Muhtelif Meseleler

30.05.2026

26

Dârülharp ve Dârülislâm Ne Demektir? Türkiye Bu Tasnifte Nereye Girer?

Dârülharp ve dârülislam nedir? Türkiye'nin anayasasından "devletin dini İslam'dır" ibaresinin kaldırılması, laikliğe bağlı kalınması, hem Haçlı kanunlarının yürürlükte olması Türkiye'yi dârülislam yapar mı? Yapar denilirse, o zaman şeriatın gelmesine gerek yok, böyle iyi gibi bir sonuç çıkmaz mı? İslam namına hiçbir uygulama yokken, İslam memleketi denilmesini izah eder misiniz?

02.06.2026 tarihinde cevaplandı.

Cevap

Dârülislâm; en yaygın tarifle, İslâm'ın hâkimiyeti ve emniyetinin tesis edildiği, Müslümanların idaresi altında bulunan beldedir. Dârülharb ise bunun zıddı olup, küfür ve inkâr hükümlerinin galip ve hâkim olduğu, Müslümanların idaresinde bulunmayan beldeyi ifade eder. Lafzî manası "harb diyarı" olmakla beraber, bu tabir oranın halkının fiilen düşman addedildiği yahut bir savaş hâlinin bulunduğu manasında değildir; tamamen teknik-hukukî bir tasniftir.

Bazı âlimler buna üçüncü bir kategori daha eklemiştir: Dârülahd yahut dârüssulh yani Müslümanlarla aralarında muâhede (antlaşma) bulunan, fiilen harb hâlinde olmayan beldeler.

Fakat asıl mesele, bir beldenin hangi ölçüye göre dârülislâm yahut dârülharb sayılacağıdır. İşte bu ölçü hususunda fukahâ ittifak hâlinde değildir ve bütün münakaşa da bu noktada düğümlenir.

Klasik fıkıhta esasen iki ana ölçü tartışılmıştır.

Birinci Ölçü: Ahkâmın Galebesi
İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre bir beldede hangi sistemin hükümleri açıkça galip ve hâkimse, belde o vasfı alır. Bu ölçüye göre, küfür ahkâmının açıkça hâkim olduğu bir yer dârülharb sayılır. Bu zâtlar, bir İslâm beldesinde İslâm dışı hükümlerin hâkim olmasını, oranın dârülharbe dönüşmesi için kâfi görmüşlerdir.
İkinci Ölçü: Emniyet ve Dinin İzhârı
İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe'ye göre bir dârülislâmın dârülharbe inkılâb etmesi için yalnızca küfür ahkâmının hâkim olması kâfi değildir. Bu ölçünün en sarih ifadesi, İmam Kâsânî'nin meşhur ibaresidir. Ona göre bir beldenin dârülislâm yahut dârülküfr sayılması, bizzat İslâm veya küfrün varlığına değil, emniyet ve korkunun kime ait olduğuna bağlıdır. Şöyle ki:

Bir beldenin dârülislâm veya dârülharb oluşundan maksat, bizzat İslâm veya küfrün mahiyeti değildir. Maksat, emniyet ve korkudur. Eğer emniyet mutlak surette mü'minlere, korku da mutlak surette kâfirlere aitse o belde dârülislâmdır. Korku mutlak surette mü'minlere aitse, orası da dârülküfrdür. Hükümler, emniyet ve korkuya bağlıdır.1

Bu ölçü, birçok muhakkik âlim tarafından asıl mu'teber ölçü kabul edilmiştir. Zira "dâr" taksiminin altında yatan asıl maksat, mücerret bir etiketleme değil; Müslümanın can, mal ve din emniyetinin ve hicret gibi amelî mükellefiyetlerin tayinidir.
İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe'ye göre bir dârülislâmın dârülharbe dönüşmesi için üç şartın bir arada bulunması gerekir. Bunlar; o beldede küfür ahkâmının açıkça icrâ edilmesi; beldenin dârülharbe bitişik olması; ve evvelki eman üzere can-mal emniyeti içinde hiçbir Müslüman yahut zimmînin kalmamasıdır. İlk emandan maksat, düşman istilâsından evvel Müslüman ve zimmîlerin İslâm hukuku gereğince sahip oldukları can ve mal emniyetidir.2

Ebû Hanîfe'nin delili şudur: Bir ülkeye dârülislâm yahut dârülharb denilmesi, oradaki emniyet ve hâkimiyetin kimin elinde olduğuna bağlıdır. Emniyet ve hâkimiyet Müslümanların elinde ise orası dârülislâmdır; aksi takdirde dârülharbtır. Dârülislâm sayılan bir yerde mezkûr üç şarttan birinin dahi mevcut olması, oranın dârülislâm olarak devam etmesi için yeterlidir.

İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e (İmameyn) göre ise yalnızca küfür hükümlerinin galip gelmesi kâfidir; bitişiklik yahut emanın tamamen kalkması şart değildir. Mâlikî ve Hanbelîlerin cumhuru da netice itibariyle bu görüştedir.

Türkiye'nin durumuna gelince: Anayasadan "devletin dini İslâmdır" ibaresinin kaldırılması (1928), laiklik prensibinin ihdâsı (1937) ve mer'î kanunların büyük kısmının Batı menşeli olması gibi hususların hepsi, ahkâm galebesi ölçüsüne taalluk eder. Bu ölçüyü esas alan biri, beldenin dârülislâm vasfını bu cihetten yitirdiğini söyleyebilir.
Buna karşılık emniyet ölçüsünü esas alan biri şöyle der: Bu memlekette ezan okunuyor, camiler açık, Müslümanlar İslâm'ı en azından şahsî ve içtimaî hayatlarında emniyet içinde ve serbestçe yaşıyor, dinlerinden dolayı kılıçtan geçirilmiyorlar. Dolayısıyla bu belde, ahkâmın tamamı tatbik edilmese de, emniyet ölçüsüne göre dârülharb sayılamaz. Nitekim âlimlerin ekseriyeti, içinde Müslümanların emniyetle dinlerini yaşadığı hiçbir memleketin (velev idaresi laik bile olsa) dârülharb addedilemeyeceği kanaatindedir.
Şu hâlde "Türkiye'yi dârülislam yapar mı?" sualinin cevabı, hangi ölçünün esas alındığına göre değişebilir; tek ve mutlak bir cevap yoktur. Ayrılıklar buradan çıkmaktadır. Şunu da kaydetmek gerekir ki bazı âlimler, Ebû Hanîfe'nin "bitişiklik" şartının bugünkü şartlarda farklı değerlendirilmesi gerektiğine, hattâ İmam'ın bu hâli görseydi farklı içtihad edebileceğine işaret etmişlerdir; bu da meselenin ne derece içtihadî ve şartlara bağlı olduğunu gösterir.
Burada cevaplanması gereken asıl mühim nokta şu itirazdır: "Eğer Türkiye dârülislâm sayılırsa, o zaman şeriatın gelmesine gerek yok, böyle iyi gibi bir netice çıkmaz mı?" Bu istidlâlde yani bu şekilde çıkarım yaparak durumu yorumlamakta çok ince bir mantıkî kayma, yani bir kategori hatası (mugâlata) vardır. Zira burada birbirinden tamamen ayrı iki sual karıştırılmaktadır.

Birinci sual tasvirîdir yani durumu tespit edendir: Bu beldenin hukukî statüsü, yani dâr vasfı nedir? Bu sual, hicretin vacip olup olmadığı, muâmelâtın sıhhati, harb ve sulh hâli gibi amelî hükümleri tayin için sorulur.
İkinci sual ise olması gerekeni sorandır: İslâm'ın ahkâmı, ideal manasında tatbik ediliyor mu? Bu, bütünüyle başka bir sualdir.

Bir beldenin "dârülharb değildir, dârülislâm vasfını bir cihetten taşır" denmesi, kat'iyen "demek ki her şey İslâmî bakımdan mükemmeldir, ıslaha hâcet yoktur" manasında değildir. Bunlar ayrı meselelerdir. Bir beldenin emniyet ölçüsüyle dârülislâm sayılması, oranın İslâm'ın hedeflediği adalet ve içtimaî nizamı kemâliyle hayata geçirdiği manasına gelmez; sadece "Müslümanlar burada emniyettedir, burası bir küfür veya harb diyarı değildir" demektir.

Bunu bir misalle arz edelim. Bir doktor hastasına "hayatî tehlikeniz yok" der. Bu söz, o hastanın "tamamen sağlıklı, hiçbir ilaca ve tedaviye ihtiyacı yok" olduğu manasına gelir mi? Gelmez. Çünkü doktor yalnızca tek bir suale cevap vermiştir: "Bu hasta ölüm tehlikesinde mi?" Cevap: Hayır. Ama "Bu hasta tam sağlıklı mı?" sorusu bambaşka bir sualdir; hasta hâlâ tedaviye muhtaç olabilir.

İşte bir yere "dârülislâmdır" demek de tıpkı bunun gibidir. Bu söz yalnızca şu suale cevap verir: "Müslümanlar burada can emniyeti içinde mi, burası bir düşman veya savaş diyarı mı?" Cevap: Hayır, düşman diyarı değildir, Müslümanlar emniyettedir. Fakat bu söz, "Bu memlekette İslâm her yönüyle, eksiksiz yaşanıyor mu?" sualine cevap vermez. O, bambaşka bir sualdir.

Bu sebeple "madem dârülislâm, öyleyse dinin hükümlerine gerek yok, hâl böyle iyi" demek yanlıştır; iki ayrı suali birbirine karıştırmaktır. Tıpkı hastanın ölüm tehlikesinin bulunmamasının onu "tedaviye muhtaç değil" yapmaması gibi, bir yerin dârülislâm olması da orada İslâm'ın eksiksiz yaşandığı manasına gelmez. Dinin tam ve izzetle yaşanmasını istemek, bir yerin "dârülharb olmaktan kurtulması" meselesine bağlı değildir; başlı başına bir gayedir, bir kemâl talebidir.

Dâr taksiminin mücerret bir etiketleme olmayıp amelî hükümler doğurduğunu göstermek için iki meseleyi zikretmek faydalıdır.

Şimdi şu temel kuralı da bilmemiz gerekir: İslâm hukukunda bir kişinin malı "dokunulmaz" (ma'sûm) sayılıyorsa, ona haksız yere el uzatmak yasaktır.

Dârülislâmda hem Müslümanın hem de zimmînin (İslâm devletinin koruması altında yaşayan gayrimüslim vatandaşın) malı dokunulmazdır. Dârülharbde ise harbînin (orada yaşayan, Müslümanlarla arasında bir güvence antlaşması bulunmayan gayrimüslimin) malı, aralarında eman (karşılıklı güvence sözü, "ben sana zarar vermem, sen de bana vermezsin" antlaşması) bulunmadığı sürece Müslümana karşı dokunulmaz sayılmaz.

İşte âlimler arasındaki görüş ayrılığı buradan doğar. Şöyle sorulur: Madem harbînin malı zaten korunmuş ve hukuken dokunulmaz değildir; o hâlde normal şartlarda geçersiz (fâsid) sayılacak bir alışverişten mesela faizli bir işlemden Müslümanın kazanç sağlaması caiz olur mu?

Âlimlerin çoğunluğu (cumhûr-ı fukahâ) şöyle der: Hayır, caiz olmaz. Müslümanın dârülharbde ister harbîlerle, ister kendi arasında faizli (ribâlı) alışveriş yapması haramdır; çünkü faizin haram olduğu, âyet ve sahih hadis gibi kesin delillerle (nass) sabittir ve bu yasak her yerde geçerlidir.

Buna karşılık İmam Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed farklı düşünür: Onlara göre dârülharbde, harbînin kendi rızâsıyla ve ona bir ihanet veya aldatma (gadr) söz konusu olmaksızın, Müslüman onunla faiz içeren bir muamele yapabilir. İmam Ebû Yûsuf ise bu meselede çoğunlukla aynı görüştedir; ona göre de faiz nerede olursa olsun haramdır.3

İmam Ebû Hanîfe'ye göre dârülharbde yahut askerî seferde had yahut kısası gerektiren bir suç işlense, oradaki kumandanın haddi infaz yetkisi yoktur; ancak dârülislâma dönülünce devlet reisi yahut kadının vereceği hüküm geçerli olur. İmam Mâlik ve İmam Şâfiî ise haddin orada da derhal infaz edilebileceğini söylemişlerdir.4
Bu iki meselenin müşterek noktası, klasik fıkhın bu tasnifi devletlerarası daimî bir harb hâli ile eman ve zimmet müesseseleri zemininde kurmuş olmasıdır. Bugünkü vatandaşlık, vize ve milletlerarası muâhede düzeninde, Müslümanın dinini emniyetle yaşadığı memlekette bu hükümlerin bilhassa ribâ/faiz ruhsatının aynen işletilemeyeceği, âlimlerin ekseriyetinin kanaatidir; zira oradaki Müslüman zımnî bir eman ve muâhede altında bulunmaktadır ve bu da gadri men eder.
Bediüzzaman Hazretleri'nin bu meseleye bakışı, yukarıda arz edilen kategori ayrımını çok kuvvetli bir şekilde tesis eder. Onun nazarında bu asrın asıl meydan muharebesi, dârın siyasî-hukukî etiketi üzerinden değil, kalplerdeki ve zihinlerdeki iman üzerinden cereyan etmektedir. Bu manada cihadın asıl sahasını, Hutbe-i Şâmiye'deki şu sarih ölçüsüyle ortaya koyar:

Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan, âlem-i asgarında cihad-ı ekber ile mükelleftir. Ve ahlâk-ı Ahmediye (asm) ile tahalluk ve sünnet-i seniyyeyi ihyâ ile muvazzaftır.5

Bu nazara göre Bediüzzaman Hazretleri'nin metodu, bir beldeyi siyaseten "dârülislâm ilân etmek" yahut zorla ahkâmı ikame etmek değildir; ferdlerin kalbinde imanı ve İslâmî hayatı, ikna ve ispat ile, müsbet hareket ile ihyâ etmektir. Bu ölçüyü kabul eden kişi için "şeriata gerek var mı?" sualinin cevabı, bir beldenin hukukî statüsünden değil, o beldedeki insanların kalbî hayatından ve dinin ne derece izzetle yaşandığından ortaya çıkar. Statü, gayenin yerini tutamaz.

Hülâsa:
Türkiye'nin vasfı, hangi ölçünün esas alındığına göre münakaşa edilebilir; lâkin hangi neticeye varılırsa varılsın, bundan "öyleyse dinin ahkâmına ihtiyaç yok" hükmü çıkmaz. Zira biri "neredeyiz?" sualinin, diğeri "nereye müteveccihiz?" sualinin cevabıdır. Dâr taksimi tasvirî bir hükümdür; dinin kemâliyle yaşanması talebi ise bir maksattır ve bu maksat, hiçbir hukukî statüye bağlı kalmaksızın dâimâ bâkidir.

Kaynakçalar
  1. Kâsânî, Bedâî'u's-Sanâî', c. 7, s. 131.

  2. Serahsî, Şerhü's-Siyer; Kâsânî, Bedâî', c. 7, s. 130; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, c. 6, s. 289

  3. Cumhur ve Şâfiî için: Şâfiî, el-Ümm, c. 5, s. 630; Mâverdî, el-Hâvî, c. 9, s. 260 Hanefî tarafı için: Serahsî, el-Mebsût, c. 10.

  4. İbn Kudâme, el-Muğnî, c. 4, s. 46.

  5. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 2, s. 472.


Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Kanallarımız

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun.

Yorumlar (0)

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız