Sorunuzdaki ilgili kısım, 29. Mektubun 1. Kısmının 8. Nüktesinde şu şekilde geçmektedir:
Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm rehberimiz, ferman etmiş ki: [كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ وَكُلُّ ضَلَالَةٍ فِی النَّارِ] Acaba bu fermân-ı kat‘îye karşı ulemâü’s-sû’ ta‘bîrine lâyık bazı bedbahtlar hangi maslahatı buluyorlar, hangi fetvâyı veriyorlar ki lüzûmsuz, zararlı bir sûrette şeâir-i İslâmiyenin bedîhiyâtına karşı geliyorlar? Tebdîle kābil görüyorlar? Olsa olsa, muvakkat bir cilve-i ma‘nâdan gelen bir intibâh-ı muvakkat, o ulemâü’s-sû’u aldatmıştır.
Meselâ, nasıl ki bir hayvanın veyâhûd bir meyvenin derisi soyulsa, muvakkat bir zarâfet gösterir. Fakat az bir zamanda o zarîf et ve o güzel meyve, o yabânî ve paslı ve kesîf ve ârızî deri altında siyahlanır, taaffün eder. Öyle de, şeâir-i İslâmiyedeki ta‘bîrât-ı Nebeviye ve İlâhiye, hayâtdâr ve sevâbdâr bir cild, bir deri hükmündedir. Onların soyulmasıyla maânîdeki bir nûrâniyet, muvakkaten çıplak, bir derece görünür. Fakat cildden cüdâ olmuş bir meyve gibi, o mübârek ma‘nâların rûhları uçar. Zulmetli kalb ve kafalarda beşerî postunu bırakıp gider. Nûr uçar, dumanı kalır. Her ne ise...1
İlgili kısımda Bediüzzaman Hazretleri, şeâir-i İslâmiyenin (İslamiyet alametlerinin) değiştirilmesi sürecinde rol alan ulemâü’s-sû’u, dinen hiçbir sahih esasa dayanmayan keyfî, lüzumsuz ve zararlı değişikliklere ruhsat vermeleri sebebiyle tenkit etmektedir. Bu değişikliklere ruhsat vermelerinin sebebi olarak da herhâlde, olsa olsa, mânâdaki bir cilvenin geçici bir güzellik ve parlaklık göstermesiyle, mânâyı esas alıp şekli değiştirmeye sebep görmelerinin o âlimleri aldatmış olduğunu ifade eder.
“Olsa olsa muvakkat bir cilve-i ma‘nâdan gelen bir intibâh-ı muvakkat, o ulemâyı aldatmıştır” cümlesinin mânâsı şudur: Şeâir-i İslâmiyede bulunan Nebevî ve İlâhî ta‘birler değiştirildiğinde, ilk bakışta mânâ daha açık, daha anlaşılır veya daha hoş görünür gibi olabilir. Fakat bu hâl, kalıcı ve hakikî bir güzellik değildir; sadece geçici bir parıltı ve aldatıcı bir kanaattir. Buradaki “cilve-i ma‘nâ”, mânânın kısa süreli bir görünüşte parlamasıdır. “İntibâh-ı muvakkat” ise bundan doğan geçici bir uyanış, yani “bu daha güzel oldu, daha faydalı oldu” zannıdır. Hz. Üstad, bazı kimselerin şeâir-i İslâmiyeyi değiştirmeye meyletmelerini işte bu geçici ve yüzeyde kalan aldanışla izah ediyor. Yani mananın anlaşılarak okunması, dinlenmesi asli lafızlarıyla okumaktan dinlemekten daha önemli hissine kapılarak bu fetvaları vermişlerdir der. Ardından verdiği misal de bunu açıklıyor:
Bir meyvenin kabuğu soyulunca ilk anda daha parlak ve zarif görünebilir; fakat çok geçmeden bozulur. Aynı şekilde, şeâirin aslî lafızları da o mânâların hayatlı bir kabuğu, muhafaza edici bir libâsıdır. O lafızlar kaldırılınca mânâ bir an çıplak görünse bile bereketi, tesiri ve kudsiyeti zedelenir; zamanla da o nûrânî mânâlar sönmeye başlar.
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c.2, s.280

