Kainatın yaratılışı kusursuzdur. Çünkü Allah’ın fiillerinde abesiyet ve hikmetsizlik düşünülemez. Bütün kusur, eksik ve noksanlıklar yaratıcıya değil, yaratılanlara mahsustur. Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır:
O ki, yedi göğü tabaka tabaka birbiriyle ahenkli olarak yarattı. Allah’ın yarattığında hiçbir düzensizlik göremezsin! Haydi gözünü çevir de bir bak, hiçbir çatlak görecek misin? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir ve yine bak, o göz aradığı kusuru bulamadan zelil ve bitkin bir hâlde sana dönecektir!1
Kur’ân-ı Kerîm’de “Allah’ın yaratmasında hiçbir düzensizlik göremezsin” buyrularak, yaratılışın esasının ölçü, denge ve hikmet olduğu bildirilir. Ancak kusursuzluk demek, her şeyin zahiren hoş ve eksiksiz görünmesi demek değildir. Kusursuzluk, her şeyin yerli yerince, belirli bir gayeye hizmet edecek şekilde yaratılmasıdır. Yaratılmış varlıklarda zahiren noksan gibi görünen hastalık, ölüm, ihtiyarlık, âfet, çirkinlik ve zayıflık gibi hâller aslında daha büyük hikmetlere kapı açar. Zıtlıklar bize hakikatleri gösterir. Mesela, hastalık olmasa sıhhatin kıymeti bilinmez; fakirlik olmasa rızkın değeri anlaşılmaz. Ayrıca bu zahiri eksiklikler, Allah’ın isimlerinin tecellisine vesile olur. Şafi ismi hastalıkla, Rezzak ismi ihtiyaçla, Sabur ismi musibetle daha parlak görünür. Noksanlık olarak gördüğümüz şeyler, aslında Allah’ın bir isminin tecelli etmesi için bize açılmış birer penceredir. Eğer her şey zahiren tam ve sorunsuz olsaydı, bu isimlerin birçok yönü gizli kalırdı. Diğer taraftan dünya bir imtihan meydanıdır. İmtihanın sırrı gereği hakikatler perdeli ve karışık görünür. Zahiri noksanlıklar insanın sabrını, şükrünü, tevekkülünü ve teslimiyetini ortaya çıkarır.
Biz çoğu zaman hadiseleri dar bir açıdan, cüz’î nazarla değerlendiririz. Oysa küllî planda bakıldığında birçok acı ve eksiklik daha büyük bir hayra hizmet eder. Mesela, bir ameliyat yarası zahiren çirkindir, fakat şifa için gereklidir. İnsan yalnız görünen yüzüne bakarsa kusur zanneder; ahirete bakan yüzüne bakarsa rahmet ve hikmet görür. Buradaki zahiri noksanlıklar, asıl kemalin ve ebedî saadetin başka bir âlemde olduğunu hatırlatır. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:
Müminin başına gelen yorgunluk, hastalık, keder, üzüntü hatta ayağına batan diken bile günahlarına kefarettir.2
Kâinat bütünüyle kusursuz bir düzen içinde yaratılmıştır. Müminin başına gelen sıkıntılar da bu düzenin dışında değildir. Görünüşte kusur gibi görünen hastalık ve acı, aslında manevi işleyişin bir parçasıdır. Yani bedende görülen eksilme, ruhta bir artışa vesile olur. Diken ayağa batar, fakat günahı düşürür. Beden yorulur, fakat kalp arınır. Böylece zahiri eksiklik, batıni kemale dönüşür. Kâinatta hiçbir şey abes, boş olmadığı gibi, müminin çektiği sıkıntı da boşuna değildir. Eğer musibet sadece acı üretseydi, o zaman gerçekten kusur olurdu. Fakat hadis bize bildiriyor ki o acı, günah temizliğine dönüşüyor. Demek ki sistem kusurlu değil, bilakis çift yönlü çalışıyor. Hem imtihan ediyor hem de arındırıyor. Ayrıca kainat zıtlıklar üzerine kuruludur. Gece olmasa gündüz anlaşılmaz; hastalık olmasa sıhhat bilinmez. Bu hadîs-i şerife göre musibet olmasa da günahların bir kısmı temizlenmezdi. O hâlde zahiren kusur gibi görünen sıkıntılar, aslında Allah’ın rahmetinin bize olan göstergesidir. Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurmaktadır:
Şu kainat öyle bir saraydır ki, o sarayda mütemadiyen tahrip ve tamir içinde çalkanan bir şehir var. Ve o şehirde her vakit harp ve hicret içinde kaynayan bir memleket var. Ve o memlekette her zaman mevt ve hayat içinde yuvarlanan bir âlem var. Halbuki o sarayda, o şehirde, o memlekette, o âlemde o derece hayret engiz bir muvazene ve bir mizan ve bir tevzin hükmediyor, bilbedahe isbat eder ki, bu hadsiz mevcudatta olan tahavvülat ve varidat ve masarıfat, her bir anda umum kâinatı görür ve nazar-ı teftişinden geçirir bir tek zatın mizanıyla ölçülür ve tartılır.3
Kâinat, muhteşem bir saraya benzer. Fakat bu saray sakin ve durağan değildir. İçinde sürekli yıkım ve tamir vardır. Şehir gibi çalkalanır, memleket gibi kaynar, âlem gibi hayat ve ölüm arasında dönüp durur. Hücreler ölür ve yenilenir, mevsimler değişir, canlılar doğar ve ölür. Zahiren bakıldığında bu kadar değişim, yıkım ve ölüm kusur gibi görünebilir. Ancak dikkatle bakıldığında bütün bu hareketlilik içinde hayret verici bir denge, bir ölçü ve bir tartı hükmetmektedir. Hiçbir şey başıboş değildir, her şey belirli bir hesapla yaratılmıştır. Atmosferin dengesi, bedenin işleyişi, tabiatın düzeni en küçük bir şaşma ile bozulacak hassasiyettedir. Buna rağmen kâinat dağılmıyor, bilakis sürekli yenilenerek kusursuz bir şekilde devam ediyor.
Mahlukatta nadiren görülen uzuv (organ) eksikliği ve farklı yaratılış halleri ise, Cenab-ı Hakk’ın haşa kusurlu yaratması değil, şuzuzât diye tabir ettiğimiz durumlardır. Şuzuzât; kaide ve kanun dışı kalmak, muhalif olmak anlamına gelir. Allah kanunlarında uyguladığı nizam ve intizamla kudretini ve işlerinde hiçbir tesadüf olmadığını gösterir. Kanunlarının dışına çıkarak uyguladığı fiilleriyle de kendi kanunlarının mahkumu olmadığını ispat eder. Buna şuzuzat denir. Allah şuzuzat ile her şeyin her an O’nun idaresinde ve O’na muhtaç olduğunu göstererek, tüm sebepleri de kendisinin yarattığını cinlere ve insanlara ilan eder.
Mesela, bir bebeğin dünyaya gelebilmesi için anne ve babasının olması gerekir. Bu, bir yaratılış kanunudur. Lâkin Allah, Hz. İsa’yı (as) babasız dünyaya göndermiştir. Yani kendi koyduğu kanunlarının dışına çıkarak kanunlarının mahkumu olmadığını kullarına ispat etmiştir. Bu şuzuzattır. Bunun dışında başka hikmetleri de olabilir. Kendisine verilen nimetin kıymetini anlamaya ve bilmeye vesile olabilir. Bu şekilde merhamet, sabır ve şefkat gibi duygular gelişebilir. Zahiren eksik gibi görünen haller, daha büyük manevî sonuçlara kapı açabilir. Hem bu tarzda bize göre olan eksikler Allah için kusur ve eksiklik değildir. Yani her kanunun bir istisnası vardır. Bu istisnalar Allah’ın iradesini gösterir.
Mesela bazı kimselerin beş parmak yerine altı parmağı olabiliyor. İkizler birbirine yapışık doğabiliyor. Bunun gibi bitkilerde ve hayvanlarda da istisnai haller olabilir. Bu durumların hepsi, ilahi kanunun istisnalarıdır. Kanunlar bizim içindir. Cenab-ı Hak isterse, bu kanunların dışına çıkabilir. Kanunlar Allah için zorunlu unsurlar değildirler. Çünkü sebepleri ve kanunları yaratan da Allah'tır.
Sonuç olarak; istisnalar kusur değildir. Bilakis kanunları koyan Zat’ın, o kanunların mahkumu olmadığını ve her şeyin her an O’nun iradesiyle var olduğunu gösteren delillerdir.
Mülk, 67/3-4.
Müslim, Birr, 49.
Bediüzzaman Said Nursi, Asa-yı Musa, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 151.

