3.563
Göz Damlası Orucu Bozar mı
Göz damlası orucumuzu bozar mı? Çok farklı görüşler var da onun için sordum.

3.563
Göz damlası orucumuzu bozar mı? Çok farklı görüşler var da onun için sordum.
15
Bir kişi Risale-i Nurları kendi başına okuyup yazsa, bir cemaat veya gruba mensup olmasa da; okuduğu-yazdığı ve elinden geldiğince iman hakikatlerini çevresine anlattığı için Risale-i Nurun şirket-i maneviyesine girebilir mi, o havuzdan istifade edip “Nur talebesiyim” diyebilir mi? Üstelik herhangi bir gruba karşı olmayıp onları destekliyorsa...
1.423
Oruçluyken diş macunu ile diş fırçalama orucu bozar mı? Bozarsa da bozduğunu bilmiyordum fırçaladım orucum bozulmuş mudur?
4.864
Diş dolgusu ve yeni dişlerin takılması guslun sıhhatine engel midir.?
6.021
Pencereler Risalesi'nin 26. Pencere'sini kısaca izah edip özetler misiniz?
6.845
Sekine'de geçen 6 İsm-i A'zam'ın sıralanışı şöyle: Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl, Kuddüs.30. Lem'a'da ise Kuddüs, Adl, Hakem, Ferd, Hayy, Kayyum diye sıralanmış. Acaba hikmeti nedir?
6.387
Meyve Risalesi ne zaman nerede telif edilmiştir? Bu risalenin konusu nedir? Buradan ve diğer risalelerden nasıl istifade edebilirim? Bunun metotları hakkında bilgi verir misiniz?
6.352
"Evet, tevhîd-i îmânî elbette tevhîd-i kulûbü ister. Ve vahdet-i i'tikād dahi vahdet-i ictimâiyeyi iktizâ eder." Bu cümleyi kısaca izah eder misiniz?
6.426
"Bir tek zât-ı müşahhas, muhtelif âyineler vasıtasıyla külliyet kesb eder; cüz'iyetten çıkıp külliyet kesb eder" gibi kavramlarda geçen "külliyet kesbetmek" ne demektir? Bir insan nasıl külliyet kesbedebilir?
5.809
İlgili âyet şöyledir:Ve Rablerinin huzûrunda toplanacaklarından korkanları, onunla (Kur'ân ile) korkut; onlar için O'ndan (O Rablerinden) başka ne bir dost, ne de bir şefâatçi vardır; tâ ki(günahlardan) sakınsınlar.1Müfessirlerden bazılarının bu âyet ile ilgili görüşlerini aktaracak olursak;Elmalılı: O halde ki kendilerinin ondan, âlemlerin Rabbinden başka ne bir dostları, ne de bir şefaatçileri yoktur. Gerek ortaya çıkmasına inanmakla olsun ve gerek imkân ve ihtimal üzerine şüphe ve tereddütle olsun kalplerinde böyle bir haşr (toplanma) korkusu, bir ahiret hissi bulunduğu halde, korunmayan veya korunmasını bilmeyen, dolayısıyla takva sahibi olmayanları korkut, ki bunlar belki korunurlar. Yani bunlar içinde bu sayede sakınacak, korunacak olanlar vardır. Gerçi haşr ve ahireti tamamen inkâr edenler yahut ahirete inanmakla beraber Allah'ın azabından kendilerini kesin kurtarabilecek Allah'tan başka yakınları veya şefaatçileri bulunduğuna kesin bir şekilde inanmış bulunanlar, mesela putlarının ve diğer İlâh tanıdıklarının ve babalarının, dedelerinin, pirlerinin ve Allah'ın izni olmadan peygamberlerinin Allah'a karşı kendilerine sahip olup şefaat edeceğine inanmış olanlar korkutulmaları mümkün değilseler de, Allah'tan başka dost ve şefaatçileri olmadığına inanan veya ihtimal verenler, korkmaları ve tesir altında kalmaları mümkün olanlardır.2Fahreddin Razi: "Onların, O'ndan başka ne bir dostu, ne de bir şefaatçisi yoktur" buyruğu hakkında Zeccâc şöyle demektedir: "Başında “leyse” bulunan bu cümle, hal olmak üzere mahallen mansûbtur. Buna göre sanki, "Onlar, her türlü dost ve şefaatçiden uzak ve mahrum olarak..." denilmek istenmiştir. Bu durumda, hâlde âmil olan kelime “yehafun” lâfzıdır. Sonra, burada bir mevzu bulunmaktadır ki o da şudur: "Eğer, Rablerine toplanacaklarından korkanlar..." tabiriyle kâfirler murat edilmiş olursa, o zaman ifade açıktır. Zira, Allah katında onların hiçbir şefaatçisi bulunmamaktadır. Bu böyledir, çünkü Yahudî ve Hristiyanlar, "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz..." Maide, 18) diyorlardı. Halbuki Allah, onları bu konuda yalanlamıştır.. Yine Cenâb-ı Hak başka bir âyette, "Zâlimlerin ne müşfik bir yakını, ne de dinlenebilecek bir şefaatçisi yoktur" (Mümin, 18) buyurmuştur. Ve yine "Artık, şefaat edicilerin hiç bir şefaati onlara fayda vermeyecek" Müddessir. 48) buyurmuştur.Eğer, bu ifadeyle murat edilenler Müslümanlar olursa, biz deriz ki: Hak Teâlâ'nın "Onların, Ondan başka ne bir dostu, ne de bir şefaatçisi yoktur" buyruğu, bizim müminlere şefaat edileceği şeklindeki görüşümüze ters düşmez.. Çünkü, meleklerin ve peygamberlerin müminlere şefaat etmesi, ancak yüce Allah'ın izni ve müsaadesiyle olur.. Zira Allah, "Onun izni olmadıkça, nezdinde şefaat edecek kimmiş?" (Bakara, 255) buyurmuştur. Bununla beraber bu şefaat, Allah'ın izni ve müsadesiyle olunca, gerçekte Allah tarafından yapılmış olur.3Zemahşeri: “Onunla uyar” cümlesindeki zamir, [önceki âyette geçen] “bana vahyolunana” ifadesine râcidir [yani “sana vahyedilenle uyar”].“Toplanacaklarından korkanlar” ya İslâm'a girip öldükten sonra diriltilmeyi kabul edenlerdir -ancak bu kişiler sâlih amel işlemede ihmalkârdırlar ve bu sebeple Peygamber (sav) kendisine vahyolunanla onları uyarır “ki sakınsınlar”, yani müttakî Müslümanlar topluluğuna katılsınlar- ya da Ehl-i Kitap'tır çünkü öldükten sonra diriltilmeyi kabul etmektedirler. Yahut müşriklerden bir grup insandır ki bunların halinden, 'öldükten sonra diriltilmenin gerçek olduğu ve bu durumda müşriklerin helâk olacağı sözünü duyduklarında korktukları' anlaşılmaktadır. Bu [üç] topluluk -inatçı olanları hariç- uyarının kendilerine fayda sağlayacağı ümit edilen kimselerdir. Bu sebeple Allah Teâlâ, onları uyarmasını [peygamberine] emretmiştir.“O'ndan başka bir veli ve şefaatçileri olmadığı...” ifadesi, يُحْشَرُوا fiilinin hâli konumunda olup mâna şöyledir: Kendilerine yardım ve şefaat edilmeksizin haşredilecek olmalarından korkarlar. Çünkü bundan kaçış yoktur, herkes haşredilecektir. Öyleyse korkulan tek şey, iş bu durum üzere haşredilmektir.4Netice olarak: Bu âyet, ahirette Rablerinin huzurunda toplanacaklarını hisseden ve bu ihtimali ciddiye alan kimselerin, Kur'ân ile uyarılmasının anlamlı ve etkili olacağını ifade eder. Elmalılı'ya göre bu uyarı, ahireti tamamen inkâr etmeyen fakat takvaya erememiş kimseler içindir. Zira Allah'tan başka mutlak bir dost ve şefaatçi bulunmadığını kabul edenler bu korkudan etkilenebilirler. Fahreddin Râzî, ifadenin kâfirler için açık olduğunu, müminler için ise Allah'ın izni olmadan hiçbir şefaatin söz konusu olmadığını, dolayısıyla gerçek şefaatin yine Allah'a ait bulunduğunu vurgulamaktadır. Zemahşerî ise uyarının, ahireti kabul etmekle birlikte amelde gevşek davranan Müslümanlara, Ehl-i Kitap'a veya ahiret ihtimali karşısında kalbi ürperen bazı müşriklere yönelik olduğunu belirtir. Ortak noktada, herkesin mutlaka haşredileceği, asıl korkulması gerekenin ise Allah'tan başka hiçbir veli ve şefaatçinin bulunmadığı bir hâl üzere huzura çıkmak olduğu sonucuna varılmaktadır.KaynakçalarEn'âm, 6 / 51.Elmalılı M. Hamdi Yazır, "Hak Dini Kur'an Dili", Azim Dağıtım Zehraveyn Yayın, c. 3, s. 433.Fahruddîn er-Râzî, "Tefsir-i Kebir Mefatihu'l-Gayb", Huzur Yayınevi, 2002, c. 9, s. 443.Zemahşeri, "El-Keşşâf", En'âm 6/51.
6.147
Onuncu Söz Haşir Risalesi'nde "Gizli kusursuz kemâl ise, takdîr edici, istihsân edici, mâşâllâh deyip müşâhede edicilerin başlarında teşhîr ister" cümlesindeki "başlarında teşhir ister" ibaresiyle anlatılmak istenen nedir? Kısaca anlatır mısınız?
6.137
İhlas Risalesi'nde geçen, "kalp ruhun ayıbını görmez" ifadesi ile anlatılmak istenen nedir? Örnek vererek izah eder misiniz?
6.014
Sözlükte “arınmak, saflaşmak, kurtulmak” manasındaki hulûs/halâs kökünden türetilmiş olup “bir şeyi, içine karışmış ve değerini düşürmüş olan başka şeylerden temizleyip arındırmak, saflaştırmak” anlamına gelen ihlâs kelimesi, terim olarak “ibadet ve iyilikleri riyadan ve çıkar kaygılarından arındırıp sadece Allah için yapmak” demektir. İslâmî literatürde ihlâs daha geniş olarak şirk ve riyadan, bâtıl inançlardan, kötü duygulardan, çıkar hesaplarından ve genel manada gösteriş arzusundan kalbi temizlemeyi, her türlü hayırlı faaliyete iyi niyetle yönelmeyi ve her durumda yalnızca Allah'ın rızasını gözetmeyi ifade eder.Fudayl b. İyâz, “İnsanların hatırı için ameli terk etmek riya, onları memnun etmek için amel etmek şirk, bu iki durumdan kurtulmaktır, der.1 Bediüzzaman Hazretleri de bu konuda şöyle demektedir:Amelinizde rızâ-yı İlâhî olmalı. Eğer o râzı olsa, bütün dünya küsse, ehemmiyeti yok. Eğer o kabûl etse, bütün halk reddetse, te'sîri yok. O râzı olduktan ve kabûl ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktizâ ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabûl ettirir, onları da râzı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya; yalnız, Cenâb-ı Hakk'ın rızâsını esas maksad yapmak gerektir.2Yani yapılan işi yalnızca Allah'ın rızası için yapmak esastır. İhlâs, insanın amelinde insanların beğenisini, takdirini veya eleştirisini ölçü almaması, sonucu sadece Allah'ın kabulüne bağlamasıdır. Bu sebeple, Allah razı olduktan sonra bütün insanların karşı çıkması değersizdir, Allah kabul etmedikten sonra da herkesin alkışlaması hiçbir anlam taşımaz. Çünkü gerçek etkiyi ve değeri veren, insanların kanaati değil, Allah'ın kabulüdür. İhlaslı insan, hizmetini ve amelini doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk'a yöneltir, sonucu ve kabul görmesi için ayrıca bir talepte bulunmaz. Allah dilerse, hikmeti gereği, insan istemese bile o ameli insanlar arasında da makbul kılar. Bu yüzden ihlâs, hedefin yalnızca Allah rızası olmasıdır. Şeytanın ihlaslı kişilere zarar veremeyeceği şu âyetle söylenmektedir:(İblis) dedi ki: “Rabbim! Beni azdırmandan dolayı, (ben de) mutlaka onlara yeryüzünde (günahları) süsleyeceğim ve mutlaka onların hepsini azdıracağım! Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş olan kulların müstesnâ.3Fahreddin er-Râzî, tefsirinde ihlası şöyle tanımlamaktadır. İhlâsın “bir şeyi karışımdan temizleyip saf hale getirmek” şeklindeki sözlük anlamını hatırlattıktan sonra insanın bir ameli ya sırf Allah için ya da Allah'tan başka biri için veya her iki amacı birlikte gözeterek yapacağını, sonuncu durumda ya Allah rızâsını veya başkasını memnun etmeyi öne alacağını belirtmekte, bunlardan sadece birinci amelin makbul olduğunu, ameline gösteriş karıştırmakla birlikte Allah rızasını önde tutanların da ihlaslı kimselerden sayılmasının umulduğunu söylemektedir.4Sonuç olarak ihlas, yapılan ibadet ve hayırlı işleri her türlü gösterişten, çıkar hesabından ve insan beğenisi arzusundan arındırarak yalnızca Allah'ın rızasını esas gaye edinerek yapmaktır. Gerçek değer ve kabul, insanların övgüsünde değil, Allah'ın kabulündedir. Bu bağlamda ihlas, kalbi şirkten ve riyadan koruyan, ameli bereketlendiren ve kişiyi şeytanın tuzaklarına karşı muhafaza eden en temel manevi güçtür.KaynakçalarSüleyman Ateş, "İhlâs", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2000, c. 21, s. 535.Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 167.Hicr, 15 / 39-40.Fahruddîn er-Râzî, "Tefsir-i Kebir Mefatihu'l-Gayb", Huzur Yayınevi, 2002, c. 19 s. 188-189.
9.368
14. Söz'ün Hatimesi'nde geçen: “İkinci adam ise, yüzde doksan dokuz dostları buradan gitmişler. Bir kısmı mahvolmuşlar. Bir kısmı ne görür ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Perişan olup gitmişler zanneder. Şu bîçâre adam ise, bütün onlara bedel, yalnız bir misafire ünsiyet edip teselli bulmak ister. Onunla o elîm âlâm-ı firâkı kapamak ister.” Cümlesini kısaca izah edebilir misiniz?
9.549
Bahse konu olan yer Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:O seyahat ise kabre, haşre, ebede gidecek beşer yolculuğudur. Amele göre, takvâ kuvvetine göre o uzun yolu mütefâvit derecede kat' ederler. Bir kısım ehl-i takvâ berk gibi, bin senelik yolu bir günde keser. Bir kısmı da hayâl gibi, elli bin senelik bir mesâfeyi bir günde kat' eder. Kur'ân-ı Azîmüşşân şu hakîkate iki âyetiyle işaret eder.1Burada anlatılan seyahat, insanın ölümle başlayan ve kabirden haşre, oradan da ebedi hayata uzanan manevi yolculuğudur. Bu yolculuğun süresi ve kolaylığı, kişinin ameline ve takva derecesine göre değişir. Takva sahibi kimseler bu yolu çok kısa bir zamanda ve kolaylıkla kat ederken, manevi hazırlığı zayıf olanlar için aynı yol son derece uzun ve ağır olur. Yani zamanın uzayıp kısalması, yolun kendisine değil, kulun iman ve ameline bağlıdır.Kur'ân'ın işaret ettiği kısım ise, ahiret yolculuğunda zamanın göreceli oluşudur. Bin ve elli bin seneye işaret eden âyetler şunlardır:(Ey Habîbim!) Senden azâbı acele istiyorlar; hâlbuki Allah, va'dinden aslâ dönmez! Şüphesiz ki Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin sene gibidir.2Melekler ve Rûh (Cebrâîl), mikdârı (sizce) elli bin sene olan bir günde O'na (arşına) çıkarlar.3Ayrıca BakınızKur'ân ve Sünnette Namazın ÖnemiNamazda Huşuyu YakalamakNamazın FaydalarıKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 8.Hac, 22 / 47.Meâric, 70 / 4.
31.012
Cevap için lütfen bakınız:Yedi Kat Semadan Murad Nedir?18 Bin Âlemden Maksat Nedir?
31
Salaten Tüncina duasında “وترفعنا بها عندك أعلى الدرجات” kısmındaki “عندك” lafzını okumak gerekiyor mu? Salavatın orjinalinde bu kelime var. Ancak bazı kimseler okuyor, bazıları okumuyor, atlıyor. Sebebi nedir?
9
Doğumdan sonra kırmızı tülbent benzeri bir şey takmanın hükmü nedir? Albasması, karabasan gibi durumlarda ne yapılmalıdır? Doğum yapan kadının kocası işteyken erkeğin kıyafetinin yatak başında bulundurulması, Kur'ân-ı Kerîm konulması vb. şeyler söyleniyor. Buna açıklık getirir misiniz?
5.354
Deniliyor ki siyah ten rengi olan kişilerin toprağı kaliteli olduğundan siyahtır. Bu doğru mu? Ten renklerinin hikmeti nedir?
6.290
Müslüman olduğu halde ırkçılık yapan birini uyarmanın en güzel yolu nedir?
9
Namazdayken birisi önümüzden fark etmeden veya fark ederek geçerse bunu önlemek amacıyla, hiçbir şekilde gözümüzü oynatmadan, yönümüzü kıbleden çevirmeden elimizi kaldırarak (uzunlamasına kolumuzu kaldırarak) önümüzden geçmesini önleyebilir miyiz? Yoksa hiçbir şey yapmadan dursak da olur mu? Bu konu ile alakalı fıkhi ölçüler nelerdir?