Sorular

3.963

Esbab-ı Tabiiyenin Temasları

"Esbâb-ı maddiyenin te'sîr-leri elbette mübâşeretle ve temasla olur. Halbuki o esbâb-ı tabîiyenin temasları, zîhayat mevcûdların zâhiriyledir. Halbuki görüyoruz ki, o esbâb-ı maddiyenin elleri yetişmediği ve temas etmedikleri o zîhayatın bâtını, on def'a daha zâhirinden muntazam, daha latîf, san'atça daha mükemmeldir." zihayatların zahiri, batını nasıl oluyor. Esbab batına nasıl temas edemiyor. Açıklayabilir misiniz?

5.717

Tarikatta Tevbe Almak Câiz midir? Tevbe Almak Mecburi midir?

Sorunun izahından evvel, tövbe ile ilgili bazı ayet ve hadisleri ifade etmek ve cevabı onun üzerine bina etmek lazım. Tevbe; kişinin yapmış olduğu hatalardan, girmiş olduğu günahlardan dönüp bir daha işlememek üzere Rabbine verdiği bir sözdür. Dolayısıyla tevbe yahut istiğfar hem Kur'ân-ı Kerim'de hem de hadis-i şeriflerde geniş yer bulmuştur.Tevbe ile ilgili belki de en meşhur ve herkesçe bilinen ayet, Tahrim suresi 8. ayettir. Rabbimiz mealen şöyle buyurur:Ey îmân edenler! (Samîmî bir tevbe olan) Tevbe-i Nasûh ile Allah'a tevbe edin! Olur ki Rabbiniz, sizin kötülüklerinizi örter ve Allah, peygamberi ve onunla berâber îmân edenleri utandırmayacağı bir günde, sizi altlarından ırmaklar akan Cennetlere koyar! Onların nûru önlerinde ve sağlarında koşar (da): “Rabbimiz! Nûrumuzu bize tamamla ve bize mağfiret eyle! Şüphesiz ki sen, her şeye hakkıyla gücü yetensin!” derler.1Bu ayet-i kerimede Rabbimiz tövbe etmemizi emrederken bir de o tevbeyi "nasuh" kaydıyla sıfatlandırıyor. Bu tevbe öyle bir tevbe olmalı ki kişi tekrar günah işlemeyi istediğinde bu tövbesi aklına gelmeli ve günaha tekrar girmeyi engelleyici bir nasihate dönüşmeli. Buradaki "nasuh" kelimesi de esasında nasihatçi manasını ifade eder. Bununla beraber bu kayıt; samimi, sağlam, sonrasında tekrar günaha yönelme isteğine engel bir tevbe anlamına da gelir. Bu konuda Bediüzzaman Hazretleri şöyle der:[Ey insan! Senin elinde gāyet zaîf, fakat seyyiâtta ve tahrîbâtta eli gāyet uzun ve hasenâtta eli gāyet kısa, cüz'-i ihtiyârî nâmında bir irâden var. O irâdenin bir eline duâyı ver ki, silsile-i hasenâtın bir meyvesi olan cennete eli yetişsin ve bir çiçeği olan saâdet-i ebediyeye eli uzansın. Diğer eline de istiğfârı ver ki, onun eli seyyiâttan kısalsın ve o şecere-i mel'ûnenin bir meyvesi olan zakkūm-u cehenneme yetişmesin.2İnsana verilen tercih edebilme yetisi esasen çok zayıftır; bir kuvvet atfedilmeyecek kadar zayıf. Bununla beraber bu yeti ile insan, kötülük etmek ve günah işlemek istediği vakit kendisine bir sınır koyması da çok mümkün değildir. İşte insan bu zayıf yetinin tahribat noktasındaki, yani bozmak noktasındaki isteğinin farkına varıp her vakit iyiyi ve iyiliği arzu eder hâle getirme hususunda bu tercih edebilme yetisini terbiye etmeli. Bu da Üstad Bediüzzamana göre dua ve istiğfar, yani tevbe ile mümkün; evet, bu ikisi bu yetimizi terbiye etmek için önemlidir. Esasen tasavvuf ve tarikatların da yapmak istediği, bu tercih edebilme yetimizi her an iyiyi ve güzelliği tercih eder hâle getirmektir.Vallahi ben günde yetmiş defadan fazla Allah'a istiğfar eder ve tevbe ederim.3Hazreti Muhammed (a.s.m.)'dan aldığımız bu hadis-i şerif, aslında işin özünü özetler niteliktedir. Bir peygamber düşünün ki günahsızdır. Buna rağmen 70'ten fazla tevbe ettiğini ifade ediyor ki buradaki 70, tevbe etme yahut istiğfar dileme, gün içindeki çokluğundan ileri gelir; yani daha fazla da olabilir.Bir peygamberin bu kadar tövbe ettiği yerde, herhalde biz günahkârların daha fazla tevbe ve istiğfar ibadetine yönelmesi gerekir. Niçin tevbe etmeli konusunda Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadeleri de ayrıca dikkat çekicidir:Evet, günâh kalbe işleyip, kalbi siyahlandıra siyahlandıra, tâ nûr-u îmânı kalbden çıkarıncaya kadar kalbi katılaştırıyor. Her bir günâh içinde küfre gidecek bir yol var. O günâh, istiğfâr ile çabuk imhâ edilmezse, kurt değil, belki küçük ma'nevî bir yılan olarak ısırır. 4Evet, insanız ve insan hata eder, günah işler. Aslolan her an günahlara karşı uyanık olup onların tuzaklarına düşmemek olsa da maalesef günah denilen kötü işleri yapabiliyoruz. Bununla beraber o günahımızdan hemen tövbe etmeliyiz, bir daha yapmamak için de dua ile Rabbimizden yardım dilemeliyiz.Zira eğer bu pişmanlık hâli olmazsa işlediğimiz her günah kalbimizde bir siyah leke hâlini alır. Tıpkı bir mürekkep damlasının bir peçetede yavaş yavaş yayılıp tüm peçeteyi karartması gibi, günahlar da kalbimizi böylece karartıp Allah'a olan imanımıza halel getirir ve zarar verir. Çünkü tekrarlı günahlar bazı iman esaslarının yavaş yavaş inkârına sebep olabilir. Mesela bir kişi, toplumun gözü önünde günah işlemez belki ama yalnız kaldığında işlediği günahlar, bir süre sonra esasında yalnız olmadığı fikrini zihne getiren meleklere iman rüknüne karşı bir duyarsızlaşma başlatır. İşte bu hâl, eğer istiğfar ve tevbe ile karşılık bulmazsa kişinin imanına dahi zarar verebilir. Meleklerin inkârına kadar kişiyi bataklığa sürükleyebilir.TEVBE ALMAKTevbe almak, tarikat ve tasavvufun bir kaidesidir. Tarikata giren kişi, o tarikatın mürşidinin veya vekilinin yönlendirmesi üzere tevbe alır. Artık tevbe eden kişi o tarikatın usulü üzere birtakım vazifeleri yerine getirir ve olabildiğince günaha girmemeye dikkat eder. Burada herhangi bir tevhid ilkesine zarar yoktur. Bununla beraber kişi, mürşidinin de nezaretini manen hissederek günahlara girmeme konusunda daha ciddi ve uyanık bir hâle gelir. Bu şekliyle elbette kişi Rabbinin rızasına daha yakın bir hâl kazanmaya başlar, buna da vesile mürşidi olabilir. Bu konuda İslam'ın temel esaslarına bir muhalefet yoktur.Zira kul bilir ki tevbe Allah'adır ve Yüce Allah'ın, isterse bir kulunun günahlarını bağışlayacağı bilincindedir. Fakat tevbe etmek için özellikle bir tarikata girmeye gerek yoktur. İsteyen herkes, istediği her yerde ve anda her şeyi gören, bilen ve işiten Rabbine tevbe edebilir. Şunu da belirtmek gerekir ki "tarikattan tövbe alan kişi artık tertemiz olmuştur" veya "tarikattan tövbe almayanın tövbesi kabul olmaz" gibi, ancak Rabbimizin bileceği bir şey hakkında kesin ifadeler kullanmak doğru olmadığı gibi problemlidir de. Esas olan, kulun günah ve hatalarının farkında olarak Allah'tan her daim af dilemesidir.Ayrıca BakınızPEYGAMBER EFENDİMİZİN (SAV) TAVSİYE ETTİĞİ TÖVBE-İSTİĞFAR DUALARITARİKATTA ŞEYHTEN TÖVBE ALMAK / ŞEYHİN İP UZATMASI, MÜRİDİN TUTMASITÖVBE KAPISI NE ZAMANA KADAR AÇIKTIR?TEKRAR TEKRAR TÖVBEYİ BOZMAKTÖVBEDEN VAZGEÇMEKNASUH TEVBESİRİSALE-İ NUR'DA TEVBE VE İSTİĞFARLA ALAKALI YERLERKaynakçalarTahrim, 66/8.Bediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 87.İbn Hibban, es-Sahih, 3/204, Hadis Numara 925Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 5

4.385

“Niyet Tevazuyu Fesada Verir” Ne Demektir?

Tevazu ve Niyet kelimeleri birbirinden farklı kavramlardır. Tevazu; alçakgönüllü olmaktır. Kendini beğenmişlikten ve böbürlenmekten uzak durmaktır. Gurur ve kibirden arınmış bir hayatı benimsemektir. Yaratılmış her bir canlıya saygı, şefkat ve merhamet göstermek, kibar davranmaktır. Rabbimiz bir ayetinde tevazu ile ilgili şöyle buyurur:Rahmân'ın kulları ise, öyle kimselerdir ki, yeryüzünde tevâzû' (ve vakar) içinde yürürler; câhiller onlara bir lâf attıkları zaman, “Selâm (Allah selâmet versin)!” derler (geçerler).1Peygamber Efendimiz (sav) en tevazu sahibi insandı. O, daima sade bir hayat sürmüş, insana, insan olduğu için değer vermiş, mütevazı olmanın, cennet ehlinin özelliklerinden biri olduğunu bildirmiştir. Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisinde tevazu sahibi olmanın insanı Allah katında yücelten bir vasıf olduğunu şu şekilde bildirir:Allah, bir kulun hoşgörülü olması sebebiyle izzetini artırır, Allah için tevazu gösteren kişiyi ise yüceltir.2Sözlükte “yönelmek, ciddiyet ve kararlılık göstermek” gibi anlamlara gelen niyet kelimesi ise dini bir terim olarak ele alındığında “Allah'ın rızasını kazanma arzusuyla ve O'nun hükmüne tabi olmak üzere fiile yönelen irade” şeklindeki tariftir. Bununla ilgili Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisinde şöyle buyurur:Ameller niyete göredir. Herkes sadece niyetinin karşılığını alır. Kim Allah ve Resûlü için hicret ederse, hicreti Allah ve Resûlü"nedir. Kim de erişeceği bir dünyalık veya evleneceği bir kadından dolayı hicret ederse, onun hicreti de hicretine sebep olan şeyedir.3İslam'da amelin değerini belirleyen asıl unsurun niyet olduğu görülmektedir. Dışarıdan bakıldığında yapılan iş aynı olsa bile -örneğin hicret gibi büyük ve zahmetli bir amel- onu Allah rızası için yapanla, dünyevi bir fayda için yapan arasında büyük bir fark vardır. Allah ve Resulü (sav) için yapılan hicret, yapanı İlahi rızaya ve sevaba ulaştırır. Mal, makam ya da evlilik gibi dünyevi bir amaç için yapılan hicret ise sadece o amaçla sınırlı kalır ve ahirette bir karşılığı olmaz. Fiil aynı ama neticeleri farklıdır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri de bu hakikatten şu şekilde bahseder:Ve kezâ, nazar ile niyet, mâhiyet-i eşyâyı tağyîr eder. Günahı sevaba, sevabı günaha kalb eder. Evet, niyet, âdî bir hareketi ibâdete çevirir. Ve gösteriş için yapılan bir ibâdeti, günaha kalb eder. Maddiyâta esbâb hesabıyla bakılırsa cehâlettir. Allah hesabıyla olursa maârif-i İlâhiyedir.4Yani bir işe bakışımız ve o işi yaparken içimizde taşıdığımız niyet, yapılan fiilin değerini tamamen değiştirir. Aynı hareket, niyete göre ibadet de olabilir, günah da. Eşyanın ve olayların hakikati yalnızca dış görünüşüyle değil, hangi amaçla ve kimin hesabına yapıldığıyla anlaşılır. Mesela, birine sadaka vermek, Allah rızası için yapıldığında büyük sevap kazandırırken, insanların takdirini kazanmak ve övülmek için verilirse sevabı gider, hatta riya sebebiyle günaha dönüşür. Yine Üstad Bediüzzaman Hazretleri niyetin tevazuyu fesada verdiği ile ilgili şöyle der:Niyet, a'mâli tam kuvvetleştirir. Meselâ tevâzuu fesâda verir, tekebbürü izâle eder. Ferah ve sürûru uçurur, gam ve kederi tahfîf eder. 5Tevazu fıtri ve kendiliğinden olunca ihlaslı, saf ve güzel bir hal iken, ona özellikle insanların nazarını hedefleyen bir niyet karıştığında kişinin yapmış olduğu tevazu bozulup yapmacık bir hal alır. Tevazu aslında kalbi bir haldir. Kişi zayıf, güçsüz ve fakir olduğunu hisseder, başkasının meziyetini görünce samimiyetle takdir eder, kendini öne çıkarmaktan çekinir.Fakat insan mütevazı görüneceğim diye tevazuyu bilinçli biçimde üretmeye başlarsa, tevazu bir fazilet olmaktan çıkıp bir gösteriş veya bir taktik haline gelebilir. O zaman davranışın içine gizli bir beğenilme arzusu girer. Beni ne kadar mütevazı bulacaklar? düşüncesi fark edilmeden bile kalbi yönlendirebilir. Böylece tevazu Allah rızasına bakan bir kulluk hali olmaktan çıkıp, insanların takdirine bakan bir vitrine döner.Sonuç olarak, tevazunun değerini dış görünüş değil, içteki maksad belirler. Tevazu, Allah rızası niyetiyle olursa fazilettir; insanların nazarını kazanmak, övülmek, mütevazı görünmek gibi bir niyet karışırsa, aynı tevazu görünümü riya ile bozulur ve fesada gider.Ayrıca BakınızNİYET NASIL GÜNAHI SEVABA DÖNÜŞTÜRÜR?"AMELLER NİYETLERE GÖREDİR" HADİSİNİN GÜNLÜK HAYATTAN ÖRNEKLERLE İZAHIKaynakçalarFurkân, 25/63.Müslim, Birr, 69.Müslim, İmâre, 155.Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 48.Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 193.

4

Tefekkürün Faydaları ve Doğru Yapılışı

Sözlükte düşünmek manasınadır. Tefekkür, imanı takviyeye, marifetullâha, gafletten kurtulmaya ve ibâdet şuurunun kuvvetlenmesine, kalbin huzuruna, şükrün artmasına, hikmetin artmasına vesile olan önemli bir ibadettir. Kâinataki olaylara ve insanın kendi nefsine bakıldığında, her şey Allah'ın isim ve sıfatlarına birer ayna olur. Böylece kalp ve akıl birlikte nurlanır. Tefekkürün genel anlamda dört şey üzerine olması gerektiği ifade edilmiştir:1) Allah'ın azametini tefekkür etmektir. Bu tefekkürden marifetullah doğar.2) Cenab-ı Hakk'ın yarattığı varlıkları tefekkür etmektir. Bu tefekkürden Allah'a karşı sevgi ve şevk doğar.3) Cenab-ı Hakk'ın saltanatını ve O'nun kudretini tefekkür etmektir. Bu tefekkürden İlahî heybetin gönülde artması doğar.4) Kulun kötü işlerini, amellerini tefekkür etmesidir. Bu tefekkürden kulun Rabbine karşı olan hayâsı (utanma, edep) doğar.Bediüzzaman Hazretleri mesleğini “acz, fakr, şefkat, tefekkür” olarak dört ana sütun üzerine bina etmiştir. Görüldüğü üzere tefekkürü, mesleğinin dört ana esasından biri yapmıştır. Bu sayede tefekkürü kendisini takip edenler için bir meslek/meşrep/yol haline getirmiştir. Hazret-i Üstad tefekkürün rast gele değil bir metot dâhilinde olması gerektiğini de şöyle açıklamaktadır:İ'lem eyyühe'l-aziz! Tefekkür, gafleti izale eder. Dikkat, teemmül, evham-ı zulümatı dağıtır. Lâkin nefsinde ve bâtınında ve hususî ahvâlinde tefekkür ettiğin zaman, derinden derine tafsilât ile tetkikat yap. Fakat âfakî ve haricî ve umumî ahvâlâtı teemmül ettiğin vakit, sathî ve icmâlî düşün, tafsilâta geçme. Çünkü icmalde, ve fezlekede olan kıymet ve güzellik tafsilâtda yoktur. Hem de âfakî tefekkür, dipsiz denize benzer, sahili yoktur. İçine dalma, boğulursun. Arkadaş! Nefsî tefekkürü tafsilâtlı, âfâkî tefekkürü ise icmâlî yaparsan, vahdete takarrüb edersin. Aksini yaptığın takdirde, kesret fikrini dağıtır. Evham seni havalandırır, enâniyetin kalınlaşır. Gafletin kuvvet bulur, tabiata kalb eder. İşte insanları dalâlete isâl eden kesret yolu budur.1Yani, tefekkür gafleti giderir. Dikkatli düşünmek de kuruntuları dağıtır. Fakat düşünmenin yolu, kişinin kendi iç dünyasında ve dış dünyada aynı değildir. İnsan kendi nefsi ve iç âlemi üzerinde düşünürken derine inmeli, ayrıntılı inceleme yapmalıdır. Çünkü burada hakikate ulaşmak için ayrıntı gerekir. Ama dış dünya, yaşanan olaylar ve geniş alanlar düşünülürken kısa ve öz düşünmek gerekir. Çünkü o geniş sahalardaki kıymet ve güzellik çoğu zaman özette görünür, ayrıntıda aynı şekilde görünmez. Ayrıca dış âleme ait tefekkür dipsiz deniz gibidir. Ayrıntıya dalan, sınır bulamaz ve boğulabilir. Kişi, kendi içinde yaptığı düşünmeyi ayrıntılı, dış dünyaya dair düşünmeyi ise kısa ve toplu yaparsa Allah'ın varlığına ve birliğine ulaşır. Bunun tersini yaparsa, kalabalıklar içerisinde zihin dağılır. Kuruntular insanı savurur, benlik kalınlaşır, gaflet güçlenir ve bakış tabiata döner. İnsanları dalâlete götüren yol da bu kesret (kalabalıkta boğulma) yoludur.Tefekkürün temel esasları ise kâinata başıboş ve kendi hesabına değil, Allah hesabına bakabilmektir. Görünen nimetlerde Mün'im'i (nimet veren Allah'ı) tanıyabilmektir. Her şeyde olduğu gibi tefekkürde de niyet çok önemlidir. Bununla birlikte tefekkür, Kur'an rehberliğinde olmalıdır. Çünkü Kur'an'daki ayetler tefekkürün en doğru istikametini gösterir. Tefekkürün en önemli türlerinden biri de ölümü düşünmektir. Çünkü ölümü tefekkür eden kişi, dünyanın geçici olduğunu her an hatırlayarak, dünya-ahiret dengesini diri tutar. Ayrıca insan nefsini ve davranışlarını da düşünmesi, tefekkürün önemli bir parçasıdır. Çünkü hatalarını görüp ders çıkaran bir kişi, o hatalara tekrar girmemeye çalışır.Ayrıca BakınızBEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN TEFEKKÜR ÜZERİNDE DURMASIKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 138.