Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin alevilik ile ilgili bazı cümleleri şu şekildedir:
Alevîler, hem Alevîlerin, hem Ehl-i Sünnet’in adâvetine istihkāk kesb eden Hâricîleri ve mülhidleri bırakıp, ehl-i hakka karşı cebhe almamalıdırlar. Hatta bir kısım Alevîler, Ehl-i Sünnet’e inâden sünneti terk ediyorlar. Her ne ise, bu mes’elede fazla söyledik. Çünkü ulemânın beyninde ziyâde medâr-ı bahis olmuştur. Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet Velcemâat! Ve ey Âl-i Beyt’in muhabbetini meslek ittihâz eden Alevîler! Çabuk bu ma‘nâsız ve hakîkatsiz ve haksız ve zararlı olan nizâı aranızdan kaldırınız. Yoksa, şimdiki kuvvetli bir sûrette hükmeden zındıka cereyânı, birinizi diğeriniz aleyhinde âlet edip, ezmesinde isti‘mâl edecek. Birinizi mağlûb ettikten sonra, âlet olanınızı da kıracak. Sizler ehl-i tevhîd olduğunuzdan uhuvveti ve ittihâdı emreden yüzer esaslı râbıta-i kudsiye mâbeyninizde varken, iftirâkı iktizâ eden cüz’î mes’eleleri bırakmak gerektir. 1
Bediüzzaman Hazretleri, Alevîlerle Ehl-i Sünnet arasında süregelen çekişmenin asılsız ve zararlı olduğunu vurgular. Devamla şöyle der: Alevîlerin asıl karşı durması gereken, dine düşman Hâricî ve mülhid düşüncelerdir; buna rağmen ehl-i hakka cephe açmaları yanlıştır. Karşılıklı inat yüzünden “sünneti terk etmek” gibi tutumlar da haksızdır. Çünkü dışarıda “zındıka cereyânı” denilen güçlü dinsizlik akımı, iki tarafı birbirine kırdırıp sonra her ikisini de ezmek istemektedir. Hâlbuki Alevîler ve Ehl-i Sünnet “ehl-i tevhîd”dir; iman, Kur’ân, Âl-i Beyt sevgisi, kıble, ibadet ve vatan gibi pek çok kudsî bağları vardır. Bu ortak esaslar varken küçük farklılıkları büyütmek, her iki topluluğa da ağır zarar verir; bir an önce bu gereksiz anlaşmazlık sona erdirilmelidir.
Her şeyin ifrât ve tefrîti iyi değildir. İstikamet ise hadd-i vasattır ki, Ehl-i Sünnet Velcemâat, ânı ihtiyâr etmiş. Fakat maatteessüf Ehl-i Sünnet Velcemâat perdesi altına Vehhâbîlik ve Hâricîlik fikri kısmen girdiği gibi, siyâset meftunları ve bir kısım mülhidler, Hazret-i Ali’yi (ra) tenkîd ediyorlar. Hâşâ, “Siyâseti bilmediğinden hilâfete tam liyâkat gösterememiş, idare edememiş” diyorlar. İşte bunların bu haksız ithâmlarından Alevîler, Ehl-i Sünnet’e karşı küsmek vaz‘iyetini alıyorlar. 2
Ehl-i Sünnet Velcemâat, “hadd-i vasat” denilen orta yolu temsil eder. Fakat zamanla Ehl-i Sünnet Velcemâat adının arkasına Vehhâbîlik ve Hâricîlik gibi batıl mezheplerin sert, aşırı yorumları, siyasete düşkün veya inancı zayıf bazı kimselerin, hâşâ, “Hz. Ali siyaseti bilmedi, hilâfeti iyi idare edemedi” şeklindeki iftiraları sızmıştır. Bu asılsız suçlamalar, Âl-i Beyt muhabbeti taşıyan Alevîleri incitmiş ve Ehl-i Sünnet’e karşı küskünlüğe sevk etmiştir. Oysa bu ithamlar hakikate aykırı, aşırılıkların doğurduğu karışıklıklardır.
O Aliköy’de Alevîler çok olduğunu ve bir kısmı Râfızîliğe kadar gidebilmesi nazarıyla, onların en fenâsı da, münâfık hakîkatına dâhil olmamak lâzım gelir. Çünkü münâfık itikādsızdır, kalpsizdir ve vicdânsızdır, Peygamber aleyhindedir. Şimdiki bazı zındıklar gibi. Alevî ve Şîaların müfritleri ise, değil Peygamber aleyhinde, belki Âl-i Beyt’in muhabbetinden ifrâtkârâne muhabbet besliyorlar. Münâfıkların tefrîtlerine mukābil, bunlar ifrât ediyorlar. Hadd-i Şerîatten çıktıkları vakit, münâfık değil, ehl-i bid‘a oluyorlar, fâsık oluyorlar, ekseriyetçe zındıkaya girmiyorlar. 3
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Alevîler içinde aşırı tutumlara kayanlar bulunsa da bunların “münâfık” diye damgalanamayacağını belirtir. Çünkü, münâfık, şimdiki bazı zındıklar gibi imansızdır; kalbi ve vicdanı ölmüştür, Peygambere karşıdır. Alevî ve Şiî grubun aşırıları ise Peygamber karşıtı değil, Âl-i Beyt’e duydukları aşırı sevgide aşırıya giden kimselerdir. Dolayısıyla “münâfık” sayılmazlar; sınırı aştıklarında “ehl-i bid‘a” veya “fâsık” olmaları söz konusudur, çoğunlukla zındıkaya, dinsizliğe düşmezler. Kısacası, aşırılıklar onları hak yoldan çıkarabilir; fakat bu, imansızlığa değil bid‘ate ve fıska sürükler.
Hem mâdem Risâle-i Nûr şâkirdlerinin en büyük Üstâdı, Peygamber’den sonra Celcelûtiye’nin şehâdetiyle İmâm-ı Alî radıyallâhü anhdır. Onun muhabbetini da‘vâ eden Şîalar, Alevîler, Risâle-i Nûr’un derslerini Sünnîlerden ziyâde dinlemeseler, Âl-i Beyt’e muhabbet da‘vâları yanlış olur. 4
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Celcelûtiye’deki işaretlere dayanarak “Risâle-i Nûr şâkirdlerinin en büyük Üstâdı, Hz. Peygamberden (sav) sonra İmâm-ı Alî’dir” der. Dolayısıyla Hz. Ali sevgisini öne çıkaran Şiî ve Alevîlerin, bu sevginin tabiî sonucu olarak Risâle-i Nûr’un derslerine Sünnîlerden daha çok kulak vermeleri gerekir. Aksi hâlde “Âl-i Beyt muhabbeti” iddiaları yanlış, hatalı olur.
Sizi müteesir eden o vâizin nâhoş sözleri uzaktan uzağa benim de kulağıma geldi. O zât demiş ki: Saîd, İmâm-ı Alî’den çok bahsediyor , o münâsebetle Alevî’dir. Yani Alevîlik ile ithâm eyliyormuş. Bendeniz bunu işitince dedim ki: Eğer Alevîlik böyle ise, bizler ezelden Alevîyiz. Ve bu gibi Alevîliğe candan tarafdârız. 5
Bediüzzaman Hazretleri, bir vâizin “Saîd, İmâm-ı Alî’den çok söz ediyor; demek Alevî’dir” tarzındaki ithamını işitince şöyle karşılık verir: “Eğer Alevîlik, Hz. Ali ve Âl-i Beyt’e muhabbet demekse, biz ezelden Alevîyiz ve bu Alevîliğe candan taraftarız.” Yani, Âl-i Beyt sevgisi bütün mü’minlerin ortak vasfıdır, bir mezhep yaftası değildir. Bu sevgi sebebiyle “Alevî” diye suçlamak abestir; tam tersine böyle bir Alevîlik övünülecek bir sıfattır.
Hem bu zamanda, ehl-i îmânın vahdetine çok zarar veren bazı siyâsî cereyânları alevîlerin fıtrî fedâkârlıklarından istifâde edip kendilerine âlet etmemek için nûr dâiresine çekmek büyük bir maslahattır. Mâdem nûr şâkirdlerinin üstâdı İmâm-ı Alî’dir ve nûrun mesleğinde hubb-u Âl-i Beyt esastır, elbette hakîkî alevîler kemâl-i iştiyâk ile o dâireye girmeleri gerektir.6
Ehl-i îmânı birbirine düşürmek isteyen siyâsî akımlar, fedâkâr mizaçlı Alevîleri kendi maksatlarına âlet etmeye çalışıyor. Bu tehlikeyi bertaraf etmenin en doğru yolu, Alevîleri “Nur dâiresi”ne yani Risâle-i Nûr çevresindeki iman hizmetine davet etmektir. Çünkü, Risâle-i Nûr Talebelerinin manevî üstadı Hz. Ali’dir. Mesleğinin temeli Âl-i Beyt muhabbetidir. Dolayısıyla hakikî Alevîlerin, Âl-i Beyt sevgisini esas alan bu hizmet halkasına isteyerek katılmaları gerekir; böylece hem ehl-i îmânın birliği korunur hem de Alevîler, siyâsî istismarın hedefi olmaktan kurtulmuş olurlar.
Bediüzzaman Said Nursi, Lemalar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2015, s.22
Bediüzzaman Said Nursi, Lemalar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2015, s.22
Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası 1, Hayrat Neşriyat, Isparta 2015, s.169
Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası 1, Hayrat Neşriyat, Isparta 2015, s.170
Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası 2, Hayrat Neşriyat, Isparta 2015, s.72
Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası 3, Hayrat Neşriyat, Isparta 2015, s.329

