İlgili yer şöyle geçmektedir:
Dördüncü Nüktesi: Sahîfe-i vâhiddeki tevâfukāttır. Kardeşlerimle üç dört ayrı ayrı nüshaları mukābele ettik. Umumunda tevâfukāt, matlûb olduğuna kanâatimiz geldi. Yalnız matbaa müstensihleri başka maksadları ta‘kîb ettiklerinden, bir derece tevâfukātta intizâmsızlık düşmüş. Tanzîm edilse, pek nâdir istisnâ ile mecmû‘-u Kur’ân’da iki bin sekiz yüz altı lafz-ı Celâlin adedinde tevâfukāt görünecektir. 1
Buradaki “başka maksatlar” ifadesi, Kur’ân’daki lafz-ı Celâl (Allah ismi) tevâfuklarını korumaktan başka yazı ve baskı tercihleri demektir.
Burdurlu hattat Kayışzâde Hâfız Osman’ın 1800’lü yıllarda âyet-berkenar ölçüsüyle yazdığı Kur’ân-ı Kerîm’de tevâfuklar görünmeye başlamıştı; fakat bunlar renkli olarak gösterilmemişti. Daha sonra bu Mushaf, matbaalarda basılırken başka müstensihler (el yazması bir metni yeniden yazan kimseler) tarafından aslına bakılarak yeniden yazılmıştır.
Bu müstensihler (el yazması bir metni yeniden yazan kimseler), Kur’ân’daki lafz-ı Celâl (Allah ismi) tevâfuklarını, renkli yazılmadığı için fark etmemişlerdir. Bu sebeple satırları ve kelime yerlerini, tevâfuku gösterecek şekilde aynen koruma üzerinde durmamışlar; sayfa düzeni, satır yerleşimi, yazı ölçüsü, harf biçimi ve kendi hat üslûpları gibi başka hususlara göre bazı tasarruflarda bulunmuşlardır.
Dolayısıyla burada kastedilen şey kötü bir niyet değil, tevâfuku esas almayan istinsah ve baskı tercihleridir. Kelimelerin yerlerinde meydana gelen kısmî oynamalar sebebiyle de tevâfuklarda bazı kaymalar ortaya çıkmıştır. Eğer yeniden düzenlense, bu tevâfuklar çok daha açık şekilde görünecektir.
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 2, s. 293.

