Mezhepler

15.11.2010

10831

Hacı Bektaşi Veli Hazretleri Alevî miydi?

Alevilik önceden hak bir mezhep miydi? Hacı Bektaşi Veli Hazretleri Alevî miydi? Bektaşilikle Alevilik aynı mıdır?

13.06.2011 tarihinde cevaplandı.

Cevap

Sorunuzu kısımlara ayırarak cevap vermeye çalışalım.

Mezhep nedir?

Arapça bir kelime olan mezhep, zehabe kökünden gelip, "takip edilen ve gidilen yol" anlamına gelmektedir. Terim anlamı ise, itikadî ve amelî, yani iman, ibadet ve ahlak ilgili konularda çözümler üretmek için ortaya çıkan İslâm Düşünce ekollerini ifade etmektedir. 1

Mezhepler itikadi ve ameli olarak ikiye ayrılırlar. İtikadi mezhepler Maturidi ve Eşari, ameli mezhepler ise Hanefi, Şafii, Hanbeli ve Maliki'dir. Bu mezheplerin oluşum sürecinde dayandıkları temel nokta: Kur'ân, sünnet, icma' ve kıyas (içtihad) esaslarıdır.
Kur’an ayetleri muhkem yani ma‘nâsı açık olanlar ve müteşâbih yani îzâhı ve te’vîli gereken gibi kısımlara ayrılmaktadır. Müteşâbihlerin ancak ilimde derinlik kazanmış kimselerce anlaşılabileceği Kur'ân'da şöyle ifade edilmektedir:

Sana Kitâb’ı (Kur’ân’ı) indiren O’dur; onun bir kısmı muhkem âyetlerdir ki onlar kitâbın anası (esâsı)dır, diğerleri ise müteşâbih (âyetler)dir. Ama kalblerinde bir eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve onun te’vîlini aramak için hemen ondan müteşâbih olanının peşine düşerler. Hâlbuki onun te’vîlini ancak Allah bilir. İlimde râsih (derinleşmiş) olanlar da. (Onlar:) “(Biz) ona inandık, hepsi Rabbimiz tarafındandır!” derler (ve o gizli hakîkati izhâr ederler). Ve (ondan, selîm) akıl sâhiblerinden başkası ibret almaz. 2 

Bundan dolayı Kur’ân ve sünnette net olarak belirtilmemiş olan ve çözümü bulunmayan konularda işin ehli olan âlimler ictihad yapmışlardır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır:

Hakim içtihad edip karar verdiği zaman, eğer isabet ederse ona iki sevap vardır. Eğer içtihadında hata ederse, ona da bir sevap vardır. 3 

Bu bağlamda dini hususlarda ihtisas sahibi olup ictihad edene ise müctehid denilmiştir. İşte mezhep imamlarımız da bu gruba girmektedir. Yine Peygamber Efendimiz (sav) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmaktadır:

Peygamber Efendimiz (sav) Hz. Muaz’a sordu: "Sana hâlli için herhangi bir dava getirildiği zaman nasıl ve neye göre hüküm verirsin?" diye sordu. Hz. Muaz, "Allah'ın kitabındaki hükümlerle hüküm veririm." dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Eğer Allah'ın kitabında onunla ilgili bir hüküm bulamazsan neye göre hüküm verirsin?" diye sordu. Hz. Muaz, "Resûlullahın sünnetine göre hüküm veririm." dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu sefer, "Resûlullahın sünnetinde de onunla ilgili bir hüküm bulamazsan, ne yaparsın?" diye sordu. Hz. Muaz, "O zaman, kendi görüşüme göre içtihad eder, hüküm veririm." dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz bundan son derece memnun oldu. Bu memnuniyetini şöyle ifade etti: "Allah'a hamdolsun ki, Resûlullahın elçisini, Resûlullahın razı olduğu şeye muvaffak kıldı. 4 

İctihâda dayalı hükümlere örnek verecek olursak; Kur’ân ve sünnette hayvan öldürmenin hükmü, gereksiz yere ağaç kesmek, eti yenilebilecek hayvanlar, boşanma ile alakalı farklı konular, ticarete dair bazı güncel mevzular ve benzeri birçok konu kapalı kalmış, net hükümler ortaya konulmamıştır. Peygamber Efendimiz (sav) döneminde bu durumlar yaşanmamış oldukları için net hükümlerde konulmamıştır. İşte mezheplerin amacı bunlara dair çözümler getirip dinde kolaylık sağlamaktır.
Bu bağlamda mezhepler yeni birer din değildir. Zaten mevcut olan dinin kapalı kalmış kısımlarını, yine dine dayanarak çözmek amacı gütmektedir.

Mezheplerin Ortaya Çıkış Sebepleri?

Peygamber Efendimizin (sav) sağlığında, tüm sorunlar ona götürülüp çözüme kavuşturuldu. Dolayısıyla bu dönemde hem itikadi hem de amelî konularda bir birlik yaşanmıştı. Bu sebeple bu dönemde bir mezhebin varlığından söz etmek mümkün değildir. Ancak O’nun vefatından sonra halifelik olayları ve seçim süreçleri, toplumu tartışmaya hatta savaşlara götürmüş, bu bağlamda birçok ihtilaf ortaya çıkmıştır.

Bu ihtilaflar da zamanla farklı grupların oluşmasına zemin hazırlamıştır. Yani Peygamber Efendimizden (sav) sonraki ilk dönem ortaya çıkan mezheplerin ekseriyeti itikadi ve siyasi sebeplerin neticesidir. Bu bağlamda Haricilik mezhebi örnek gösterilebilir. (Sıffin savaşı ve akabinde ki "Hakem Olayı"nda tahkimi (hakem tayinini) kabul etmeyenler Hz. Ali’den ayrılıp yeni bir oluşum içine girmişlerdir.) Daha sonra ise Murcie, Mutezile, Şia gibi yine itikadi yönü ağır basan mezhepler ortaya çıkmıştır.

Ehli Sünnet’in yani Sünni düşüncenin teşekkülü ise; Mürcie, Mutezile, Şia gibi itikadi mezhepler, aykırı fikirleri ile klasik İslâm algısının dışında bir yol izlemişlerdi, Sünni oluşum ise bunlardan farklı olarak, klasik İslam çizgisinden sapmayan ve çoğunluğu temsil eden Müslümanların görüş ve düşüncelerinin sistemli bir şekilde ifade edilmesiyle ortaya çıkmıştır.

Bu bağlamda Ehli sünnet; Haricilik, Şiilik gibi batıl bir mezhep olarak telakki edilmesi pek doğru değildir. Yani Peygamber Efendimizin (sav) çizdiği yolda devam edip başka yol ve düşüncelere sapmamışlar.

Problemin'de temelini ihtiva eden fıkhi-ameli mezheplerin oluşumu ise hicri ikinci asır (800’lü yıllar) ve sonrasında teşekkül etmiştir. Yani bir nevi itikadi mezheplerin oluşum sürecinden sonra meydana çıkmıştır.

Alevilik Nedir? Mezhep midir?

Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz (sav) hayattayken Ashâb-ı kiram herhangi bir mesele ile karşılaştıklarında bunu doğrudan Peygamber Efendimiz'e (sav) gelip sorabiliyorlardı. Peygamber Efendimiz’in (sav) ahirete irtihalinden sonra ehl-i sünnetin temelini oluşturan sahabe, tabiin ve tebe-i tabiin denilen selef-i salihin, bir mesele olduğunda bunu Kur’an ve sünnete göre çözüyorlardı. Fakat İslamiyet’in farklı coğrafyalara yayılması ve farklı milletlerin Müslüman olmalarıyla birlikte Hariciler ve Şia, daha sonraları da Mutezile, Cehmiye, Mürcie gibi bir takım bid’at fırkaları ortaya çıktı. Bu fırkalardan kimi Kur’an ve sünneti, Peygamber Efendimiz (sav) ve sahabelerin anladığından farklı bir şekilde yorumlamış, kimi hadisleri inkâr etmiş, kimi de hadis uydurma yoluna gitmişti. İşte bu bid’at fırkalarına karşı, sahabenin Peygamberimiz Efendimiz’den (sav) aldığı, sahih Kur’an ve sünnet anlayışını muhafaza etmeye çalışan ve Müslümanların ekseriyetini oluşturan gruba “ehl-i sünnet ve’l cemaat” denilmiştir. Tabiin ve tebe-i tabiin denilen nesil, sahabeye ait Kur’an ve sünnet kaynaklı itikadî ve amelî anlayışı muhafaza etmişlerdir.

Sözlükte “Ali’ye mensup” anlamına gelen kelimenin çoğul şekli Aleviyye ve Aleviyyûn’dur. Alevî terimi İslâm kültür tarihinde Hz. Ali soyundan gelenler mânasında, ayrıca siyasî, tasavvufî ve itikadî anlamda kullanıla gelmiştir. Hz. Ali soyundan, oğulları Hasan, Hüseyin, Muhammed b. Hanefiyye, Ömer ve Abbas vasıtasıyla gelenlere Alevî denilmiştir. Emevîler’in son dönemlerinden itibaren Hz. Ali’nin soyundan gelenler, özellikle Hasan ve Hüseyin’in neslinden olanlar için şerif, seyyid, emîr gibi lakaplar yanında Alevî nisbesi de kullanılmaya başlamış ve bu husus daha sonraki devirlerde devam etmiştir. Günümüzde de aynı nesle bağlı olanlar bu nisbeyi kullanmaktadır. 5 

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) vefatından sonra Müslümanların Halifesinin kim olacağı meselesi ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte Müslümanlar arasında bir kısmı siyasi, bir kısmı da fikri ve ameli sebeplerle çeşitli ihtilaflar belirmiştir. Neticede bu ihtilaflar da siyasi ve itikadi olarak farklı yaklaşımları olan mezhepleri oluşturmuştur. Şia ile Alevilik de genel itibariyle bu şekilde oluşan ve aralarında benzerlikler gösteren anlayışlardır. 6 

“Alevî” sözcüğü, “Ali’ye mensup”, “Ali’ye ait” anlamında arapça ilgi ismidir. Çoğulu “Alevîyye” ve “Alevîyyûn” dur. İslâm kültür tarihi açısından değerlendirildiğinde Alevî sözcüğünün çeşitli anlamlarda kullanıldığı görülür. Terimin kullanıldığı en eski kaynaklardan birisi, İbn Ca’d’ın Müsned’idir. O, “Alevî” terimini Hz. Ali soyundan olan kimseler için kullanır. İbn Cerîr et-Taberî de, Alevî nisbesini aynı anlamda kullanır. 7 

Kısaca, tarihsel arka plana baktığımızda Alevî teriminin hangi anlamlarda kullanıldığını şu şekilde sıralayabiliriz:
a- “Hz. Ali’den yana, Hz. Ali taraftarı, Hz. Ali’yi sevme” anlamında,
b- Seyyid, Şerif gibi lakaplar yanında “Hz. Ali soyuna mensubiyeti” ifade etmek üzere,
c- Şia ile eş anlamlı olarak,
d- Bazı tarikatler tarafından Hz. Ali’ye manevi bağlılığı ifade etmek üzere “Alevî” nisbesi kullanılmıştır.

Günümüzde Alevilik, tarihî kökleri Hz. Ali ve Ehl-i Beyt bağlılığına dayanan; zaman içinde inanç, tasavvuf ve kültürel unsurların birleşmesiyle şekillenmiş bir gelenek olarak varlığını sürdürmektedir. Bu bakımdan Aleviliği bir mezhep olarak değerlendirmemiz doğru olmayacaktır.

Hazı Bektaşi Veli kimdir? Nasıl bir şahsiyete sahiptir?

Hacı Bektaşi Veli hakkında çok bir bilgiye ulaşılamamaktadır. Ancak araştırmalar gösteriyor ki, Menkıbevî Hacı Bektaşı Veli Hazretleri Rum abdallarının pîridir; Diyâr-ı Rûm’un (Anadolu) büyük evliyasındandır.

Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri, Horasan asıllı seyyid bir mutasavvıfıdır. XIII. asırda Anadolu’ya gelip Nevşehir Sulucakarahöyük’te irşad faaliyetinde bulunmuş, daha sonra “Bektaşîyye” diye anılan tarikatın mânevî pîri kabul edilmiştir. Kur’ân ve Sünnet’e bağlılık, tevazu, muhabbet ve cömertliği esas alan sohbetleriyle Anadolu’daki İslâmî hayatın kökleşmesine hizmet etmiştir; Yeniçeri Ocağı dâhil pek çok zümre onun adını mânevî bir alamet olarak benimsemiştir. Vefatından sonra oluşan Bektaşî zümrelerinde zamanla farklı inanç ve uygulamalar görülebilse de, Hacı Bektâş-ı Velî Hazretlerin’nin sahih kaynaklardaki menkıbeleri Ehl-i Sünnet çizgisinde bir velâyeti gösterir.

"Şiî-bâtınî fikirlerden ibaret görüşleriyle saf ve samimi Türkmenler arasında dinin her türlü kayıt ve külfetini hiçe sayan ve îmânı sulandıran bir bozgunculuk faaliyetine girişince, Osmanlı, düzen ve hu­zuru sağlamak, Türkmenlerin safiyetlerini korumak için bu zümreleri ciddî bir takibe almış; onlar da son de­rece kurnaz bir şekilde kendilerini Bektaşîlik şemsiyesi altına saklamışlardı. Artık onlar, bu şemsiye altında, Türkmen kütlelerin kendisine aşk ve şevkle, ama sadece menkıbelere dayalı hayatı ve görüşlerini tanıyarak bağ­landıkları Hacı Bektaş Velî’yi diledikleri istikamette kullanabilir ve takdîm edebilirlerdi. Nitekim öyle de ol­muş ve bu zümrelerin tertemiz Bektâşî ocağına el atışla­rından itibaren Hacı Bektaş Velî, "bâtmî, hurûiî ve şîî" vasıflı bir menfî edebiyata âlet edilmiştir.

Oysa Hacı Bektaş Velî'nin, Yesevî Ocağı'nın ölçü­lü îmanına sadık kalarak hayat yolunun rehberi ve mürşidi bildiği büyük ve İlâhî aşkını, Hz. Peygamber ve Hz. Ali’ye uzanan zühd ve takvâ kalıpları içinde sınır­layabilmiş müstesnâ insanlardan biri olduğunu, artık bugün elimizin altındaki eserleri apaçık ortaya koy­ maktadır.

Aslında İslâm kültürünün on iki esas tarikattan biri ve Anadolu Halvetîliğinin Dört Direk [Evtâd-ı Erba‘a)'ten biri olarak gördüğü Hacı Bektaş Velî'nin "İslâm dışı" veya "İslâm ile ilgisiz" sayılması düşünülemez. Ak­sine o, Türk kültürü ve İslâm inanışını ayrılmaz bir biçimde kaynaştırıp ortaya yepyeni bir anlayış getirmiş; "Türkmen sünnîliği”nin öncülerinden olmuştur. 8 

Buradan anlaşılıyor ki, Hacı Bektaşı Veli Hazretlerine aleviydi demek doğru değildir. Aynı şekilde Bektaşilik ve Aleviliğe de aynı demek doğru olmayacaktır.

Kaynakçalar
  1. İlyas Üzüm, ‘’Mezhep’’, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Ankara 2004, c. 29 s. 526.

  2. Âl-i İmrân 3/7

  3. Buhari, İ'tisam 21

  4. İbn-i Kesîr, Sîre, 4:199.

  5. Ahmet Yaşar Ocak, Alevi, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1989, c.2, s.368-369

  6. Nurhan Aydın, Osmanlıdan Günümüze Aleviliğin Tarihsel Gelişimi, Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, 18/36 (Aralık 2020), s. 115

  7. Şaban Çiftçi, Günümüz Alevî-Bektaşî Kültüründe Hadis, Süleyman Demirel Üniversitesi , Isparta 2005, s.1

  8. Ethem Ruhi Fığlalı, Türkiye'de Alevilik-Bektaşilik, Selçuk Yayınları, Ankara 1996, s. 163


Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun

Yorumlar (0)

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız