Bahsi geçen yer Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:
İnsan, santral gibi, bütün hilkatin nizâmlarına ve fıtratın kanunlarına ve kâinâttaki nevâmîs-i İlâhiyenin şuâ‘larına bir merkezdir. Binâenaleyh, insanın o kanunlara intisâb ve irtibât etmesi ve o nâmusların eteklerine yapışıp temessük etmesi lâzımdır ki, umûmî cereyânı te’mîn etsin. Ve tabakāt-ı âlemde deverân eden dolapların hareketlerine muhâlefetle, o dolapların çarkları altında ezilmesin. Bu da ancak evâmir ve nevâhîden ibâret olan ibâdetle olur.1
İnsan, cirmi küçük olsa da mana itibarıyla kâinatın bir fihristesi, numunesi ve merkezi hükmündedir. Aynı zamanda kâinat ağacının meyvesi gibidir. Bir ağaçta kök, gövde, dallar, yapraklar ve çiçekler nasıl meyvenin meydana gelmesine hizmet ediyorsa, kâinattaki pek çok nizam, ölçü ve kanun da insanın hayatına zemin hazırlayacak şekilde yaratılmıştır. Bu sebeple insan, kâinat içinde sıradan bir varlık değil; kâinat ağacının bir meyvesi ve neticesidir.
Buradaki “merkez” ifadesi, insanın mekân itibarıyla kâinatın ortasında bulunması demek değildir. Asıl maksat, kâinatta tecelli eden pek çok İlâhî kanun, nizam ve Esma-i Hüsnanın cilvelerinin insanda küçük bir mikyasta toplanması, okunması ve şuurla fark edilebilmesidir. İnsan, bu yönüyle kâinatın küçük bir numunesi ve fihristesi hükmündedir.
Kâinattaki sisteme baktığımızda, bu sistemin dünya üzerinde hayatın meydana gelebilmesine uygun bir şekilde tanzim edildiğini görürüz. Dünyayı incelediğimizde ise atmosferden suya, güneşten toprağa kadar pek çok nimetin insanın hayatına hizmet edecek şekilde hazırlandığına şahit oluruz. İnsanın kendi hayatına baktığımızda da bedeninin, aklının, kalbinin, duygularının ve ihtiyaçlarının kendi fıtratına uygun şekilde yaratıldığını görürüz.
İşte insanın kâinattaki merkezî konumu burada daha iyi anlaşılır. Kâinatta geniş ve dağınık bir şekilde görünen birçok hakikat, insanda daha küçük bir ölçekte ve toplu bir şekilde bulunur. Bedendeki hikmetli düzen, duygulardaki ölçü, akıldaki idrak, kalpteki şefkat ve vicdandaki adalet gibi özellikler, kâinatta görülen İlâhî nizam ve hakikatlerin insandaki yansımalarıdır. Bu yönüyle insan, kâinat kitabının küçük bir nüshası ve fihristesi gibidir.
İnsan aynı zamanda şuurlu bir aynadır. Kâinat, Allah'ın güzel isimlerinin cilvelerini gösteren büyük bir ayna olduğu gibi, insan da bu isimleri kendi mahiyetinde gösteren ve onların tecellilerini idrak edebilen şuurlu bir aynadır. Mesela insanın şefkat duygusu, Allah’ın Rahmetini; adalet anlayışı, İlâhî adalet ve hikmeti; ihtiyaçları ise Rezzakiyet hakikatini anlamasına vesile olur. İnsan, kendi mahiyetindeki bu ölçülerden hareket ederek kâinatta tecelli eden Rububiyetin hakikatlerini tanıyabilir.
Bu sebeple kâinatın yaratılışındaki bütün bu nizam ve ölçüler, insanın Allah’ı tanımasına ve O’na iman ve muhabbet etmesine de hizmet etmektedir. İnsan, kendisine verilen akıl, kalb, vicdan ve duygular sayesinde hem kâinattaki nimetlerden istifade eder hem de bu nimetlerin ve eserlerin arkasındaki İlâhî isimleri ve sıfatları okuyabilir.
Dolayısıyla “insan santral gibi merkezdir” denildiğinde, kâinatın fizikî olarak insanın etrafında döndüğü anlaşılmamalıdır. Buradaki merkezlik, insanın kâinatla son derece geniş bir münasebetinin bulunması ve kâinatta tecelli eden pek çok hakikatin insanda küçük bir nüsha hâlinde toplanmasıdır. Nasıl ki bir santralde farklı hatlar birleşip birbirleriyle irtibat kuruyorsa, insanın mahiyetinde de kâinattaki birçok hakikat ve İlâhî isimlerin mânaları bir araya gelir.
Bu cihetle insan, kâinat ağacının meyvesi olduğu gibi, aynı zamanda o ağacın taşıdığı manaları okuyabilen şuurlu bir muhataptır. Ağacın kökünden dallarına, yapraklarından çiçeklerine kadar bütün unsurların meyveye hizmet etmesi gibi, kâinattaki birçok nizam ve kanun da insanın maddî ve mânevî hayatına zemin hazırlar. İnsan ise bu nimetleri ve eserleri şuurla değerlendirerek kendisini ve kâinatı yaratan Allah’ı tanımak, O’na iman etmek, muhabbet etmek ve kulluk etmekle vazifelidir.
Bu sebeple insan, eşref-i mahlukat ve kâinat ağacının en mükemmel meyvesi hükmündedir. Ancak bu makam, yalnızca insan suretinde yaratılmış olmakla değil, kendisine verilen kabiliyetleri doğru kullanmakla kemale erer. İman ve salih amel ile insan, yaratılışındaki bu yüksek maksada uygun bir şekilde terakki eder. İman ve ibadetten yüz çeviren kimse ise, olgunlaşmadan çürüyen bir meyve gibi, kendisine verilen yüksek istidatları zayi edebilir.
Öyleyse insanın kâinattaki konumunu “merkez, fihriste, numune ve meyve” ifadelerinin tamamıyla birlikte düşünmek gerekir. İnsan, kâinatın mekânî merkezi değil; mana itibarıyla kâinatla en geniş münasebeti bulunan, onda tecelli eden birçok hakikati kendi mahiyetinde toplayan, onları şuurla okuyabilen ve kâinatın yaratılış gayesini anlamaya muhatap olan bir mahluktur. Bu yönüyle insan, kâinat ağacının meyvesi ve kâinat kitabının şuurlu okuyucusu hükmündedir.
Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ’caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 133.

