Bu soru, kâinatı ve insanı anlamlandırmaya çalışan herkesin merak ettiği bir sorudur: "Bir şey tamamen yok olabilir mi?" Elbette ki gerçekte mutlak yokluk (adem-i mutlak) diye bir şey yoktur ve olması imkânsızdır. Bizim "yok oldu" diyerek arkasından hüzünlendiğimiz, çürüyüp gittiğini sandığımız her şey, aslında sadece bu maddi âlemdeki perdesini kapatmış, göründüğü âlemden başka bir âleme taşınmıştır. Çünkü mutlak varlık sahibi olan Allah’ın mülkünde, hiçbir şey O'nun ilminin ve kudretinin dışına kaçıp hiçliğe gitmez. Bu hakikatin birinci ve en sarsılmaz dayanağı, her şeyi kuşatan Rabbimizin sonsuz ilmidir. Bu hususta Kur'ân-ı Kerîm'de şu âyet-i kerîme bulunmaktadır:
Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) yazılı olmasın. 1
Yukarıdaki âyete göre her şeyin varlığa çıkmadan önce de görünmeyen, manevi bir varlığı vardır. Bir şey henüz dünyaya gelmeden önce Allah’ın ilminde "yazılı" ise ona mutlak yok denilemez; onun "ilmî bir varlığı" vardır. Buna da vücûd-u ilmî denilir. Yine bu hususta Kur'ân-ı Kerîm'de şu âyet-i kerîme geçmektedir:
Gaybın anahtarları O’nun yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. Karada ve denizde ne varsa hepsini O bilir. O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. Toprağın karanlıkları içindeki tek bir tohum, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da)dır.'2
Bu âyet-i kerîmeye ilave olarak Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
Ruhlar, bir araya gelmiş (toplu) askerler gibidir. Onlardan (ezelde/ruhlar âleminde) birbiriyle tanışanlar (dünyada) kaynaşırlar, tanışmayanlar ise ayrılırlar (anlaşamazlar).3
Yine Peygamberimiz (sav), insanın ölümle yokluğa değil, berzah denilen bir başka hayat tabakasına geçtiğini şu hadis-i şerifle beyan etmiştir:
Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçedir yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur.4
Yukarıda ifade edilenlere ilave olarak Bediüzzaman Hazretleri, dünyadaki varlıkların durmaksızın gelip gitmesini, yaprakların dökülmesini, insanların ölmesini bir yok oluş olarak görmez. Ona göre bu gidişler, harika birer sinema şeridinin kareleri gibidir; bir kare ekrandan çekilirken arkadaki film şeridinde varlığını korur. Bediüzzaman Hazretleri şöyle der:
Çünkü Zât-ı Akdes-i İlâhî, mâdem sermedî ve dâimîdir. Elbette sıfâtı ve esmâsı dahi sermedî ve dâimîdirler. Mâdem sıfâtı ve esmâsı dâimî ve sermedîdirler. Elbette onların aynaları ve cilveleri ve nakışları ve mazharları olan âlem-i bekādaki bâkıyât ve ehl-i bekā, fenâ-yı mutlaka bizzarûre gidemez.5
Yukarıdaki paragrafa göre Bediüzzaman Hazretleri, kâinatın ve insanın bekasını doğrudan doğruya Allah’ın sermediyyetine bağlar. Mâdem Cenab-ı Hak ezelî ve ebedîdir; elbette O’nun isim ve sıfatları da dâimî ve sermedîdir. Mâdem o esmâ ve sıfât bâkîdir; öyleyse onların cilvelerine mazhar olan varlıklar, hususan ehl-i îmânın ruhları ve âlem-i bekadaki nimetler, fenâ-yı mutlakaya, yok olmaya gidemez. Çünkü aynanın geçici olması, güneşin ışığını iptal etmez; bilakis güneş var oldukça akisler de başka suretlerde devam eder.
Bunun gibi, İlâhî isimlerin ebedî tecellilerine mazhar olan ruhlar dahi yokluğa atılmaz; bilakis bekaya mazhar olur. Diğer bir ifadeyle ise Allah bâkîdir; O’nun isim ve sıfatları da bâkîdir. O esmânın nakışlarını taşıyan varlıklar ise mutlak yokluğa düşmez. Bilhassa insan ruhu, İlâhî isimlerin şuurlu bir aynası olduğundan, idama değil bekaya adaydır. Başka bir ifadesinde Bediüzzaman Hazretleri şu ifadeleri kullanmıştır:
Hem adem-i mutlak zâten yoktur. Çünkü bir ilm-i muhît var. Hem dâire-i ilm-i İlâhînin hâricî yok ki, bir şey ona atılsın. Dâire-i ilim içinde bulunan adem ise, adem-i hâricîdir. Ve vücûd-u ilmîye perde olmuş bir ünvandır. Hatta bu mevcûdât-ı ilmiyeye bazı ehl-i tahkîk a‘yân-ı sâbite ta‘bîr etmişler. Öyle ise, fenâya gitmek, muvakkaten hâricî libâsını çıkarıp, vücûd-u ma‘nevîye ve ilmîye girmektir. Yani hâlik ve fânî olanlar, vücûd-u hâricîyi bırakıp, mâhiyetleri bir vücûd-u ma‘nevî giyer. Dâire-i kudretten çıkıp, dâire-i ilme girer.6
Bediüzzaman Hazretleri burada şunu ifade eder: Mutlak yokluk yoktur. Çünkü her şeyi kuşatan İlâhî ilmin dışı yoktur ki bir şey oraya atılıp tamamen kaybolsun. Netice itibarıyla bizim “yok oldu” dediğimiz şey, sadece o varlığın gözle görülen maddî âlemden çekilmesidir. Hakikatte ise Allah’ın ilminde bulunmaya devam eder. Ölüm ve fenâ da hiç olmak değil; dıştaki elbiseyi çıkarıp ilmî ve mânevî bir vücûda geçmektir.
Sonuç olarak, kâinatta gördüğümüz ayrılıklar, soluşlar ve ölüm; mutlak bir hiçlik kapısı değil, sadece akıp giden bir nehrin üzerindeki kabarcıkların parlayıp sönmesi gibidir. Kabarcık gider ama onu parlatan güneş bakidir. Maddi perde kapansa da her şey Allah'ın ezelî ilminde, Levh-i Mahfuz’da ve nihayet ebedî ahiret âleminde muhafaza edilir. Varlık asıldır; mutlak yokluk ise felsefi bir vehimden ibarettir. Yaratılışın merkezine konulan insanı, ömrünü O’nun yoluna adamış bunca mümini, evliyayı, sahabeyi, peygamberleri ve kâinatın medar-ı iftiharı olan Peygamber Efendimizi (sav) mutlak bir yokluğa mahkûm etmek, haşa İlâhî adalet, hikmet ve şefkatle asla uyuşmaz. Sıradan bir insan bile sevdiği ve değer verdiği dostlarını kaybetmek istemezken, merhameti sonsuz olan Allah’ın en sevdiklerini hiçliğe göndermesi nasıl düşünülebilir?
Allah, kullarının Kendisini tanıyıp ebediyen hamd ve sena etmelerine kilit vurmayacaktır. Ebedî tecelliler, ebedî bir şükür ister; bu yüzden ebediyet kulpuna tutunanlar, O’nun izniyle bekaya mazhar olacaklardır. Çünkü Allah, Erhamürrahimîn’dir (merhametlilerin en merhametlisidir). Bu fâni dünyada bizleri bu kadar mükemmel ağırlayan ve varlığını her eseriyle âşikâr eden bir Zat, misafirlerini önce yaldızlı tahtlar üstünde ağırlayıp sonra onları idama gönderir gibi yokluğa fırlatmaz. Biz çok iyi biliyoruz ki Allah, fıtraten ebediyeti arzulayan kullarına bu sonsuzluğu ihsan edecek ve kâinatın yaratılışındaki o muazzam hikmetleri asla abesiyete, başıboşluğa ve amaçsızlığa düşürmeyecektir.
Hadîd, 57/22
(En'âm, 6/ 59
Buhârî, Enbiyâ, 2 (6/369) ,Müslim, Birr ve Sıla, 159 (Hadis No: 2638) ,Ebû Dâvûd, Edeb, 19 (Hadis No: 4834)
Tirmizî, Kıyamet, 26 (Hadis No: 2460), Taberânî, el-Mu'cemü'l-Evsat, 9/72
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s.48
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s.48

