İsrâiliyat, “İsrâiliye” kelimesinin çoğuludur. Sözlük anlamı itibarıyla Yahudilikten aktarılan haberleri ifade etmekle birlikte, terim olarak Yahudilik, Hıristiyanlık ve diğer dinlere ait olup İslâm kültürüne, özellikle de Kur’an tefsirine geçmiş olan İslâm dışı bilgi ve rivayetleri ifade etmektedir. 1 İsrâiliyat, İslâm’ın temel esaslarına uygun olanlar, uygun olmayanlar ve rivayet edilmesinde fayda bulunmayanlar olmak üzere üç gruba ayrılmaktadır.
İslâm’ın Temel Esaslarına Uygun Olan İsrailiyyatın Delilleri
İsrâiliyat’ın rivayet edilmesini câiz görenler, görüşlerini öncelikle Kur’an ve sünnetten delillerle temellendirmeye çalışmışlardır. Bu çerçevede, Ehl-i kitabın bilgisine başvurulabileceği şeklinde yorumladıkları bazı âyetleri delil göstermişlerdir. Şöyle ki:
Tevrât indirilmeden önce (bir adağına binâen) İsrâîl'in (Ya'kub'un) kendine haram kıldığı şeyler dışında, bütün yiyecekler İsrâiloğullarına helâl idi. De ki: “Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, haydi Tevrât'ı getirin de onu okuyun!”2
(Ey Resûlüm!) Artık sana indirdiğimiz şeylerde (bu anlattığımız kıssalarda) şübhede isen, o hâlde senden önce Kitâb'ı (Tevrât'ı) okuyanlara sor! And olsun ki sana Rabbinden hak gelmiştir; öyle ise sakın şübhe edenlerden olma!3
Celâlim hakkı için, (biz) Mûsâ'ya apaçık dokuz mu'cize verdik; (Ey Resûlüm!) İşte İsrâiloğullarına sor! (Mûsâ) onlara geldiği zaman, bunun üzerine Fir'avun ona: “Ey Mûsâ! Doğrusu ben seni sihirlenmiş zannediyorum” demişti.4
Bunun yanı sıra, İsrailoğulları’ndan rivayette bulunulmasını sakıncalı görmeyen bazı hadisleri ve bir kısım sahâbînin merak ettikleri hususları öğrenmek amacıyla Ehl-i kitaba soru sormalarını da bu görüşlerinin delilleri arasında zikretmişlerdir. Örneğin şu hadis bu izin kapsamında değerlendirilmektedir.
"...Ben-i isrâilden nakilde bulunun. Bunda bir sakınca yoktur"5
İslam’ın Temel Esaslarına Uygun Olmayanlar ve Yasaklanmalarının Delilleri
İslâm’ın temel esaslarına, nübüvvetin şanına, Allah’ın isim ve sıfatlarına ve Kur’an’ın genel ilkelerine zıt olan yahut verdikleri bilgilerin aksine Kur’an ve sünnette açık bilgiler bulunan İsrâilî rivayetler bu grupta değerlendirilir. Bu tür rivayetler caiz değildir. Delilleri ise şu âyetler ve hadislerdir:
O yahudi olanlardan bir kısmı (Tevrât'taki) kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar ve (peygambere karşı) dillerini eğip bükerek (alay etmek) ve dîni kötülemek üzere: “İşittik ve isyân ettik!”, “Dinle, dinlemez olası!” ve diyorlar...6
Artık vay o kimselerin hâline ki, kitâbı elleriyle yazarlar da, sonra onu az bir fiyata satabilmek için: “Bu, Allah tarafındandır!” derler. İşte ellerinin yazdıkları yüzünden onların vay hâline! Kazanmakta olduklarından dolayı da vay onlara!7
"Ömer, Ehl-i Kitab'a ait bir kitap getirip, Hz. Peygamber'in huzurunda okuyunca, Hz. Peygamber öfkelenerek şöyle dedi: Siz bu kitabı çok mu beğendiniz, Ey Hattab'ın oğlu! Yaşamım kendisinde olan Allah'a yemin ederim ki ben size pırıl pırıl bir kitap getirdim. Onlara bir şey sormayın. Çünkü onlar size doğru olan bir şeyi haber verirler, siz onu yalanlarsınız. Yahut batıl bir haber verirler, siz onu doğrularsınız. Yaşamım kendisinde olan Allah 'a yemin ederim ki, Şayet Musa hayatta olsaydı, mutlaka o da bana uyardı.8
(Dinî konularda) Ehl-i kitaba hiçbir şey sormayın. Zira kendileri sapıtmış olan bu
insanlar sizi asla doğru yola iletmezler..."9
Başta Ebû Hüreyre, İbn Abbas ve İbn Mes‘ûd olmak üzere birçok sahâbînin, önceleri Ehl-i kitaba mensupken daha sonra İslâm’ı kabul eden bazı kimselere eski dinleri ve kutsal kitapları hakkında sorular yöneltmeleri ve bu konularda onlarla bilgi alışverişinde bulunmaları da bu hususa örnek gösterilmektedir.
Hz. Peygamber’in (sav) nakledilmesine ruhsat vermediği İsrâilî haberler İslâm’a aykırı olanları, nakledilmesine izin verdikleri ise İslâm’ın esaslarına aykırı olmayanları kapsamaktadır. Bununla birlikte, Resûlullah’ın bu konudaki ruhsat ifade eden sözleri ve uygulamaları zamanla yanlış yorumlanmış; Kur’an’ın ruhuna ve akla uygunluğu sorgulanmaksızın pek çok İsrâilî rivayet nakledilmiştir. Hâlbuki söz konusu hadis ve uygulamalar, yalnızca İslâm’a aykırı olmadığı bilinen İsrâilî haberlerin nakledilmesine cevaz vermektedir.
Tevakkuf Edilen İsrailiyyat
Bu konuda Zehebi şöyle demektedir:
Dinimize muvafık olarak gelenleri tasdik ederiz, bunların rivayeti caizdir. Dinimize muhalif olarak gelenleri ise tekzib ederiz, batıl olduğunu belirtme dışında bunların rivayet edilmesi haramdır. Dinimizin hakkında sükût ettiklerin gelince, bunlar hakkında duraksarız. Ne doğrularız, ne de reddederiz. Bunların rivayeti ise caizdir çünkü böylesi rivayetlerin kahir ekseriyeti kıssalar ve geçmiş dönemlerle ilgili haberlere aittir, akaid ve ahkâmla ilgili değildir.”10
Bediüzzaman Hazretleri'ne Göre İsrailiyyat
Bediüzzaman Hazretleri, İsrâiliyat kaynaklı bilgilerin Müslümanlar arasında yayılmasına ve bu bilgilerin zamanla İslâm’a nispet edilmesine dikkat çekerek şöyle demektedir:
Benî-İsrâîl ulemâsının bir kısmı müslüman olduktan sonra, eski ma‘lûmâtları dahi onlarla beraber müslüman olmuş, İslâmiyet’e mal olmuş. Hâlbuki o eski ma‘lûmâtlarında yanlışlar var. O yanlışlar elbette onlara âittir, İslâmiyet’e âit değildir.11
Bediüzzaman Hazretleri, İslâmiyet’in ortaya çıkışından sonra Arap toplumunun öncelikli ilgi ve yönelişinin Kur’an’ın öğretilerini öğrenmek olduğunu, kâinata dair bilgileri ise felsefî ve bilimsel bir inceleme amacıyla değil, Allah’ın varlık ve birliğini anlamaya yönelik birer delil olarak ele aldıklarını belirtmektedir. Ancak İslâmiyet’in farklı milletler arasında yayılmasıyla birlikte, bu milletlerin sahip olduğu bilgi ve kültür birikimi de İslâm dünyasına girmeye başlamıştır. Bu süreçte özellikle Ehl-i kitaptan Müslüman olan Vehb b. Münebbih ve Ka‘b el-Ahbâr gibi şahısların önceki dinlerinden taşıdıkları İsrâiliyat kaynaklı bilgiler, Arapların düşünce dünyasına karışmıştır. Bu rivayetler, onları nakleden kişilerin ilmî ve dinî konumlarına duyulan güven sebebiyle yeterince tenkit edilmeden kabul görmüş, zamanla bazıları doğru bilgiler gibi değerlendirilmiştir. Hatta Kur’an âyetleri ve hadisler, bu rivayetlere göre yorumlanarak yanlış anlamalara ve şüphelere zemin hazırlanmıştır. Hâlbuki Kur’an’ın tefsirinde esas alınması gereken kaynaklar yine Kur’an ve sahih hadislerdir; tahrife uğramış Tevrat ve İncil rivayetleri değildir. O bu düşüncelerini şöyle aktarmaktadır:
İsrâiliyâtın bir tâifesi ve hikmet-i Yunaniyenin bir kısmı, dâire-i İslâmiyet’e duhûl etmeleriyle, din süsüyle görünerek, efkârı ihtilâle verdiler. Şöyle ki: O necîb kavm-i Arab, zaman-ı câhiliyette bir ümmet-i ümmiye idi. Vaktâ ki içlerinden hak tecellî edip isti‘dâd-ı hissiyâtları uyandı da, meydanda yol açan dîn-i mübîni gördüklerinden, umum rağabât ve meyilleri, yalnız dinin ma‘rifetine inhisâr eylediler. Fakat kâinâta olan nazarları teşrîhât-ı hikemiye nazarıyla değil, belki istitrâden, yalnız istidlâl için idi. Onların o hassâs zevk-i tabîîlerine ilhâm eden, yalnız onların fıtratlarına münâsib olan geniş ve ulvî muhîtleri ve sâfî ve müsteid olan fıtrat-ı asliyeleri ta‘lîm ve terbiye eden yalnız Kur’ân idi. Bundan sonra kavm-i Arab sâir akvâmı bel‘ ettiği gibi, milel-i sâirenin ma‘lûmâtları dahi Müslüman olmaya başladığından, muharrefe olan İsrâîliyât ise Vehb, Ka‘b gibi ulemâ-yı ehl-i kitâbın İslâmiyetlerinin cihetiyle Arabların hazâin-i hayâlâtına bir mecrâ ve menfez bularak o efkâr-ı sâfiyeye karıştılar. Hem sonra da ihtirâm dahi gördüler. Zîrâ ulemâ-yı ehl-i kitâbdan İslâmiyet’e gelenler, İslâmiyet şerefiyle gayet celâlet ve tekemmül ettiklerinden, ma‘lûmât-ı müzahrefe-i sâbıkaları makbûle ve müselleme gibi oldular, reddedilmedi. Çünki İslâmiyet’in usûlüne müsâdim olmadığından, hikâyât gibi rivâyet olunur iken, ehemmiyetsizliği için tenkîdsiz dinlenirler idi. Fakat hayfâ! Sonra hak olarak kabul edildiler, çok şübeh ve şükûkâta sebebiyet verdiler. Hem de vaktâ ki şu İsrâîliyât, Kitap ve Sünnet’in bazı îmââtlarına merci‘ ve bazı mefâhîmlerine bir münâsebetle me’haz olabilirler idi. Fakat âyât ve hadîsin ma‘nâları değil. Belki farazâ doğru olsalar idi, mâsadak ve efradından olmaları mümkün olduğundan, sû’-i ihtiyârlarıyla başka bir me’hazi bulmayan veya atf-ı nazar etmeyen zâhirperestler, bazı âyât ve ehâdîsi o hikâyât-ı İsrâîliyeye tatbîk ederek tefsîr eylediler. Halbuki Kur’ân’ı tefsîr edecek, yine Kur’ân ve hadîs-i sahîhtir. Yoksa ahkâmı mensûh olduğu gibi, kasası dahi muharrefe olan İncil ve Tevrat değildir.12
Bediüzzaman Hazretleri başka bir yerde, İslamiyet’e uygun olmayan İsrailiyatı İslamiyet’i paslandıran bir unsur olarak görmekte ve şöyle demektedir:
İslâmiyet’i, onu paslandıran hikâyât ve İsrâîliyât ve taassubât-ı bârideden kurtarmak.13
Aydemir, Abdullah, Tefsirde İsrâiliyyât, Ankara ts., s. 6-7.
Âl-i İmrân 3/93
Yûnus 10/94
İsrâ 17/101
Buhârî, Enbiyâ, 50; Müslim, Zühd, 72; Tirmizî, İlim, 13; İbn Mâce, Mukaddime, 5.
Nisâ, 4/46.
Bakara, 2/79.
Ahmed b. Hanbel, Müsned, Çağrı Yayınları, Istanbul, 1992/1413, c.3, s. 387.
Buhârî, Enbiyâ, 50; Müslim, Zühd, 72; Tirmizî, İlim, 13; İbn Mâce, Mukaddime, 5.
M. Hüseyin ez-Zehebî, Tefsir ve Hadiste İsrailiyyat, s. 65.
Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.92.
Bediüzzaman Said Nursi, Muhakemat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2024, s.92.
BediüzzamanSaid Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c.2, s.425.

