İlgili yer Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:
İşte, mâhiyetini şu tarzda bilen ve iz‘ân eden ve ona göre hareket eden قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا beşâretinde dâhil olur. Emâneti bihakkın edâ eder. Ve o enenin dürbünüyle, kâinâtın ne olduğunu ve ne vazîfe gördüğünü görür. Ve âfâkî ma‘lûmât nefse geldiği vakit, enede bir musaddık görür. O ulûm, nûr ve hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyete inkılâb etmez. Vaktâki ene vazîfesini şu sûretle îfâ etti, vâhid-i kıyâsî olan mevhûm rubûbiyetini ve farazî mâlikiyetini terk eder. لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ der. Hakîkî ubûdiyetini takınır. Makam-ı ahsen-i takvîme çıkar. 1
“Enede bir musaddık görür” ifadesi, insanın kendi nefsinde ve “ene”sinde, dış dünyadan gelen hakikatleri tasdik eden, doğrulayan, onlara şehâdet eden bir mânâ bulması demektir.
Buradaki “ene”, kendisi için değil; Cenâb-ı Hakk’ın esmâ ve sıfâtını anlamaya bir ölçü, bir mikyas, bir dürbün olsun diye insana verilmiştir. İnsan dış âlemde öğrendiği hakikatleri kendi nefsinde de bir numune ile görünce, o bilgiler sadece zihinde kalan kuru malûmat olmaz; kalbe ve ruha da yerleşir. Böylece o ilimler nûr ve hikmet olur.
Meselâ insan kendi cüz’î ilmiyle Allah’ın ilmini, kendi cüz’î iradesiyle Allah’ın iradesini, kendi sahiplik hissiyle Allah’ın Mâlikiyetini bir derece anlar. Yani ene, âfâkta görülen hakikatlere karşı içeride bir şahit ve tasdik edici olur. “Musaddık” tam da bu mânâdadır.
Eğer ene doğru okunmazsa, insan bilgiyi hakka ulaştıran bir vasıta yapmaz; o vakit ilim hikmete değil, gurura, gaflete, hattâ abesiyet fikrine kapı açabilir. Fakat ene vazifesine uygun kullanıldığında, kâinattan gelen mârifet insanda doğrulanır ve yerli yerine oturur.
Kısaca: “Enede musaddık”, kâinatta görülen İlâhî hakikatlerin insandaki ene ile tasdik edilmesi, onların nefiste karşılığını bulması demektir.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.221

