Nefs-i emmâre, insana dâimâ kendini yeterli ve haklı gösterip kusurunu gizleyip aczini unutturur. İnsan, olaylara sürekli nefis penceresinden bakmaya başladığında, Hakk’a giden yolları kendi eliyle daraltır. Çünkü nefis, iyiliği kendinden bilir, kuvveti olduğu zannına kapılır, sahip olmadığı bir iktidarı kendininmiş zanneder. Bu sebeple kişinin ilk işi, nefsin bu durumundan kurtulup aczinin farkına varmaktır.
Acz; güçsüz olmak, kudreti olmamak, zayıflık, güç yetirememek, bir şeyi yapmak veya bir işi yapacak kudreti olmamak, her şeyde geri kalmak anlamında kullanılmaktadır. Üstad Bediüzzaman Hazretlerine göre acz, varlıkların kendisini inciteni, korktuklarını defedecek ve ihtiyaçlarını giderecek, kişinin zatına ait bir kudretten mahrum olmasıdır. Başka bir ifade ile insanın, kendi fiillerini, amellerini ve davranışlarını yaratacak bir kudretinin olmamasıdır. Ona göre acz, bütün varlıkların ortak bir özelliğidir.
Acz, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin insanları Allah'a ulaştırmak için Kur'ân'dan istifade ederek ortaya koyduğu acz, fakr, şefkat ve tefekkür yolunun dört esasının birincisidir. Hz. Üstada göre acz, insanları Cenâb-ı Hakk'a ulaştıran en kısa ve en selâmetli yoldur. İnsan, aczini idrak etmekle ubudiyet yoluyla mahbubiyet, yani Allah'ın sevdiği kulluk makamına erişir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde izah eder:
Acz elini nefisten çekse, doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelâl’e verir. 1
Nefis, insana sahte bir kuvvet ve yeterlilik hissi verir. Acz ise bu vehmi kırar; insanın zayıf, muhtaç ve fanî olduğunu gösterir. İnsan aczini anlayınca, hiçbir şeyi kendi başına yapamadığını, bütün kudret ve tasarrufun Cenâb-ı Hakk’a ait olduğunu idrak eder. Böylece nefsine değil, Kadîr-i Zülcelâl’e yönelir. Bu da kişiyi duaya, tevekküle, şükre ve hakikî kulluğa sevk eder. Bu sebeple acz, insanı en kısa ve en selâmetli şekilde Allah’a ulaştıran bir yoldur.
Nefis, insana dâimâ kendini yeterli, güçlü ve merkezî gösterir. Acz tarîkinde insan, bu vehmi kırar kırmaz doğrudan Allah’ın kudretine yönelir. Aşk tarîkinde ise insan yine nefsin dar dairesinden çıkar; yani yalnız kendini sevme, kendini merkeze koyma ve benlik etrafında dönme hâlinden bir derece kurtulur. Fakat bu kurtuluş, ilk anda doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’a yönelmek şeklinde olmayabilir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde ifade eder:
Halbuki en keskin tarîk olan aşk, nefsinden elini çeker, fakat ma‘şûk-u mecâzîye yapışır. Onun zevâlini bulduktan sonra Mahbûb-u Hakîkî’ye gider.2
Aşk yolunda insan, nefsinden elini çekse bile çoğu zaman sevgisini güzel olan, mükemmel olan, kendisine menfaati olan şeylerde toplar. Yani nefsin elinden kurtulur fakat bu defa mâşuk-u mecâzîye, yani fanî, mecâzî bir sevgiliye yönelir. İnsan, o mecâzî mahbubda takılıp kalabilir, fanî olanı bâkî zannedebilir, sevgiyi yanlış yerde sabitleyebilir.
Mâşuk-u mecâzî fanîdir, değişir, kaybolur, ölür yahut kalbi tam doyurmaz. İnsan, bir süre sonra bağlandığı şeyin geçici ve noksan olduğunu görür. O vakit anlar ki kalbin istediği mutlak cemâl, mutlak kemâl ve mutlak beka, o sevdiği şeyde yoktur. Demek ki o güzellik, sevdiği, bağlandığı şeye ait değildir. Dâimî, bâkî bir cemalin aynasıdır.
Böylece insan, sevdiği varlığın arkasındaki İlâhî tecellîyi fark etmeye başlar. Sevginin yönü yaratılmışlardan Allah'a döner. Güzelliğin asıl sahibinin, kemalin hakikî kaynağının ve muhabbetin hakikî sahibi olan Cenâb-ı Hak olduğunu anlar. İşte bu noktada mecâzî aşk, hakikî aşka dönüşür. Böylece kişi Mahbûb-u Hakîkî’ye, yani hakikî sevilmeye layık olan Allah'a yönelir.
Bu sebeple aşk yolu da Allah’a ulaştırır; ancak çoğu zaman önce fanî bir sevgi durağından geçirerek ulaştırır. Acz yolunda ise insan, kendi güçsüzlüğünü fark eder etmez doğrudan Kadîr-i Zülcelâl’e yönelir. Aşk yolunda ise nefsin terkinden sonra önce mecâzî bir mahbuba meyil olur; onun zevâli görüldükten sonra Hakîkî Mahbûb’a intikal edilir.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 88.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 88.

