Bağış Yap

Sorular

4.087

"Tatmaya izin var, yutmaya yok" cümlesinin manası

Sekizinci Söz'deki temsilde geçen ve ağacın başındaki iki adam hakkındaki, "...Hem o bedbaht zahiren leziz, manen zehirli yemişleri yemekle azabını ta'cil ediyor. Zira o meyveler, nümunelerdir. Tatmaya izin var, tâ asıllarına talib olup müşteri olsun. Yoksa, hayvan gibi yutmaya izin yoktur. Ve şu bahtiyar ise tadar, işi anlar. Yemesini te'hir eder ve intizar ile telezzüz eder...." cümlesindeki, zahiren leziz manen zehirli olan şey nedir? Gayr-ı meşru şeyler ise, ikinci adam niye tadıyor? Meşru şeyler ise tatmaya izin var yutmaya yok demek ne demektir? Meşru şeyleri doyası yemek yasak mıdır?

5.445

Kafirlerin Cehennemde Ebedi Kalması Nasıl Adalet Olur? Risale-i Nur'a Göre Sonsuz Azabın Hikmeti Nedir?

Küfür üzerine ölen bir kafirin, ebedi bir ömür yaşaması halinde bile ömrünü her halükarda küfür ile geçireceğini Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri şu şekilde ifade etmiştir:Küfür üzerine ölen bir kafir, ebedi bir ömür ile yaşayacak olursa, o gayr-i mütenahi ömrünü behemehal küfür ile geçireceği şüphesizdir. Çünki kafirin cevher-i ruhu bozulmuştur. Bu i'tibarla o bozulmuş olan kalbin gayr-i mütenahi bir cinayete isti'dadı vardır. Binaenaleyh ebedi cezası, adalete muhalif değildir. 1 Buradan anlaşılacağı üzere kafirlerin küfür ve inkarı ilk bakışta tek bir günah gibi görünebilir. Lakin hakikatte bir kibrit yakmakla bir ormanı ateşe vermek gibidir. Kafir, küfrünü fani ve kısa bir ömürde işlemiştir. Fakat sonsuz bir ömür kendisine verilse dahi tamamını küfür üzerine geçireceği muhakkaktır.Ayrıca, suçun kısa bir sürede işlenmiş olması, cezasının da kısa bir süre olmasını gerektirmez. Bazen bir dakika içerisinde işlenen bir cinayet, müebbet bir cezayı netice verir. Küfür, süresi kısa görünen bir fiil olsa da tesiri ve mahiyeti itibarıyla sınırlı bir günah değildir. Çünkü küfür, yalnız bir inkar değil; Cenab-ı Hakk'ın isimlerini inkar etmek, kâinatın şehadetini reddetmek, varlıkların hukukuna tecavüz etmek ve ebedi saadet istidadını bozmak demektir. Bu yüzden cezası da fiilin birkaç dakikalık süresine göre değil, mahiyetine ve neticesine göre olur.Beşeri kanunda bir dakikalık katil fiili, yıllarca hapis cezasını gerektirebilir. Çünkü fiilin işlenme süresi bir dakika olsa da neticesi, uzun senelere yayılan büyük bir tahriptir. Bir insanın hayatını elinden almak, yalnız o bir dakikaya bakılarak değerlendirilmez.Küfür de böyledir; hatta çok daha büyüktür. Çünkü katil, bir tek insanın hayatına zarar verir; küfür ise bir tek zata karşı işlenmiş sınırlı bir suç değildir. Küfür ile insan, bin bir esma-yı İlahiyeyi inkar eder; onların kâinatta görünen nakışlarını manasız sayar; varlıkların Allah'ı gösteren şehadetlerini reddeder. Yani güneşi, ayı, yıldızları, hayatı, ölümü, rahmeti, hikmeti, nizamı, sanatı manasız ve sahipsiz göstermeye kalkar. Bu cihetle küfür, yalnız şahsi bir tercih değil; umum kâinatın hukukuna karşı bir tecavüz hükmüne geçer. Bundan dolayı ebedi, sonsuz bir cezayı gerektirir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde izah eder:Sene üç yüz altmış beş gün hesabıyla, bir dakika katl, yedi milyon sekiz yüz seksen dört bin dakika hapsi iktiza etmesi, kānun-u adalet iken; bir dakika küfür bin katl hükmünde olduğundan, yirmi sene ömrünü küfürle geçiren ve küfür ile ölen bir adam, kānun-u adalet ile elli yedi trilyon iki yüz bir milyar iki yüz milyon sene beşerin kānun-u adaletiyle hapse müstehak olur. Elbette bu hakikatin خَالِدٖینَ فٖیهَٓا اَبَدًا adalet-i İlahiye ile vech-i muvafakati bundan anlaşılıyor. Birbirinden gāyet uzak iki adedin sırr-ı münasebeti şudur ki, katl ve küfür, tahrib ve tecavüz olduğu için, gayra te'sirat yapar. Bir dakikada katl, laakal zahiri adete göre on beş sene maktulün hayatını selbeder, onun yerine hapse girer. Bir dakika küfür, bin bir esma-yı İlahiyeyi inkar ve nukūşlarını tezyif ve kainatın hukukuna tecavüz ve kemalatını inkar ve hadsiz delail-i vahdaniyeti tekzib ve şehadetlerini reddetmek olduğundan, kafiri bin seneden ziyade esfel-i safiline atar. خَالِدٖینَ de hapseder. 2Bu itibarla küfür, her ne kadar kısa bir ömürde işlenmiş de olsa sonsuz bir cinayettir. Çünkü bütün yaratılmışların hukukunu çiğnemeyi ve Allah'ın sonsuz isim ve sıfatlarına hakaret etmeyi içerir. Sonsuz cinayet ise ceza olarak sonsuz azap gerektirir. Yine Bediüzzaman Hazretleri küfrün ne kadar büyük bir günah olduğunu şöyle ifade eder:Çendan kafir az bir ömürde bir günah işlemiş. Fakat o günah içinde nihayetsiz bir cinayet var. Çünki küfür, bütün kainatı tahkirdir. Kıymetlerini tenzil etmektir. Ve bütün masnuatın vahdaniyete (allahın varlığı ve birliği) şehadetlerini tekzibdir. Ve mevcudat aynalarında cilveleri görünen esma-yı İlahiyeyi tezyiftir. Onun için mevcudatın hakkını kafirden almak üzere, mevcudatın sultanı olan Kahhar-ı Zülcelal'in kafirleri ebedi cehenneme atması, ayn-ı hak ve adalettir. Çünki nihayetsiz cinayet nihayetsiz azabı ister. 3 Buradan anlaşılacağı üzere, küfürde bir anda birden çok sayıda nihayetsiz günah vardır. Şöyle ki:1) Küfür, bütün kâinata hakaret etmektir. Bir sanat eserinin değeri, sanatçısının büyüklüğüyle doğru orantılı olarak artar. Kafir ise Cenab-ı Hakk'ın bir sanatı olarak çok değerli olan varlıkları başıboşlukla, kıymetsizlikle ve değersizlikle itham edip aşağılamış olur.2) Küfür, bütün yaratılmışları yalancılıkla itham etmektir. Çünkü her şey Allah'ın varlığına ve birliğine halleriyle şehadet ederken, kafir ise onların herhangi bir şeye şehadet etmeyen başıboş varlıklar olduğunu söyler.3) Varlıklar, Cenab-ı Hakk'ın isimlerinin tecellisiyle olmuştur. Kafir, küfrüyle bu tecelliyi inkar eder. Bir padişahın karşısında onun ülkesi üzerindeki idaresini tanımamak, padişaha karşı ne kadar büyük bir hakarettir. Öyle de varlıklar üzerinde Allah'ın isimlerinin tecellilerinin olduğunu reddetmek de Allah'a karşı sonsuz bir hakarettir.Bu saydıklarımızın her birine göre küfür, sınırsız bir hukuka tecavüz suçudur. Öyleyse Cenab-ı Hak, adaletinin bir tecellisi olarak varlıkların hakkını kafirden almak üzere onu sonsuz bir azaba müstahak edecektir. Ayrıca BakınızALLAH'IN MERHAMETİ VE EBEDİ CEHENNEMSONSUZ CEHENNEMİN ADİL OLMASICEHENNEMİN KAFİRLER İÇİN RAHMET OLUŞUKAFİRİN KALBİNİN BOZUK OLMASIKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, İşarat'ül İ'caz, Hayrat Neşriyat, Isparta, 2016, s.74Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 316.Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta, 2016, s. 31

7.379

Daire-i İmkan ve Mükevvenat Ne Demektir? Aralarındaki Fark ve İrtibat Nasıldır?

Daire-i imkan, mümkinü'l-vücud olanların dairesidir. Yani varlığı zatından olmayan, var olması da yok kalması da zatı itibarıyla mümkün bulunan bütün varlıklar bu dairede yer alır. Bu sebeple daire-i imkan denildiğinde, Vacibü'l-Vücud olmayan ve kendi kendine varlığı zaruri bulunmayan bütün mümkinat alemi anlaşılır. Mümkin olan her şey, kendisini yoklukta bırakmayıp vücuda çıkaran bir yaratıcıya muhtaçtır. Zira mümkinat kendi zatıyla kaim değildir; vücudu kendinden değildir; kendi kendine var olamaz, devam edemez, sıfatlarını tayin edemez. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:İmkan, mütesaviyü't-tarafeyndir. Yani adem ve vücud, ikisi de müsavi olsa, bir tahsis edici, bir tercih edici, bir mucid lazımdır. Çünki mümkinat, birbirini icad edip teselsül edemez. Veyahud o onu, o da onu icad edip, devir suretinde dahi olamaz. Öyle ise, bir Vacibü'l-Vücud vardır ki: bunları icad ediyor. 1Mükevvenat ise, kevne gelmiş, yani yaratılmış ve vücuda çıkarılmış bütün mevcudat demektir. Semavat, arz, nebatat, hayvanat, insan ve bütün eşya mükevvenattandır. Kısacası mükevvenat, daire-i imkan içinde bulunan mümkin varlıkların fiilen yaratılmış kısmıdır.Mükevvenatın en bariz vasfı, sonradan yaratılmış olması, değişmesi, başkalaşması, zevale gitmesi ve bir halden diğer hale geçmesidir. Bu değişim ve başkalaşım, onların ezeli olmadığını ve kendi nefisleriyle ayakta durmadığını gösterir. Mükevvenat yalnız sonradan yaratılmış olmakla kalmaz; aynı zamanda nihayet derecede bedi', güzel, temiz, mizanlı ve intizamlıdır. Bu da onun başıboş değil, hikmetle tanzim edilmiş bir sanat eseri olduğunu gösterir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu ciheti şu ifadeyle beyan eder:Yani 'Daire-i imkanda, bu mükevvenattan daha bedi', daha güzel yoktur. İşte bu muhit ve cazibedar olan hüsün; ve bu umumi ve harikulade nezafet; ve bu müstevli ve şumullü ve gayet hassas mizan; ve bu ihatalı ve her cihetle mu'cizane intizam ve انسجام; vahdete ve tevhide öyle bir huccettir ve öyle bir alamettir ki, gündüzün ortasındaki ziyanın güneşe işaretinden daha ziyade parlaktır.2Kısaca, daire-i imkan, bir şeyin varlığının da yokluğunun da zatı itibarıyla mümkin olmasını ifade eder; yani varlığı kendinden olmayan ve yaratılmaya muhtaç bulunan mümkinat dairesidir. Mükevvenat ise yaratılmış, meydana getirilmiş şeyler demektir. Bu sebeple daire-i imkan daha umumi bir dairedir; mümkin olan bütün varlıkları içine alır.Mükevvenat ise bu varlıklar içinde fiilen varlık sahasına çıkarılmış olanları ifade eder. Bir başka ifadeyle daire-i imkan, eşyanın mümkin olma cihetine bakarken; mükevvenat, eşyanın yaratılmış ve tekvin edilmiş olma cihetine bakar. Bundan dolayı daire-i imkan daha çok bir varlık mertebesini ve mümkinat sahasını anlatır; mükevvenat ise bu saha içindeki mevcud varlık topluluğunu bildirir.Mesela bir çiçeğin var olması zorunlu değildir; yaratılmayabilirdi. Bu, çiçeğin imkan cihetidir. O çiçeğin baharda gerçekten yaratılması ise tekvin cihetidir. İşte yaratılmış olan o çiçek mükevvenattandır.Ayrıca BakınızİMKANI ZATİ VE İMKANI ZİHNİİMKANI ZATİ, İMKANI AKLİYİ ÖĞRENMEKALLAH'IN İLMİNDEKİ ŞEKİLSİZ VE SURETSİZ MÜMKİNLER NE DEMEKTİR? RİSALE-İ NUR'DAN AÇIKLAMAALEM-İ VÜCUBRİSALELERDE GEÇEN ALEMLERİN MANALARIGAYB VE ŞEHADET ALEMİKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Siracü'n-Nur, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 161.Bediüzzaman Said Nursi, Şua'lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 25.

4.102

Mealcilik (Kur'âniyyun) Akımı Nedir? Sünnet ve Hadisleri Reddeden Bu Anlayış Nasıl Ortaya Çıkmıştır?

Mealcilik akımı ilk defa İngiliz sömürgesi olduğu zamanlarda Hindistan'da ortaya çıkmıştır. Seyyit Ahmet Han'ın önderliğinde 19. yüzyılın sonlarında Hindistan'da ortaya çıkan ve Sünnet-i Seniyye'yi reddedip yalnızca Kur'an-ı Kerim'i esas alan mealcilik hareketinin omurgasını oluşturan, bu yüzden de kurucusu kabul edilen Abdullah Çekralevi, Hazret-i Peygamber'in (sav) risaletinin rolünü (sünnetini) inkar etti. Başlangıçta Kur'aniyyun'un iki lideri vardı. Bunlardan Mühibbu'l-Hak Azimabadi Hindistan'ın doğusunda, Çekralevi ise Lahor'da düşüncesini yaymaktaydı. Azimabadi açıkça Müslümanlara muhalefet etmiyor; lakin bütün hükümleri Kur'an-ı Kerim'den çıkarıyordu. Çekralevi ise ne yapmak istediğini ilk yıllarda açıkladı. Adı “Ehlü'z-Zikri ve'l-Kur'an” olan bir fırka oluşturdu. 1Hindistan'da başlayan ve “Sadece Kur'an yeter” diyerek sünneti reddeden Kur'aniyyun akımı zamanla memleketimizde de yayılmaya başladı. 'Mealcilik' de denilen bu akımın rüzgarına kapılanların bir kısmı, Kur'an'ı anlamak için sünnet, hadis, tefsir ve diğer İslami ilimlerden hiçbir altyapıya sahip olmadıkları, hatta bir kısmı Kur'an'ın Arapça orijinalini okuyamadığı halde sadece mealine bakarak Kur'an ayetlerini yorumlamaya çalışmaktadır. Bu şekilde kendileri her şeyi biliyorlarmış hissine kapılıyorlar. Diğer insanları cahil görüyorlar. Hatta bazıları ayetlerin zahirine göre hüküm vererek müminleri şirkle ve kâfir olmakla itham ediyorlar. Bu durum, tıp veya matematik gibi bir dersi bir öğretmenin anlatımı olmadan talebelerin kendi aralarında müzakere ederek anlamaya çalışmaları gibidir.Ayrıca BakınızKUR'AN'I MEALİNDEN OKUMAKKUR'ÂN MEALLERİNDEKİ FARKLILIĞIN SEBEBİOSMANLI DÖNEMİNDE MEAL ÇALIŞMALARIKaynakçalarİhsan Şenocak, Sünneti Reddeden Kur'an Müslümanlığı, 3.baskı, İstanbul: Hüküm Kitabevi, 2017, s.30-31. 

Kasık ve Koltuk Altı Kıllarını Temizlerken Tıraş Makinesi Kullanmak Caiz midir?

Kasık ve koltuk altı kıllarının temizlenmesi, Hz. Peygamber Efendimiz'in (s.a.s.) bildirdiği üzere fıtrat gereği olan sünnetler (sünnet-i fıtriyye) arasında yer alır. Koltuk altı ve kasık kıllarının yolmak, tıraş etmek, arsenik kullanmak, özel ilaçlar ve tüy dökücülerden yararlanmak veya herhangi bir aletle gidermek suretiyle temizlenmesinde bir sakınca yoktur. Bu yöntemlerin kullanılmasına cevaz verilmiştir. Asıl olan, beden temizliğinin sağlanmasıdır.1 Ayrıca BakınızVÜCUT KILLARIERKEKLERİN KAŞLARINI ALMASININ HÜKMÜKADINLARIN KAŞ YAPTIRMASI (KAŞ KONTÜRÜ) KADININ YÜZÜNDEKİ TÜYLERİ VE KAŞLARINI ALMASININ HÜKMÜKaynakçalarCelal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslâm Fıkhı: İbâdât-Muâmelât-Ferâiz. Uysal Kitabevi, Konya t.y., c.4, s. 1814.; Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Risale Yay., İstanbul 1990, c.1, s. 222

Rüyaları Yazmak Caiz midir? Gördüğümüz Rüyaları Kaydetmenin Hükmü

İnsanın gördüğü rüyaları unutmamak amacıyla bir yere yazıp kaydetmesinde dinî açıdan bir sakınca yoktur. Rüyaları yazmak ve kaydetmek caizdir. Çünkü rüyaları kaydetmeyi yasaklayan genel bir dinî hüküm bulunmamaktadır. Nitekim “Eşyada asıl olan ibahadır.” kaidesi gereğince, hakkında yasaklayıcı bir hüküm bulunmayan bu tür davranışlar esas itibarıyla mubah kabul edilir.İslâmî kaynaklarda rüyalar genel olarak üç grupta ele alınır: Hayra ve müjdeye vesile olabilecek güzel rüyalar, insanı üzen ve korkutan rüyalar ve kişinin gündelik düşünce ve meşguliyetlerinden kaynaklanan rüyalar.Günlük yaşantıdan, düşüncelerden ve zihni meşgul eden olaylardan kaynaklanan, karışık düşler olarak nitelendirdiğimiz rüyaların özel bir anlam taşımaması sebebiyle bunların bir değeri yoktur. Dolayısıyla bunları kaydetmekte belirgin bir maslahat ve fayda yoktur. Korkutucu, şeytani ve rahatsız edici rüyalar konusunda ise Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bunların başkalarına anlatılmamasını tavsiye etmiştir. Dolayısıyla bu tür rüyaları kaydetmekte de bir fayda ve güzellik yoktur. Zira rüya değeri yoktur. Her ne kadar dinimizce açık bir yasak bulunmasa da bu tür karışık şeytani ve şehavani düşlerin yazıyla kaydedilmesi ve saklanması faydasız ve gereksizdir. Güzel, müjdeli ve hayırlı sadık rüyaların daha sonra hatırlanması ve üzerinde düşünülmesi amacıyla kaydedilmesinde bir sakınca yoktur; bilakis bu güzel bir davranıştır. Ancak sadık rüyaların, içerdikleri sır, müjde ve hakikatlerin daha iyi anlaşılabilmesi için ehil kişilere tabir ettirilmesi uygundur. Bununla birlikte, her güzel rüyanın mutlaka ilahî bir mesaj taşıdığı düşünülmemeli ve rüyalara kesin anlamlar yüklenmemelidir.Ayrıca BakınızRÜYA İLE AMEL EDİLİR Mİ?KÖTÜ RÜYAMANA VE RÜYA ALEMİRÜYA-YI SADIKA İLE LEVH-İ MAHFUZ ARASINDAKİ MÜNASEBETRÜYANIN DİNİMİZDEKİ YERİ VE ÖNEMİRÜYA VE NÜBÜVVETVEFAT EDEN YAKINLARIMIZLA RÜYADA NASIL GÖRÜŞEBİLİRİZ

Övüldüğümüz Zaman Tevazu Göstermek İçin “Estağfirullah” Demek Doğru mudur?

Bir kimse övüldüğü zaman tevazu göstermek için “Estağfirullah” demesinde dinen bir sakınca yoktur. Güzel bir söz söylenen, yaptığı hizmet takdir edilen veya övülen kişinin “Estağfirullah” diyerek nefsini öne çıkarmak istememesi güzel bir davranıştır.Nitekim “Estağfirullah” bir duadır; tövbe ve istiğfar hâlidir. İnsanın kusurlarından dolayı pişmanlık duyması, acizliğini ve fakrını idrak ederek eksikliklerini itiraf etmesidir. Dolayısıyla bu dua, bir övgü karşısında söylendiğinde kişi, sanki şu hakikati ifade etmektedir:“Bu nimetler, benim kusurlu ve eksik hâlimin bir neticesi değildir. Hatalarla malul bir insan olarak bunları kendi maharetime, kabiliyet ve meziyetlerime bağlayamam. Eğer bende görülen bir güzellik, fazilet veya başarı varsa bunlar Rabbimin ihsanı, lütfu ve ikramıdır. Ben bu övgüyü nefsime mal etmekten Allah'a sığınırım. Zira ben, kusurları ve noksanları bulunan bir kulum. Övgüye layık görülen güzelliklerin hakikî sahibi Rabbimdir. Ben ise aczimi, fakrımı ve kusurlarımı itiraf ederek O'ndan af ve mağfiret dilerim.”Böylece kişi, “Estağfirullah” diyerek bir taraftan nefsini övgünün cazibesinden ve gurur tehlikesinden korumaya çalışırken, diğer taraftan kendisinde görülen güzelliklerin Allah'ın ihsanı olduğunu hatırlar.Ayrıca BakınızPEYGAMBER EFENDİMİZİN (SAV) TAVSİYE ETTİĞİ TÖVBE-İSTİĞFAR DUALARIRİSALE-İ NUR'DA TEVBE VE İSTİĞFARLA ALAKALI YERLERNASUH TEVBESİACZ VE FAKRİN ŞEFAATÇİ OLMASIACZ VE FAKRIN TANIMI

İsim Vererek mi, Umumi Olarak mı Dua Etmek Daha Faziletlidir?

Dua bir ibadettir. Her durumda yapılabilecek geniş çaplı bir kulluk hâlidir. Dua ismen yapılabileceği gibi umumen de yapılabilir. Sözlü olarak dua yapılabileceği gibi kalben ve fiilen de dua edebiliriz. Çünkü Allah söylediklerimizi işittiği gibi kalplerimizden, sinelerimizden geçeni de bilir ve işitir. Buna işareten Rabbimiz, Mülk suresinde şöyle buyurmuştur:(Hiç) yaratan bilmez mi? Çünki O, Latîf (kalblerdeki bütün incelikleri bilen)dir, Habîr (onlardan haberdâr olan)dır.1Peygamber Efendimiz (sav) ise şöyle buyurmuştur:Bir Müslümanın, yanında bulunmayan din kardeşine yapacağı dua kabul olunur. Bir kimse din kardeşine hayır dua ettikçe, yanında bulunan görevli bir melek ona, 'Duan kabul olsun, aynı şeyler sana da verilsin.' diye dua eder.2 İki dua vardır ki bu dualar ile Allah arasında perde yoktur. Mazlumun duası, kişinin Müslüman kardeşinin gıyabında yaptığı dua.3Her ibadette olduğu gibi duayı da faziletli ve değerli kılan ihlaslı olmasıdır. Yani karşılığında dünyevî, şahsî hiç bir çıkar, menfaat gözetmeksizin sırf Allah'ın rızasını kazanmak niyetiyle dua etmek gerekir. Bununla ilgili olarak duanın faziletini ve makbuliyetini artıran temel esasları şöyle sıralayabiliriz:Euzü Besmele ile başlamakTevbe - istiğfar etmekSalavât-ı Şerife getirmekKur'an ve hadislerde geçen makbul dualarla dua etmekGıyaben dua etmek. Yani dua ettiğimiz kişinin haberi olmadan ona dua etmekMübarek zaman ve mekânlarda dua etmek. Özellikle namazların ardından, bilhassa sabah ve cuma namazlarından sonra dua etmek. Ramazan ayında oruçluyken dua etmeye özen göstermek. Camilerde, ilim meclislerinde, Kâbe'de, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ gibi mübarek mekânlarda dua etmek.Salavat getirerek, Fatiha okuyarak ve Âmin (Allah'ım kabul et!) diyerek duayı tamamlamak.Ayrıca BakınızDUA VE ÇEŞİTLERİKAÇ ŞEKİLDE DUA EDİLEBİLİR?DUANIN MAKBULİYETİDUANIN KÜLLİYET KESB ETMESİDUA EDERKEN SALAVAT-I ŞERİFEYİ ŞEFAATÇİ YAPMAK / DUANIN KABUL ŞARTLARIKaynakçalarMülk, 67/14Müslim, Zikir 87, 88; İbni Mâce, Menâsik 5Heysemî, Ed'ıye, 17