Huruf-u Mukataa; harf kelimesinin çoğulu olan hurûf ile “kesilmiş, ayrılmış” anlamındaki mukattaa kelimesinden meydana gelen bir tamlamadır. Mukattaa, “kesmek, bir şeyi bütününden ayırmak” mânasına gelen kat‘ kökünden türemiş bir sıfat olup söz konusu harfler kelimeyi oluştururken okundukları gibi değil kendi isimleriyle telaffuz edildiklerinden “bağımsız ve ayrı harfler” anlamında “hurûf-ı mukattaa” diye anılmıştır. Hurûf-ı mukattaa Arap alfabesindeki on dört harften (ا، ح، ر، س، ص، ط، ع، ق، ك، ل، م، ن، هـ، ى) teşekkül etmiş olup bunların üçü tek, dördü iki, üçü üç, ikisi dört, ikisi de beş harflidir. Tekrarlarıyla birlikte yirmi dokuz ünite oluşturan hurûf-u mukattaa, ikisi Medenî olmak üzere yirmi dokuz sûrenin başında yer alır. Hurûf-u mukattaa hakkında değişik kaynaklarda da izahlar vardır. Biz, numune olması cihetiyle Bediüzzaman Hazretleri tarafından yapılan izahlardan birkaçını buraya alıyoruz.
İkinci Mebhas: Bu mebhasta de birkaç letâif vardır. ( الٓمٓ ) ile emsâlinde göze çarpan garâbet, bu harflerin pek garib ve acîb bir şeyin mukaddemesi ve keşif kolları olduklarına işarettir. 1
Yukarıdaki cümlede (الٓمٓ) ile sureye başlanması, çok garip ve farklı bir usul olarak vurgulanmıştır. Çünkü o zamana kadar kimsenin kullanmadığı bir yöntemdir. Alışılmışın dışında bir giriş tarzıdır. İşte bu farklılıklar, bu harflerin önemli bir hakikatin başlangıcı ve akla gelmeyecek manaların keşif kolları olmasına işarettir. Hatta her bir harf dahi bir hükme işaret eder. Bir örnek verecek olursak; ا (elif), Kur’an’ın Allah’tan geldiğine; ل (lam), Hazreti Cebrail’in Kur’an’ı getirdiğine; م (mim) ise Hazreti Muhammed (s.a.v.)’e indirildiğine işarettir.
Bu harflerin taktî‘ ile ta‘dâdı, san‘atın madde ve me’hazini muhâtaba göstermekle, muârazaya tâlib olanlara karşı meydan okuyarak, “İşte i‘câz-ı san’atı, şu gördüğünüz harflerin nazım ve nakışlarından yaptım. Buyurunuz meydana!” diye, onların tahkîrâne tebkîtlerine işarettir. 2
Yukarıdaki metinde, bu harflerin teker teker ve sırayla okunması Kur’an-ı Kerim’in mucizevi bir yönünü gösterdiği ifade edilmektedir. Herkesin bildiği harflere farklı ve derin manalar yüklenerek Kur’an’a karşı olanlara meydan okunmaktadır. Yani (الٓمٓ) gibi, ‘Ben sizden açık mânâları, hükümleri, hakîkatleri ifade eden yüksek hutbeleri ve nutukları istemiyorum. Yalnız şu sayılan harflerden bir nazîre yapınız. Velev iftirâ ve hikâyelerden ibâret bile olsa olsun.’ denmesine rağmen, kimse farklı üç harfle meydana gelip Kur’an’a karşı çıkamamıştır.
Harfleri ta‘dâd ile hecelemek, yeni kırâate ve kitabete başlayan mübtedîlere mahsûstur. Bundan anlaşılıyor ki, Kur’ân, ümmî bir kavme ve mübtedî bir muhîta muallimlik yapıyor. ( ا - ل - د ) gibi harfleri, meselâ elif, lâm, dal gibi isimleriyle ta‘bîr ve zikretmek, ehl-i kırâat ve erbâb-ı kitâbetin ittihâz ettikleri bir usûldür. Bundan anlaşılıyor ki, hem söyleyen, hem dinleyen ümmî olduklarına nazaran, bu ta‘bîrler söyleyenden doğmuyor. Ve onun malı değildir. Ancak başka bir yerden ona geliyor.3
Yukarıdaki metinde ise Bediüzzaman Hazretleri, harfleri teker teker saymak, yeni okuma yazmaya başlayan kimselerin usulü olduğu, Kur’an-ı Kerim, harfleri teker teker okutmakla ümmi, yani okuma yazması az olan bir topluluğa geldiğini söylemektedir. Aynı zamanda Peygamberimiz (s.a.v.) ümmi olduğu gibi, hitap ettiği kitle de ümmidir. Bu da göstermektedir ki Kur’an, söyleyenin yani Hazreti Muhammed (s.a.v.)’in ortaya koyduğu bir kitap değildir; ancak Allah’ın gönderdiği bir kitaptır.
Sûrelerin başlarındaki hurûf-u mukattaa, İlâhî bir şifredir. Beşer fikri ona yetişemiyor. Anahtarı ancak Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dadır.4
Yukarıdaki paragrafta ise hurûf-u mukattaalar, ilahî bir şifre olarak ifade edilmiştir. Herkes altında yatan manayı tam olarak anlayamaz; herkesin aklı o manaları kavrayamaz. Kastedilen derin manaların anahtarı yani izahı, yalnız Hazreti Muhammed (s.a.v.)’dedir. Bu da Hazreti Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın fevkalâde bir zekâya mâlik olduğuna işarettir. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, remizleri, îmaları ve en gizli şeyleri açık ve net bir şekilde telakkî eder, anlar. Bu da peygamberlerin ‘fetânet’ sıfatıyla yani bütün insanların en zekisi, en akıllısı ve anlayış bakımından en üstün seviyede oluşlarıyla alâkalıdır.
Hatîblerin ve belîğlerin âdetindendir ki, mesleklerinde dâimâ bir misâle tâbi‘ olurlar. Ve bir örnek üzerine nakış dokuyorlar. Ve işlenmiş bir yolda yürüyorlar. Halbuki bu harflerden anlaşıldığına nazaran, Kur’ân hiçbir misâle tâbi‘ olmamıştır. Ve hiçbir nakş-ı belâgat örneği üzerine nakış yapmamıştır. Ve baştan başa işlenmemiş bir yolda yürümüştür.5
Yukarıdaki paragrafta ise harfleri sayarak hitaba başlamak, daha önce denenmemiş ve kimsenin uygulamadığı bir metod olduğundan dolayı Kur’an’ın özgünlüğüne; hiç kimseden ve hiçbir çalışmadan esinlenmediğine; eşsiz, tek ve benzersiz olduğuna işaret edilmektedir.
Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ’caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 28.
Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ’caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 28.
Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ’caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s .28.
Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ’caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 28.
Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ’caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 30.

