Hayvanların fiilleri ve davranışları bütünüyle başıboş ve hesapsız değildir. Hadîs-i şeriflerde, onların da kendi âlemlerine bakan cihette muhâsebe ve cezaya uğrayacakları haber verilmiştir. Çünkü hayvanlar, akıl ve irâde sahibi insanlar gibi mükellef olmamakla beraber, vicdanen İlâhî bir sevk ve şerîat-ı fıtriye içinde hareket ederler. Onlarda da fıtratlarına dercedilmiş şefkat, himâye ve yönelişler vardır. Bunu, aklı henüz tam yerleşmemiş küçük bir çocuk misâliyle anlamak mümkündür. Bir çocuk, bir şeyi kırdığında yahut bir hayvana zarar verdiğinde, bunun yanlış olduğunu kalben hissedip bazen suçunu gizlemeye çalışır. Demek ki sırf aklıyla idrak etmese de vicdan ve fıtrat cihetiyle bir sevk ve bir ölçü mevcuttur.
Hayvanlarda da buna benzer şekilde, kendilerine mahsus bir fıtrî sevk ve his hayatı vardır. Bu sebeple onların fiilleri de tamamen mânâsız ve neticesiz değildir. Nitekim Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, kıyâmet gününde hakların mutlaka sahiplerine verileceğini bildirirken, hayvanlar arasındaki haksızlıkların dahi karşılıksız bırakılmayacağını haber vermiştir. Ebû Hüreyre r.a.'dan rivâyet edildiğine göre Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm şöyle buyurmuştur:
Kıyâmet gününde, haklar sahiplerine mutlaka verilecektir. Hattâ boynuzsuz koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacaktır.1
Bu rivâyet, hayvanlar âleminde görülen tecâvüz ve zararların da İlâhî adâlet nazarında kaybolmadığını açıkça göstermektedir. Demek ki görünüşte kuvvetli olanın zayıfı ezmesi, orada da hesapsız kalınmayacağını göstermektedir. Bediüzzaman Hazretleri de bu hadîs-i şerifi esas alarak, etle beslenen hayvanların hakikî ve helâl rızıkları hakkında şöyle demektedir:
Evet, âkilü’l-lahm hayvanların helâl rızıkları, vefat etmiş hayvanların etleridir. Hayatta olan hayvanların etleri onlara haramdır. Eğer yeseler, cezâ görürler. حَتّٰي يَقْتَصُّ الْجَمَّٓاءُ مِنَ الْقَرْنَٓاءِ -ev kemâ kâl- yani, ‘Boynuzsuz olan hayvanın kısâsı, kıyâmette boynuzludan alınır’ diye ifâde-i hadîsiye gösteriyor. 2
Kaplan gibi hayvanların helâl rızıkları, ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları öldürüp rızık yapmak, şerîat-ı fıtriyece haramdır. 3
Bu ifâde, vahşî hayvanların başka canlılara saldırmasını sırf doğal ve fıtrî bir hâdise olarak görmeyip, onu da fıtrata konan yaratılış kanunları ve İlâhî adâlet çerçevesinde değerlendirmemiz gerektiğini gösterir. Yani hayvan, fıtratıyla hareket etse de yaptığı fiil bütünüyle kayıtsız bırakılmaz. Bediüzzaman Hazretleri bu konuyu, Mesneviye-i Nuriye adlı eserinde detaylı bir şekilde izah etmektedir. İlgili yer şu şekildedir:
Arkadaş! Ma‘sûm bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde ve musibetlerde beşer fehminin anlayamadığı bazı esbâb ve hikmetler vardır. Yalnız meşîet-i İlâhiyenin düstûrlarını hâvî olan şerîat-ı fıtriye ahkâmı, akla tâbi‘ değildir. Aklı olmayan bir şeye tatbîk edilir. O şerîatın hükümleri kalbe, hisse, isti‘dâda bakar. Bunlardan husûle gelen fiillere, o şerîatın hükümleri tatbîk ile cezâ verilir. Meselâ bir çocuk, eline aldığı bir kuşu veya bir sineği öldürse, şerîat-ı fıtriyenin ahkâmından olan hiss-i şefkate muhâlefet etmiş olur. İşte bu muhâlefetten dolayı düşüp başı yarılsa, bu cezâya müstehak olur. Çünkü çocuğun bu musibeti, hiss-i şefkate muhâlefetine cezâdır. Veya dişi bir kaplan, kendi evlâtlarına olan şiddet-i şefkat ve himâyeyi nazara almayarak, zavallı ceylanın yavrucuğunu parçalayarak yavrularına rızık yapsa, sonra bir avcı tarafından öldürülür. İşte hiss-i şefkat ve himâyeye muhâlefet ettiğinden, ceylan yavrularına yaptığı aynı musibete kendisi ma‘rûz kalır. 4
Bediüzzaman Hazretleri burada, hayvanların veya çocukların kusurlu ve problemli davranışlarından bir cihetle sorumlu tutulmasını şu esasa dayandırmaktadır: Bir varlığın fiillerinden mes’ul sayılması, sadece aklının bulunmasına veya aklın o fiilin doğru ya da yanlış olduğunu tam kavrayacak derecede gelişmiş olmasına bağlı değildir. Çünkü akıl tam anlamasa da kalp, vicdan, his, istidat ve fıtrata yerleştirilen kabiliyetler, o davranışın yanlış ve hatalı olduğunu bir cihette hisseder ve bildirir. Meselâ küçük bir çocuk, bir kuşu veya sineği öldürdüğünde, yaratılış kanunlarının kalbine ve vicdanına yerleştirdiği merhamet hissine muhâlefet etmiş olur. Bu sebeple düşüp başını yarması, kolunu kırması veya bir şekilde zarar görmesi, o muhâlefetin bir neticesi olarak değerlendirilebilir. Aynı şekilde dişi bir kaplan da kendi yavrularına karşı taşıdığı şiddetli şefkat, besleme ve himâye hissini nazara almadan, zavallı bir ceylanın yavrusunu parçalayarak kendi yavrularına rızık yapsa, ardından kendisi de bir avcı tarafından öldürülse, bu hâdise de o fıtrî şefkat ve himâye kanununa muhâlefetin bir karşılığı olarak anlaşılır.
Dolayısıyla burada anlatılan mânâ şudur: Akıl ve teklif tam bulunmasa bile, kalp, his ve fıtrat seviyesinde var olan ölçülere aykırı fiiller bütünüyle karşılıksız kalmaz; yaratılış kanunları içinde onların da bir nevî neticesi ve cezâsı vardır.
Müslim, Birr 60. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet, 2.
Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 287.
Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.67.
Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 67.

