görüntüsünü taşır. Ortada bir tek insan vardır; fakat onun farklı mertebelerde görünen birçok sûreti vardır. Bunların hiçbiri, o insanın et ve kemikten olan bedeninin aynısı değildir; ama o kişiden de tamamen kopuk değildir. Küre-i arz da böyledir. Maddî yeryüzü bir mertebedir; onun misâl âlemindeki sûretleri ve tabakaları başka mertebelerdir. Ehl-i keşif, bazen maddî dünya yerine onun o latîf tabakalarını görür.

Bir başka misâl olarak, insan küçücük odasında uyurken rüyasında çok geniş saraylar, uzun yollar, derin vadiler görebilir. O saraylar maddî olarak odanın içine sığmış değildir. Demek ki görülen genişlik, başka bir varlık mertebesine aittir. Keşifte görülen “bin senelik mesâfe” de bu şekildedir; maddî metre ve kilometre ile ölçülen bir uzaklık değildir.
Keşif ehli bir hakikati görür; fakat o görülen şeyin hangi âleme, hangi tabakaya ait olduğu bazen tâbire ve izaha muhtaçtır. Nasıl rüyada görülen bir şey doğrudan zâhir mânâsıyla alınmaz, tâbir isterse keşif de bazen böyle bir izah ister. Bir velî “yeryüzünde çok geniş bir ifrit tabakası gördüm” dediğinde, bu söz yanlış olmayabilir; fakat bunun mânâsı, yer kabuğunun altında maddî bir kıta bulunduğu değildir. O, küre-i arzın âlem-i misâldeki dallarından birini, cin ve ifrit türüne bakan bir tabakayı görmüş olabilir. Böylece hem ehl-i keşfin müşahedesi inkâr edilmemiş olur hem de görülen şey yanlış âleme yerleştirilmemiş olur.
Netice olarak, bu cümlede anlatılmak istenen, kâinatın yalnız maddî ve gözle görülen yüzünden ibaret olmadığını; yeryüzünün de misâl âleminde dalları, tabakaları ve temessülleri bulunduğunu bildirmektir. Ehl-i keşfin “bin senelik mesâfe” kadar geniş gördüğü ifritlere ait tabaka, maddî arzın çekirdeğinde bulunan fizikî bir katman değil; arzın âlem-i misâlde tezâhür eden, cin ve ifrit nev’ine münasip bir mertebesidir. Böyle anlaşılınca hem keşiflerin sıhhati muhafaza edilir hem de görünen dünya ile görünmeyen misâl âlemi birbirine karıştırılmamış olur.

Kaynakçalar
  1. Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 67.


Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Kanallarımız

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun.

Yorumlar (0)

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız