Soru

Emir ve İrade Arşı

"Unsur-u hava, emir ve irade-i İlâhî'nin bir arşı olduğunu ispat eder." cümlesini izah eder misiniz? 

Tarih: 18.12.2013 21:55:22

Cevap

Hava unsuru emir ve iradenin arşıdır. Yani Allah'ın irade edip emrettiği herşey hemen oluverir. "Bir şeyi(n olmasını) dilediği zaman, O’nun emri, ona sâdece “Ol!” demektir,(o da) hemen oluverir." (Yasin, 82) ayeti buna işaret eder. İşte emr-i kün feyüküne malik olan Allah'ın emir ve iradesinin tecellisini en çok gösteren unsur hava unsurudur. Üstad Bediüzzaman hazretleri bunu 28. Lemada güzel bir şeklide izah etmiştir. Şöyle ki,

"Zât-ı Zülcelâl olan sâhib-i arş-ı a‘zamın, ma‘nevî bir merkez-i âlem ve kalb ve kıble-i kâinât hükmünde olan küre-i arzdaki mahlûkātın tedbîrine medâr dört arş-ı İlâhîsi var:

Birisi: Hıfz ve hayat arşıdır ki; topraktır. İsm-i Hafîz ve Muhyî’nin mazharıdır.

İkincisi: Fazl ve rahmet arşıdır ki; su unsurudur.

Üçüncüsü: İlim ve hikmet arşıdır ki; unsur-u nûrdur. 

 Dördüncüsü: Emir ve irâdenin arşıdır ki; unsur-u havadır. Basit topraktan, hadsiz hâcât-ı hayvâniyeye ve insaniyeye medâr olan maâdin ve hadsiz muhtelif nebâtâtın, basit bir unsurdan kemâl-i intizâmla, vahdetten hadsiz kesret, basitten nihâyetsiz muhtelif envâ‘, sâde bir sahîfede hadsiz muntazam nukūş, gözümüzle gördüğümüz gibi; suyun, hususan hayvanâtın nutfeleri su gibi basit bir madde iken, hadsiz mu‘cizât-ı san‘atının muhtelif zîhayatlarda o su ile tezâhürü gösteriyor ki; bu iki arş misillû, nûr ve hava dahi, besâtatlarıyla beraber, Nakkāş-ı Ezelî’nin ve Alîm-i Zülcelâl’in kalem-i ilim ve emir ve irâdesinin, acâib-i mu‘cizâtının evvelki iki arş gibi mazharlarıdırlar. Nûr unsurunu şimdilik bırakıp, mes’elemiz münâsebetiyle, küre-i arza göre emir ve irâde arşı olan unsur-u hava içinde emir ve irâdenin acâibini ve garâibini örten perdenin bir derece keşfine çalışacağız. Şöyle ki:

Biz nasıl ki ağzımızdaki hava ile hurûfât ve kelimâtı ekiyoruz. Birden sünbülleniyorlar. Yani havada, âdetâ zamansız bir anda, bir kelime bir habbe olup hâric-i havada sünbüllenir. Küçük büyük hadsiz aynı kelimeyi câmi‘ bir havayı sünbül veriyor. Unsur-u havaiyeye bakıyoruz ki, o derece emr-i künfeyekûne mutî‘ ve musahhar ve emirberdir ki; güya herbir zerresi, bir nefer gibi, muntazam bir ordunun her dakika emrini bekler. Zamansız en uzak zerreden, emr-i künden cilveger olan bir irâdenin imtisâlini ve itâatini gösterir. Meselâ, âhize ve nâkile radyo makineleri vâsıtasıyla, havanın hangi yerinde olursa olsun, bir nutk-u beşerî bütün küre-i arzın her tarafında radyo âhizeleri bulunmak şartıyla, aynı nutuk zamansız, aynı anda, her yerde işittirilmesi, emr-i künfeyekûnün cilvesine herbir zerre-i havaiye ne derece kemâl-i imtisâlile itâat ettiğini gösterdiği gibi; havada sebatsız vücûdları bulunan hurûfât, kudsiyet keyfiyetiyle, bu sırr-ı imtisâle göre çok te’sîrât-ı hâriciyeye ve hâsiyât-ı maddiyeye mazhar olabilir. Âdetâ, ma‘neviyâtı maddiyâta inkılâb ve gaybîyi şehâdete tahvîl ettirir bir hâsiyet onlarda görünüyor. İşte bunun gibi, hadsiz emâreler gösteriyor ki; mevcûdât-ı havaiye olan hurûfâtın, hususan hurûfât-ı kudsiyenin ve Kur’âniyenin, hususan evâil-i sûrelerde şifre-i İlâhînin hurûfâtı, muntazam ve nihâyetsiz hassâs ve zamansız emirleri dinler ve yapar gibi göründüğünden, elbette zerrât-ı havaiyede kudsiyet noktasında emr-i künfeyekûnün cilvesine ve irâde-i ezeliyenin tecellîsine mazhar hurûfâtın maddî hâssalarını ve hârika ve mervî fazîletlerini teslîm ettirir. İşte bu sırra binâendir ki; Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’da bazen kudret eserini, sıfat-ı irâde ve sıfat-ı kelâmdan gelir gibi ta‘bîrât, gāyet derecede sür‘at-i îcâddan ve gāyet derecede inkıyâd-ı eşyâdan ve musahhariyet-i mevcûdâttan başka, ayn-ı emir, kudret gibi hükmediyor, demektir. Yani, emr-i tekvînîden gelen hurûfât, maddî kuvvet hükmünde vücûd-u eşyâda hükmeder. Ve emr-i tekvînî âdetâ ayn-ı kudret ve ayn-ı irâde olarak tezâhür eder. Evet, emir ve irâdenin bu gāyet hafîve vücûd-u maddîleri gāyet gizli ve havaî, âdetâ nîm-ma‘nevî, nîm-maddî nev‘indeki mevcûdâtta, emr-i tekvînînin ayn-ı kudret gibi âsârı görünüyor. Belki ayn-ı kudret olur. Âdetâ, ma‘neviyât ile maddiyâtın mâbeyninde berzahî olan mevcûdâta nazar-ı dikkati celbetmek için, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân اِنَّمَآ اَمْرُهُٓ اِذَآ اَرَادَ شَيْئًااَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ferman ediyor. İşte, evâil-i sûrelerdeki الٓمٓ، طٰسٓ، حٰمٓ gibi hurûf-u kudsiye-i şifre-i İlâhiye, hava zerrâtı içinde, zamansız münâsebât-ı dakîkiye-i hafiye tellerini ihtizâza getirecek birer düğüm ve birer düğme harfi olduklarını; ve ferşten arşa ma‘nevî telsiz telefon olarak muhâberât-ı kudsiyeyi îfâ etmeleri, o şifre-i kudsî-i İlâhînin şe’nindendir ve vazîfesidir ve gāyet ma‘kūldür.

Evet, havanın herbir zerresi ve bütün zerrâtı, telsiz telefonlar ve telgraflar gibi aktâr-ı âlemde münteşir o zerreler, emirleri imtisâl ettiklerini; ve elektrik ve seyyâlât-ı latîfeye âhize ve nâkilelik vazîfesi gibi sâir vezâif-i havaiyeden başka bir vazîfeleri de bir hads-i kat‘î ile, belki müşâhede ile, ben kendim badem çiçeklerinde gördüm. Rû-yu zemînde muntazam bir ordu hükmünde olan ağaçların hevâ-yı nesîmînin dokunmasıyla, bir anda aynı emri o âhizelerhükmündeki zerrelerden aldığı vaz‘iyet-i meşhûdesi, bana iki kerre iki dört eder derecesinde kanâat vermiştir. Demek havanın, rû-yu zemînde çevik çalak bir hizmetkâr olması ve rû-yu zemîndeki Rahmân-ı Rahîm’in misafirlerine hizmet ettiği gibi, o Rahmân’ın emirlerini teblîğ etmek için bütün zerrâtı telsiz telefonun âhizeleri gibi emirber nefer hükmünde olarak evâmir-i kudsiyeyi nebâtâta ve hayvanâta teblîğ eder. Nefeslere yelpâze, nüfûsa nefes, yani vücûdun âb-ı hayatı olan kanı tasfiye ve nâr-ı hayatı olan harâret-i garîziyeyi iş‘âl vazîfesini yaptıktan sonra çıkıp, ağızda hurûfâtın teşekkülüne medâr olduğu gibi, pek çok muntazam vazîfeleri, emr-i künfeyekûn ile icrâ eder. İşte, havanın bu hâsiyetine binâendir ki: Mevcûdât-ı havaiye olan hurûfât, kudsiyetkesb ettikçe, yani âhizelik vaz‘iyetini aldıkça, yani Kur’ân hurûfâtı olmaklaâhizelik vaz‘iyetini aldığından ve düğmeler hükmüne geçtiğinden ve sûrelerin başlarındaki hurûfât, daha ziyâde o münâsebât-ı hafiyenin uçlarının merkezi,ukdeleri ve düğümleri ve hassâs düğmeleri olduğundan, vücûd-u havaîleri bu hâsiyete mâlik olduğu gibi, vücûd-u zihnîlerinin dahi, hatta vücûd-u nakşîlerinin dahi bu hâsiyetten hâssaları vardır.

Demek o hurûfların okunmasıyla ve yazılmasıyla, maddî ilaç gibi şifâ ve başka maksadlar hâsıl olabilir." (28. Lema)




Yorum Yap

Yorumlar