Soru

Âşıkîn ve Ârifîn

Lemeât Risalesinde geçen “Evliyâdan âşıkîn ve ârifîn beynlerinde mühim bir fark” vardır. Burada geçen Âşıkîn ve Ârifîn kimlerdir?

Tarih: 25.04.2021 16:26:42
Okunma: 150

Cevap

Istılahî ve Tasavvufi olarak bu iki terim hakkında genel bilgileri aşağıya alıyoruz.

Lügatte kısaca Âşıkîn: Hakka Âşık olan, Ârifîn: İrfan sahibi ve Allah’ı tanıyan demektir.

Aşk:

Mutasavvıflar yani aşk ehli baştan beri akılla Allah’a varılamayacağını, O’na ermenin ancak sevgiyle olacağını savunmuşlardır.

Aşk ehli için Başta Hallâc, Ebû Bekir eş-Şiblî ve Bâyezîd-i Bistâmî olmak üzere bazı mutasavvıflarda tam anlamıyla aşk hali mevcuttur.

Tasavvuf tarihinde aşkı ilk defa ıstırap ve elem şeklinde anlayan ve bu tarzda tarif eden Hallâc Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn’de ilâhî aşkı pervane ve mum misaliyle anlatmıştır.

Pervanenin mum ışığını görmesi “ilme’l-yakîn”, ona yaklaşıp hararetini hissetmesi “ayne’l-yakîn”, ateşin içinde yanıp kül olması “hakka’l-yakîn”dir. Aşkın en son gayesi yana yakıla yok olmaktır.

Aşk kavramına ilk defa kanı karıştıran da Hallâc’dır. İdam edilirken elleri kesildiği zaman yüzünü kana bulamış, sebebi sorulunca, “Aşk ile kılınacak iki rekât namazın abdesti kanla alınmazsa sahih olmaz” cevabını vermişti. Menkıbeye göre vücudundan akan kanlar yere Allah kelimesini yazacak şekilde akmıştı. Hallâc’a bundan dolayı “şehîd-i aşk” denilmiş, onun dert ve elem dolu aşk macerası bütün mutasavvıflara örnek olmuştur.

Özellikle aşk konusuna dair yazılan tasavvufî eserlerin en genişi, Rûzbihân-ı Baklî’nin (ö. 606/1209) ʿAbherü’l-ʿâşıkîn adlı kitabıdır. Baklî’nin bu eserinde sûfîlerin aşk konusundaki görüşleri gayet açık ve parlak bir üslûpla anlatılmış ve Hallâc’ın nûr-ı Muhammedî hakkındaki nazariyesinin bir devamı olmak üzere kâinatın yaratılışı aşk unsuru ile açıklanmıştır.

Baklî, hadîs-i kudsî diye rivayet edilen ve tasavvuf çevresinde büyük ilgi gören, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim ve bu yüzden âlemi yarattım”[1] anlamındaki sözde geçen “bilinmek”ten maksadın mârifet, “istemek”ten maksadın da muhabbet yani aşk olduğunu belirtir. Ona göre Allah’ın sevgiyle tecelli etmesinden âlem meydana gelmiştir. Bu ilk tecelliye “hakîkat-i Muhammediyye” de denir. Âlemin var olma sebebi Hz. Peygamber’in hakikati yani Allah’ın ona olan ezelî aşkıdır. Bundan dolayı Hz. Peygamber’e “habîbullah” ve “mahbûb-i kibriyâ” denilmiştir. Baklî Hz. Peygamber’den seyyidü’l-âşıkīn, ışşîkullah, muhibbullah, safiyyullah, habîbullah, bülbül-i aşk ve menba-ı aşk diye de bahseder.

Hallâc’dan gelen ve Baklî’de güzel bir ifadesini bulan bu görüş daha sonra aşk konusunu işleyen mutasavvıfların hareket noktası olmuş, bütün âşık mutasavvıflar aşk konusundaki görüşlerini bu mihver etrafında geliştirmişlerdir. Bu görüşe göre âlem aşktan yaratıldığı için âlemdeki her zerrede aşkın izini ve yansımasını görmek zor değildir. Tasavvuftaki her şeyi kuşatan küllî ve umumi sevgiye buradan ulaşılmıştır. Bu telakkiye göre Allah (c.c.) Hz. Muhammed (s.a.v.)’e, Hz. Muhammed de Allah’a âşıktır. Mutasavvıflar ve velîler aşk konusunda Hz. Peygamber’in bu halini örnek almışlar, kendilerinin Hakk’ın âşıkı ve mâşuku olduklarına inanmışlardır.

Baklî ‘Abherü’l-ʿâşıkîn’ de aşkın beş çeşidinden bahseder: Behîmî (hayvanî), tabiî, ruhanî, aklî, ilâhî aşk.

  1. Behîmî aşk: ayyaş, günahkâr ve aşağılık kimselerin tanıdıkları nefs-i emmârenin eseri olup aslında hevâ ve hevesten ibaret olan aşktır; şehveti ve nefsî arzuları tatmin etmeyi hedef alır. Mâkul ve meşrû çerçevede olmayan behîmî aşk kötü ve günahtır.
  2. Tabiî aşk: unsurlardaki letâfetten hâsıl olan maddî ve cismanî bir aşk olup aklın ve ilmin hâkimiyetinde olmazsa kötüdür.
  3. Ruhanî aşk seçkinlerde (havas) bulunan, maddî ve mânevî güzelliklere karşı duyulan aşktır. Böyle bir aşka tutulan kimse kendisini şehvetten korursa bu aşk onu ârifler derecesine ulaştırabilir. Melekût âlemine çıkmak için merdiven vazifesi göreceğinden bu aşk makbul sayılmıştır.
  4. Aklî aşk ise melekût âleminde tecelli eden güzellikleri temaşadan hâsıl olur. İlâhî aşka buradan geçilir.
  5. İlâhî aşk aşkların en yücesidir. Sûfîler mâkul ve meşrû çerçevede kalması şartıyla her çeşit aşkı iyi sayar ve birinden öbürüne geçe geçe aşkların en yükseği olan ilâhî aşka ulaşmak isterler. Buna engel olduğu için şehvet, süflî arzular ve nefsânî isteklerin tesirinde kalan aşkı kötüler, bunun hevâ ve hevesten ibaret olduğunu söylerler. [2]

Mutasavvıfların en meşhurlarından olan Muhyiddin-i Arabiye göre (r.anh) Aşkın gayesi âşıkla mâşukun zatları yönünden birleşmeleridir. Ortada Allah’ın güzelliğinden ve O’na duyulan sevgiden başka bir şey bulunmadığından Allah’tan başkasını sevmek esasen mümkün de değildir. Nitekim O’ndan başkasına ibadet etmek de kabil değildir. Bu durumda Allah’tan başkasına ibadet aslında Allah’a ibadet mânasına geldiği gibi Allah’tan başkasını sevmek, güzellere ve güzel şekillere tutulmak da aslında Allah’ı sevmek mânasına gelir. Zira eşyada tecelli eden ve kendini gösteren yegâne güzellik O’nun güzelliğidir.

İbnü’l-Arabî beşerî sevgiyi vahdet-i vücûd esasına sâdık kalarak açıklamış ve böylece insan sevgisini ilâhî bir kaynağa bağlamıştır. Ona göre dünya güzelleri şeklinde tecelli eden Allah olduğu gibi âşıkın gözünden bu güzelliği temaşa eden de Allah’tır. Âşık, mâşuk ve aşk O’dur.

“Kendi hüsnün hûblar şeklinde peydâ eyledin / Çeşm-i âşıktan dönüp sonra temâşâ eyledin / Gerçi dilber kendidir hem giydi âşık kisvesin / Pes cemâl-i cilvesin kendi temennâ kıldı Hak” gibi mısralarda hep bu çeşit aşk anlayışı anlatılmıştır.

İbnü’l-Arabî ibadetin aslının da sevgi olduğunu söyler. Onun içindir ki sevgisiz ibadet makbul olmaz. Çünkü sevgi en yüce ibadettir. Aşk makamı mâbud olma makamıdır. Bir “sevgi dini”nden de (dînü’l-hub) bahseden İbnü’l-Arabî dininin de kıblesinin de sevgi olduğunu ifade etmiştir.[3]

Risale-i Nur’da Aşk kavramı şöyle tarif edilmiştir:

Sözlükte şiddetli ve aşırı sevgi anlamında kullanılmaktadır.

Aşk, sevenin sevdiğinin kusur ve ayıplarını görmez olup yalnız ondaki güzelliği görmesine denir.

Aşk, bir kimsenin sevdiğinden başka kimseyi sevgili olarak görmemesi, kendisini tamamen sevdiğine vermesi anlamında da kullanılmaktadır.

Bediüzzaman Hazretlerine göre aşk, şiddetli muhabbettir. Ona göre aşk, aşk-ı hakiki ve aşk-ı mecâzî olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.

Aşk-ı mecâzî: Allah’tan (cc) gaflet ederek fâni varlıklara olan aşka denir.

Aşk-ı hakiki: Cenabı Hakk’a ve Allah (cc) namına olan aşka denir.

Hz. Üstad aşkın bir kısım özelliklerini şöyle ifade etmektedir:

1-Aşk, insanın kendisini tamamen sevdiğine vermesi ve ondan başka kimseyi görmemesinden dolayı kuşatıcı değildir.

2-İnsan, aşk vasıtasıyla sevdiğini yüceltmek için bazen başkalarının değerini düşürmektedir.

3-Aşk, bir karşılık ve ücret beklemektedir.

4-Mecâzî aşk ise insana sürekli bir azap ve acı yaşatmaktadır.[4]

Arif:

Mânevî tecrübeyle mârifet ve hakikat mertebesine ulaşan sûfîdir. “Tanıyan, bilen, vâkıf ve âşina olan, halden anlayan” gibi mânalara gelen ârif, daha çok tasavvufta kullanılan bir terimdir.

Ârifin bilgisine mârifet denir. Mârifet, kelâm ve felsefede ilimle eş anlamlı olarak umumiyetle bilgi mânasına kullandığı gibi mârifetullah şeklinde ve Allah hakkındaki bilgi için de kullanılmıştır. Tasavvufta ise Allah’a dair olan bilgi başta olmak üzere bütün varlık ve olayların mahiyeti hakkındaki bilgiye mârifet denilmiş ve ârif (ehl-i marifet) ile âlim arasında açık bir ayırım yapılmıştır. Bu ayırım hem mârifet (veya irfân) ile ilim arasındaki metot farkından, hem de ârif ile âlimin vasıflarının başkalığından ileri gelmektedir.

İlmin elde edilmesinde âlimin dinî ve ahlâkî şahsiyetinin önemi olmadığı halde marifete ulaşmada şahsiyet merkezî rol oynar. Âlim zihnî faaliyetle mutlak surette bilen, ârif ise ahlâkî ve mânevî arınma sayesinde sezgi gücü ve derunî tecrübe ile öğrenen, anlayandır.

Âlimin zıddı cahil, Ârifin zıddı münkirdir. Buna göre Allah’a ârif denmez, âlim (alîm) denir. İlmin elde edilebilmesi için dini yaşama zarureti yoktur. Bu yüzden Sûfîler, birinin amelsiz olduğunu ifade etmek istedikleri zaman ona âlim (veya molla) derler.

Âlim örnek alınır, ârifle hidayete erilir. Âlim Allah’ı delille bilir, ârif ise Allah’ı Allah’la tanır. Gökler ve yer en ücra köşelerine kadar ârifin bilgi alanına girer ve ârif tamamen mânevî sezgiyle âlemi müşahede eder. Bununla birlikte ârifler, görüş (nazar) ve mârifetlerinin genişliğine göre farklı derecelerde olabilirler.[5]

Sûfî müellifler, bilgiye güvenme bakımından da ârifin âlimden üstün olduğu görüşündedirler. Buna göre âlim bilgisine güvenmekte, ilmî faaliyetleri ilerledikçe bilgisinin de ilerlediğini düşünmektedir. Oysa ârifin mârifeti arttıkça hayreti artar ve bu şekilde hayreti bilgisini aşar; sonunda mârifetten âciz olduğunu idrak etmesi en yüksek mârifet olarak kalır.[6]

Böylece âriflik (irfâniyye, gnostisizm) bilinmezciliğe (lâedriyye, agnostisizm) varır.

Âriflerin konuşmaktan çok susmayı tercih etmelerinin sebebi, onların, mârifette ulaşabildikleri son mertebede hiçbir şey bilmediklerini yahut da bildiklerinin eksik ve kusurlu olduğunu kavramış olmalarıdır. Bu düşünce Bâyezîd-i Bistâmî’ye, “Kul cahil olduğu nisbette âriftir”; Fuzûlî’ye, “Ârif oldur bilmeye dünya vü mâ-fîhâ nedir” dedirtmiştir.

Ârife hiçbir şey gizli kalmaz, çünkü onda bilen kendisi değil Allah’tır. Bu bakımdan ârif müminden de farklıdır. Mümin Allah’ın nuru ile, ârif Allah’la bakar.[7]

Çünkü mümin Allah’ın zikriyle, ârifse yalnızca Allah’la meşguldür. Bu suretle ârif Allah’ın konuşan dili, gören gözüdür. Nitekim Cüneyd-i Bağdâdî ârifi “kendisi sustuğu halde içinde Hakk’ın konuştuğu kişi” diye tarif etmiştir.[8]

“Sultânü’l-ârifîn” diye tanınan Bâyezîd-i Bistâmî’ye göre ârifle mâruf (Allah) arasında perde yoktur; bu yüzden ilâhî âlem ârife ayan beyandır.

Şiblî, ârifin Allah’ı temaşa makamına “meşhedü’l-Hak” demiştir.[9]

Ârif bu meşhedde gördüklerini istese de anlatamaz. “Allah’ı tanıyanın dili tutulur” [10]

Ancak çok büyük edip-ârifler, bunları edebiyat dilinin sembolizminden faydalanarak anlatabilirler.

Hicrî ilk iki asırda bilgiden çok aksiyona değer verildiğinden, dünyayı önemsememeyi gerçek dindarlık sayan zâhid ile çok ibadet ederek cenneti kazanmaya çalışan âbid en mükemmel dinî şahsiyet kabul ediliyordu. Tasavvufun gelişmesiyle birlikte gittikçe mârifete daha çok önem verilerek zühd ve ibadet mârifete ulaşmanın vasıtaları kabul edilmeye başlandı. Bu yüzden ilk sûfîler, en yüksek iman ve ahlâk timsâli olarak gördükleri ârifi âbid ve zâhidden üstün tuttular. Buna göre ârif, ötekilerin aksine olarak dünya ile birlikte âhiretten de yüz çevirmiştir. Yani o zâhid ve âbidin umduğu cennete ve içindeki maddî nimet ve lezzetlere, cehennem ve oradaki maddî işkenceye önem vermez.[11] Zâhidde korku ve hüzün, ârifte sevgi ve neşe hâkimdir. Ârif sadece mârufa (Allah) âşıktır.

Bu sebeple ârif, Bâyezîd-i Bistâmî’nin ifadesiyle, rüyada bile Allah’tan başkasını görmez. Ârif sadece zâhid gibi bu dünyada değil öteki dünyada da gariptir; çünkü zâhid dünyayı, ârif iki cihanı terketmiştir.[12]

Bu şekilde tasavvufta ârifin zâhid ve âbidden üstün olduğu düşüncesi, başka bir ifadeyle, mârifet tasavvufî makamların en yükseği kabul edilerek ibadet, zühd ve takvânın bu makama ulaşmanın vasıtaları sayılması, âriflerin amele ihtiyaçlarının kalıp kalmadığı tartışmasını doğurdu. Bazı aşırı mutasavvıflara göre, ibadetlerden maksat, kulun mârifetullaha ulaşıncaya kadar çaba sarfetmesidir; mârifet hasıl olunca vüsûl gerçekleşir, bundan sonra artık vasıta ve vesileye (ibadet ve ahlâk) gerek kalmaz. Bu müfrit grup, tasavvuf tarihinde âriflerin ulularından sayılan Ebû Tâlib el-Mekkî, Cüneyd-i Bağdâdî, Gazzâlî, Kuşeyrî, Abdülkâdir-i Geylânî gibi büyük sûfîler tarafından şiddetle tenkit edilmiştir.

Cüneyd-i Bağdâdî, takvâ ve hayır türünden amellerin âriflerden sâkıt olacağı iddiasının çok tehlikeli olduğunu, zina ve hırsızlık yapanların durumunun bunlarınkinden daha ehven olduğunu, âriflerin, Allah’tan aldıkları ameller sayesinde Allah’a ulaştıklarından, yükselişlerinin yegâne sebebi olan ameli kesinlikle terk edemeyeceklerini belirtir.[13]

Zünnûn el-Mısrî’ye göre de ârifin mârifet nuru takvâ nurunu söndürmez.

Yahyâ b. Muâz ise ibadeti gözetmeyen âriflerin mahvolacakları görüşündedir.[14]

İrfan makamı çileli bir hayatla kazanılır. Ârif hayır ve nimeti cemâl sıfatının, şer ve musibeti celâl sıfatının tecellisi bildiğinden, Allah’ın lütfunu da kahrını da hoş karşılar. O, sükûn ile hareketi, huzur ile tasayı en yüksek seviyede kendisinde birleştirmiştir. Bundan dolayı Şiblî, “Ârif bahar gibidir; bir taraftan gök gürler, şimşekler çakar, öbür taraftan çiçekler açar, kuşlar ötüşür” demiştir.

Ârif, benliği yok olduğu ve Allah’la bekâ bulduğu için kendisini muhavvilü’l-ahvâlin (Allah) tasarrufuna bırakmıştır. Bu bakımdan o, ibnülvakttir, her vakitte yapılması gerekeni yapar; geçmişe hayıflanmayı, gelecekten tasalanmayı bir tarafa bırakarak anı yaşar.[15]

Saf suyun, içinde bulunduğu kabın şeklini ve rengini alması gibi ârif de zaman ve mekâna göre değişse de özü ve mahiyeti bakımından aynı kalır; bu bakımdan da ebü’l-vakttir; zamana mahkûm değil, hâkimdir. Onun değişen tarafı halkla olmasından, değişmeyen tarafı Hak’la olmasından ileri gelir. Ârifin insanlarla olan münasebeti Allah’ın yaratıklarıyla olan münasebetine benzediğinden onu görenler Allah’ı hatırlar.[16]

 


[1] Aclûnî, II, 132

[2] https://islamansiklopedisi.org.tr/ask

[3] https://islamansiklopedisi.org.tr/ask

[4]Muhlis Körpe, Istılahlar, Aşk Bab’ı

[5] Gazzâlî, İhya, IV, 309-310

[6] Hücvîrî, II, 516-518

[7] Serrâc, s. 63

[8] Sülemî, s. 157

[9] Serrâc, s. 57

[10] Hücvîrî, II, 518

[11] İbnü’l-Arabî, IV, 43

[12] Sülemî, s. 112

[13] İbn Kayyim el-Cevziyye, III, 355-356

[14]Serrâc, s. 61

[15] İbn Kayyim el-Cevziyye, III, 257

[16] https://islamansiklopedisi.org.tr/arif


Yorum Yap

Yorumlar