Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) getirdiği nur ile bakıldığında, kâinatın mâhiyeti bütün açıklığıyla anlaşılır. Böylece kâinat; manasız, sahipsiz ve başıboş bir yığın olmaktan çıkar; bir sergi yeri, bir mektep ve bir ibadethâne hükmüne geçer. İçindeki varlıklar, hâdiseler, mevsimler, doğumlar, ölümler ve musibetler dahi mânâsız görünmez; her biri hikmetli birer vazife ve netice ile okunur.
Eğer bu nur olmasaydı, kâinat “hiçlik” ve “karanlık” içinde telâkki edilecekti. Varlıklar sahipsiz, hâdiseler tesadüfî, eşya ise donuk ve mânâsız zannedilecekti. İslâmiyetin getirdiği iman nuru sayesinde, hem kâinatın mâhiyeti hem de içindeki varlıkların vazifeleri anlaşılmış; insanın varlıklara ve hâdiselere bakışı bütünüyle değişmiştir.
Kâinatın mâhiyeti meselesi geniş bir mevzudur. Burada, bu hakikate işaret eden birkaç vecih kısaca zikredilecektir.
Sırr-ı hilkat-i âlem olan muammâ-yı acîbânesini hall ve şerh edip ve sırr-ı kâinât olan tılsım-ı muğlakını fetih ve keşfederek; Bütün mevcûdâttan sorulan ve bütün ukūlü hayret içinde meşgul eden üç müşkil ve müdhiş suâl-i azîm olan, “Necisin? Nereden geliyorsun? Ve nereye gidiyorsun?” suâllerine mukni‘, makbûl cevab veriyor.1
Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) getirdiği din, âlemin neden yaratıldığını ve kâinatta görünen hâdiselerin hakikî mânâsını açıklar. İnsan aklı öteden beri “Ben neyim, nereden geldim, nereye gidiyorum?” gibi en büyük suallerle meşgul olmuştur. Felsefe de bu suallere cevap aramış; fakat vahyin nurundan mahrum kaldığı için hakikate tam ulaşamamıştır.
Hz. Peygamber Efendimiz (a.s.m.), getirdiği vahiy ile bu büyük bilinmezlikleri açıklamıştır. Buna göre insan, başıboş ve sahipsiz bir varlık değildir. İnsan, Allah’ın kudretiyle yokluktan varlık âlemine çıkarılmış bir mahlûktur. Bütün mahlûklar içinde insana büyük bir emanet verilmiştir. İnsan da bu dünya hayatında, haşir ve ebedî saadete doğru yol alan bir yolcudur.
Kısacası bu parçada, Hz. Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) getirdiği hidayet sayesinde hem insanın hem de kâinatın mânâsının anlaşıldığı ifade edilmektedir. Kâinatın mahiyetiyle ilgili diğer ifade de şöyledir:
Bak! Öyle bir ziyâ-yı hakîkat neşreder ki: Eğer o zâtın o nûrânî dâire-i hakîkat-i irşâdından hâric bir sûrette kâinâta baksan; elbette kâinâtın şeklini bir mâtemhâne-i umûmî hükmünde; ve mevcûdâtı birbirine ecnebî, belki düşman ve câmidâtı dehşetli cenazeler; ve bütün zevi’l-hayâtı zevâl ve firâkın sillesiyle ağlayan yetimler hükmünde görürsün.2
Buradaki ziya-yı hakikat denilen şey imanın ve İslam'ın esaslarıdır. Bu esasları öğreten de Peygamber Efendimiz(a.s.m)’dir.
Eğer Peygamber Efendimiz’in (a.s.m) getirmiş olduğu bu nur olmazsa bütün kâinat manen karanlık bir şekil alır. Yani kâinatta kastedilen manalar anlaşılmaz. İnsan ne için yaratıldığını bilmez ve çevresinde cereyan eden hadiselere doğru bir mana veremez. Nitekim bugün de bu iman bakışıyla hadiselere bakamayanlar bütün varlıkları birbirine düşman olarak algılamaktadırlar. Buna işareten Kur’an’da:
Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar.3
Yukarıdaki ayete göre: Peygamber Efendimiz(a.s.m)’in getirdiği nur olan Kur’an ve Kur’an’ın bize öğrettiği şekilde hadiselere bakmadığımız, yani imani bir bakış ile hadiseleri tahlil etmediğimiz zaman meydana gelen hadiselerdeki hikmeti ve manayı anlayamayız. Bundan dolayı her şeyi başıboş ve manasız görürüz. Her şeyi birbirine düşman telakki ederiz. Nitekim hadiselere bu şekilde bakan bir kısım felsefi yaklaşımlar, güçlü olan güçsüzü ezer, güçlü olan haklı olur gibi bir yaklaşımla kâinatta meydana gelen olaylara doğru mana verememişler ve her şeyi birbirine düşman ve birbirini yok etmeye çalışan zorbalar olarak ifade etmişler ve etmektedirler. Bu nazarla bakıldığında kâinat ve içindekiler manasız, değersiz bir hâl alır. Hayat sahibi olmayan varlıklar adeta birer cenaze hâlini alırlar. Hiçbir mana ifade edemezler. Hayat sahibi olanlar ise zaman seline kapılan, her an birbirinden ayrılmaya, kaybolmaya, yok olmaya mahkûm birer varlık suretinde müşahede edilir. İnsan bu varlıkları, kendisini de ölüme ve yokluğa sürükleyen düşmanlar şeklinde algılamaktadır. Çünkü zaman gibi hastalıklar ve başına gelen musibet ve belalar onu sürekli o tarafa doğru zorla sevk etmektedir. Yine kâinatın mahiyeti ile ilgili başka bir ifade şöyledir:
Şimdi bak: O zâtın neşrettiği nûr ile o mâtemhâne-i umûmî, şevk ve cezbe içinde bir zikirhâneye inkılâb etti. O ecnebî, düşman mevcûdât, birer dost ve kardeş şekline girdi. O câmidât-ı meyyite-i sâmite birer mûnis me’mur, birer müsahhar hizmetkâr vaz‘iyetini aldı. Ve o ağlayıcı ve şekvâ edici kimsesiz yetimler, birer tesbih içinde zâkir veya vazîfe paydosundan şâkir sûretine girdi.4
Bu parçada şu hakikat anlatılır: Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) getirdiği iman nuru ile kâinata bakıldığında, her şeyin mânâlı ve hikmetli olduğu görülür. Daha önce insana karışık, korkutucu veya anlamsız görünen varlıklar; artık Allah’ın emriyle vazife gören, insana Rabbini tanıtan dostlar gibi görünmeye başlar.
Bu bakışla insan, kâinatta hiçbir şeyin boşuna olmadığını anlar. Cansız varlıklar bile faydasız ve sessiz şeyler olarak değil; belli görevleri olan, Allah’ın kudretini gösteren birer hizmetkâr olarak görülür. Canlılar da sahipsiz ve acınacak varlıklar gibi değil; vazifelerini yapan ve Allah’ı tesbih eden mahlûklar olarak anlaşılır.
Bu sebeple insanın eşyaya, hayata ve ölüme bakışı değişir. Her şeyde bir hikmet, bir düzen ve bir rahmet görmeye başlar. Ölüm de yokluk değil; vazifenin bitmesi ve başka bir âleme geçiş olarak anlaşılır.
Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) verdiği bu iman dersi, sahabelerin hayatında da açıkça görülmüştür. Onlar bu nur sayesinde bencillikten kurtulmuş, kardeşlik ve fedakârlıkta yüksek bir ahlâka ulaşmışlardır. Hatta kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, başkalarını kendilerine tercih etmişlerdir. Kur'an onların bu halini şöyle haber vermektedir:
Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler.5
Bu nur ile nurlananlar, kendi aralarında şefkatli ve merhametli oldukları gibi, diğer canlılara karşı da çok merhametli davranmışlardır. Merhametin en güzel örneklerini hayatlarında göstermişlerdir.
İslâm’dan önce kalpleri katı olan, hatta kendi çocuğunu diri diri toprağa gömebilen insanlar; iman nuru kalplerine girince son derece yumuşamış, bir karıncaya bile zarar vermekten çekinir hâle gelmişlerdir.
Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) getirdiği İslâm ve iman hakikatleri öğrenildiğinde, insan kâinata ve içindeki varlıklara başka bir gözle bakmaya başlar. O zaman canlı-cansız bütün varlıkların Allah’ı zikrettiği ve O’na boyun eğdiği anlaşılır. İnsan da hayatını bu anlayışa göre düzene koyar.
Hazret-i Peygamber Efendimiz (a.s.m.), getirdiği hidayet nuru ile insanları şirkin karanlığından imanın nuruna, günahların çirkinliğinden ibadetin huzuruna, cehaletten ilme ve fazilete, kin ve düşmanlıktan kardeşlik ve sevgiye çıkarmıştır. Böylece insanlara dünya ve âhiret saadetinin yolunu göstermiştir.
Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 322
Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 322
Bakara, 2/257
Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 322
Haşr, 59/9.

