Soru

4. Reşha

19. Sözdeki 4. Reşha'yı izah eder misiniz?

Tarih: 13.12.2020 21:34:14
Okunma: 848

Cevap

Bak! Öyle bir ziyâ-yı hakîkat neşreder ki: Eğer o zâtın o nûrânî dâire-i hakîkat-i irşâdından hâric bir sûrette kâinâta baksan; elbette kâinâtın şeklini bir mâtemhâne-i umûmî hükmünde; ve mevcûdâtı birbirine ecnebî, belki düşman ve câmidâtı dehşetli cenazeler; ve bütün zevi’l-hayâtı zevâl ve firâkın sillesiyle ağlayan yetimler hükmünde görürsün.

Buradaki ziya-yı hakikat denilen şey imanın ve islamın esaslarıdır. Bu esasları öğreten de Peygamber Efendimiz(a.s.m)’dir.

Eğer Peygamber Efendimiz’in (a.s.m) getirmiş olduğu bu nur olmazsa bütün kâinat manen karanlık bir şekil alır. Yani Kâinatta kast edilen manalar anlaşılmaz. İnsan ne için yaratıldığını bilmez ve çevresinde cereyan eden hadiselere doğru bir mana veremez. Nitekim bugün de bu iman bakışıyla hadiselere bakamayanlar bütün varlıkları bir birine düşman olarak algılamaktadırlar. Buna işareten Kur’an’da “ Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar.” [1]

Peygamber Efendimiz(a.s.m)’in getirdiği nur olan Kur’an ve Kur’an’ın bize öğrettiği şekilde hadiselere bakmadığımız, yani imani bir bakış ile hadiseleri tahlil etmediğimiz zaman meydana gelen hadiselerdeki hikmeti ve manayı anlayamayız. Bundan dolayı her şeyi başıboş ve manasız görürüz. Her şeyi birbirine düşman telakki ederiz. Nitekim hadiselere bu şekilde bakan bir kısım felsefi yaklaşımlar güçlü olan güçsüzü ezer, güçlü olan haklı olur gibi bir yaklaşımla kâinatta meydana gelen olaylara doğru mana verememişler ve herşeyi birbirine düşman ve birbirini yok etmeye çalışan zorbalar olarak ifade etmişler ve etmektedirler.

Bu nazarla bakıldığında kâinat ve içindekiler manasız, değersiz bir hal alır. Hayat sahibi olmayan varlıklar adeta birer cenaze halini alırlar. Hiçbir mana ifade edemezler. Hayat sahibi olanalar ise zaman seline kapılan her an birbirinden ayrılmaya, kaybolmaya, yok olmaya mahkûm birer varlık suretinde müşahede edilir.

İnsan bu varlıkları kendisini de ölüme ve yokluğa sürükleyen düşmanlar şeklinde algılamaktadır. Çünkü zaman gibi, hastalıklar ve başına gelen musibet ve belalar onu sürekli o tarafa doğru zorla sevk etmektedirler.

Sosyal hayat cihetinde de durum aynı şekildedir. İnsanlar ancak iman ile hakiki dost ve kardeş olurlar. Buda Peygamber Efendimiz(a.s.m)’in öğretmiş olduğu davranışlarla mümkün olabilir. Yani O’nun (a.s.m) sünnet-i seniyyesine tabi olmakla gerçekleşebilir. Eğer bu nazarla bakılmaz ve iman hakiki olarak gönüllere yerleşmezse bu mümkün olamamaktadır. Çünkü insanlar birbirlerini rakip, üstünlük sağlamaya çalışan düşmanlar şeklinde görmektedir. Bunun en güzel örneği saadet asrıdır. İmandan evvel insanlar birbirlerine karşı tam bir düşmanlık içerisinde iken, Peygamberimiz(a.s.m)’in getirmiş olduğu nur olan İslamiyet ile beraber birbirleri için canını verecek gerçek dost ve kardeş olmuşlardır. Buna işareten Kur’an “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.”[2] İşte Hz. Peygamber(a.s.m)’in getirmiş olduğu nur olmayınca insanlar birbirine ecnebi ve düşman olurlar. Hatta bütün kâinata ve içindekilere de bu nazarla bakarlar.

Bediüzzaman hazretleri bu meseleyi hem ikinci sözde hem de yirmi üçüncü sözde detaylı olarak ortaya koymaktadır.

İkinci sözde şu şekilde ifade etmektedir.

Îmânda ne kadar büyük bir saadet ve ni‘met; ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle: Bir vakit iki adam, hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbîn, tâli‘siz bir tarafa; diğeri hudâbîn, bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler. Hodbîn adam, hem hodgâm, hem hod-endîş, hem bedbîn olduğundan, bedbînlik cezâsı olarak nazarında pek fenâ bir memlekete düşer. Bakar ki, her yerde âciz bîçâreler zorba, müdhiş adamların ellerinden ve tahrîbâtlarından vâveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazîn, elîm bir hâli görür. Bütün memleket bir mâtemhâne-i umûmî şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim hâleti hissetmemek için, sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünki herkes ona düşman ve ecnebî görünüyor. Ve ortalıkta dahi, müdhiş cenazeleri ve me’yûsâne ağlayan yetîmleri görür. Vicdanı azab içinde kalır.[3]

O yirmi üçüncü sözde de şöyle demektedir:

Îmân nasıl ki bir nûrdur, insanı ışıklandırıyor, üstünde yazılan bütün mektûbât-ı Samedâniyeyi okutturuyor. Öyle de, kâinâtı dahi ışıklandırıyor. Zaman-ı mâzî ve müstakbeli zulümâttan kurtarıyor. Şu sırrı bir vâkıada اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَي النُّورِ âyet-i kerîmesinin bir sırrınadâir gördüğüm bir temsîl ile beyân ederiz. Şöyle ki: Bir vâkıa-i hayâliyede gördüm ki, iki yüksek dağ var, birbirine mukābil, üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere, ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da her tarafı karanlık, kesîf bir zulümât istîlâ etmişti. Ben sağ tarafıma baktım, nihâyetsiz bir zulümât içinde bir mezâr-ı ekber gördüm, yani ta­hayyül ettim. Sol tarafıma baktım, müdhiş zulümât dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım, gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müdhiş zulümâta karşı sönük bir cep fenerim vardı. Onu isti‘mâl ettim. Yarım yamalak ışığıyla baktım, pek müdhiş bir vaz‘iyet bana göründü. Hatta önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müdhiş ejderhalar, aslanlar, canavarlar göründü ki; “Keşke bu cep fenerim olmasa idi, bu dehşetleri görmese idim” dedim. O feneri hangi tarafa çevirdim ise, öyle dehşetler aldım. “Eyvâh! Şu fener başıma belâdır” dedim. Ondan kızdım. O cep fenerimi yere çarptım kırdım.[4]

Şimdi bak: O zâtın neşrettiği nûr ile o mâtemhâne-i umûmî, şevk ve cezbe içinde bir zikirhâneye inkılâb etti. O ecnebî, düşman mevcûdât, birer dost ve kardeş şekline girdi. O câmidât-ı meyyite-i sâmite birer mûnis me’mur, birer müsahhar hizmetkâr vaz‘iyetini aldı. Ve o ağlayıcı ve şekvâ edici kimsesiz yetimler, birer tesbih içinde zâkir veya vazîfe paydosundan şâkir sûretine girdi.”

Peygamber Efendimiz(a.s.m)’in getirdiği nur olan Kur’an ve Kur’an’ın bize öğrettiği şekilde hadiselere baktığımızda her şeyde bir hikmet ve güzellik görebilmekteyiz.  Adeta bütün varlıklar birbirleriyle beraber Allah’ı zikreden ve birbirlerine yaratıcılarını tanıtan birer tanıtıcı dost ve kardeş hükmüne geçerler. Bunlara bakan insan da bunları birer delil ve Rabbimizi bize tanıtan birer ilan edici olduklarını müşahede eder. Bu şekilde ölüme dahi güzel bakar ve ondan dahi lezzet alır.

Peygamber Efendimiz(a.s.m)’in dersini dinleyen mübarek sahabe efendilerimiz. Bu iman dersiyle öyle bir hale gelmişler ki, kendi ihtiyaçları olduğu halde kardeşlerini kendilerine tercih etmişlerdir. Kur’an bu konuya işareten şöyle demektedir. “Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler.[5]

İşte bu nur ile nurlananlar kendi aralarında böyle şevkatli ve merhametli oldukları gibi, diğer canlılara karşı da adeta birer şefkat abidesi olarak davranmış ve merhametin en yüce mertebesini hayatlarında yaşayarak bize misal olmuşlardır. Kendi çocuğunu toprağa diri diri gömecek kadar kalbi katı olanlar bu nur kalblerine girince karıncaya basamayacak kadar merhamet ve şevkat sahibi olmuşlardır.

Peygamber Efendimiz(a.s.m)’in getirdiği islam ve iman hakikatlerini öğrenip, bu nur ile kâinata ve içindekilere bakınca, canlı-cansız bütün varlıkların Allah’ı zikir ve tesbih ettiklerini insan anlamaktadır. Davranışlarını da ona göre düzenlemektedir.

Hazreti Peygamber(a.s.m) adeta getirmiş olduğu bu hidayet nurlarıyla insanları, şirkin karanlıklarından imanın nuruna, günahların çirkinliğinden ibadetin zevk ve lezzetlerine, cehaletin derelerinden ilmin ve faziletin zirvesine, kin ve düşmanlığın bataklığından dostluğun ve kardeşliğin güzelliğine ulaştırmıştır. İki cihanın saadetini insanlara sunmuştur.

Yukarıda bahsi geçen eserlerdeki izahatların devamında Bediüzzaman hazretleri şöyle devam etmektedir.

İkinci sözde:

Diğeri hüdabîn, hüdaperest ve hak-endiş, güzel ahlâklı idi ki, nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umûmî şenlik görüyor. Her tarafta bir sürûr, bir şehr-âyîn, bir cezbe ve neş’e içinde zikirhâneler; herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhîsât-ı umûmiye şenliği görüyor. Hem tekbîr ve tehlîl ile mesrûrâne ahz-ı asker için bir davul, bir mûsîkî sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum halkın elemiyle müteellim olmasına bedel; şu bahtiyar hem kendi, hem umum halkın sürûruyla mesrûr ve müferrah olur. Hem güzelce bir ticaret eline geçer, Allah’a şüküreder. Sonra döner. Öteki adama rast gelir. Hâlini anlar. Ona der: “Yahu! Sen dîvâne olmuşsun. Bâtınındaki çirkinlikler zâhirine aksetmiş olmalı ki, gülmeyi ağlamak, terhîsâtı soymak ve talan etmek tevehhüm etmişsin. Aklını başına al. Kalbini temizle. Tâ şu musibetli perde senin nazarından kalksın. Hakîkati görebilesin. Zîrâ nihâyet derecede âdil, merhametkâr, raiyetperver, muktedir, intizâmperver, müşfik bir melikin memleketi; hem bu derece göz önünde âsâr-ı terakkıyât ve kemâlât gösteren bir memleket, senin vehminin gösterdiği sûrette olamaz.” Sonra o bedbahtın aklı başına gelir. Nedâmet eder. “Evet, ben işretten dîvâne olmuştum. Allah senden râzı olsun ki, cehennemî bir hâletten beni kurtardın” der.

Ey nefsim! Bil ki, evvelki adam kâfirdir. Veya fâsık-ı gāfildir. Şu dünya onun nazarında bir mâtemhâne-i umûmîdir. Bütün zîhayat firâk ve zevâl sillesiyle ağlayan yetîmlerdir. Hayvan ve insan ise, ecel pençesiyle parçalanan kimsesiz başıbozuklardır. Dağlar ve denizler gibi büyük mevcûdât ruhsuz, müdhiş cenazeler hükmündedirler. Daha bunun gibi çok elîm, ezici dehşetli evhâm, küfründen ve dalâletinden neş’et edip, onu ma‘nen ta‘zîb eder.

Diğer adam ise mü’mindir. Cenâb-ı Hâlik’ı tanır, tasdîk eder. Onun nazarında şu dünya bir zikirhâne-i Rahmân,bir ta‘lîmgâh-ı beşer ve hayvan ve bir meydân-ı imtihân-ı ins ve candır. Bütün vefeyât-ı hayvâniye ve insaniye ise terhîsâttır. Vazîfe-i hayatını bitirenler bu dâr-ı fânîden, ma‘nen mesrûrâne dağdağasız bir âleme giderler. Tâ yeni vazîfedârlara yer açılsın. Gelip çalışsınlar. Bütün tevellüdât-ı hayvâniye ve insaniye ise, ahz-ı askere, silâh altına, vazîfe başına gelmektir. Bütün zîhayat birer muvazzaf, mesrûr asker; birer müstakîm, memnun me’murlardır. Bütün sadâlar ise, ya vazîfe başlamasındaki zikir ve tesbîh; ve paydostan gelen şükür ve tefrîh; veya işlemek neş’esinden neş’et eden nagamâttır. Bütün mevcûdât, o mü’minin nazarında Seyyid-i Kerîm’inin ve Mâlik-i Rahîm’inin birer mûnis hizmet­kârı, birer dost me’muru, birer şirin kitabıdır. Daha bunun gibi pek çok latîf, ulvî ve lezîz, tatlı hakîkatler îmânından tecellîGörünme eder. Tezâhür eder. Demek îmân, bir ma‘nevî tûbâ-yı cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise, ma‘nevî bir zakkūm-u cehennem tohumunu saklıyor.Demek selâmet ve emniyet, yalnız İslâmiyet’de ve îmândadır. Öyle ise biz dâimâ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰي د۪ينِ الْأِسْلَامِ وَ كَمَالِ الْأ۪يمَانِ demeliyiz.[6]

 

Yirmi üçüncü sözde de:

Yukarıda bahsi geçen fenerini yere çarpınca; güya onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük bir elektrik lâmbasının düğmesine dokundum gibi, birden o zulümât boşandı. Her taraf o lâmbanın nûru ile doldu. Her şeyin hakîkatini bana gösterdi. Baktım ki, o gördüğüm köprü, gayet muntazam yerde, ova içinde bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm mezâr-ı ekber, baştanbaşa güzel, yeşil bahçelerle, nûrânî insanların taht-ı riyâsetinde, ibâdet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu fark ettim. Ve sol tarafımda fırtınalı dağdağalı zannettiğim uçurumlar, şâhikalar ise, süslü, sevimli câzibedâr olan dağların arkalarında azîm bir ziyafetgâh, güzel bir seyrângâh, yüksek bir nüzhetgâh bulunduğunu hayâl meyâl gördüm. Ve o müdhiş canavarlar, ejderhalar zannettiğim mahlûklar ise, mûnis deve, öküz, koyun, keçi gibi hayvânât-ı ehliye olduğunu gördüm. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰي نُورِ الْأ۪يمَانِ diyerekاَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَي النُّورِ âyet-i kerîmesini okudum. O vâkıadan ayıldım.

İşte o iki dağ mebde’-i hayat, âhir-i hayattır; yani âlem-i arz ve âlem-i berzahtır. O köprü ise, hayat yoludur. O sağ taraf ise geçmiş zamandır. Sol taraf ise istikbâldir. O cep feneri ise, hodbîn ve bildiğine i‘timâd eden ve vahy-i semâvîyidinlemeyen enâniyet-i insaniyedir. O canavarlar zannolunan şeyler ise, âlemin hâdisâtı ve acîb mahlûkātıdır.İşte enâniyetine i‘timâd eden, zulmet-i gaflete düşen, dalâlet karanlığına mübtelâ olan adam, o vâkıadaevvelki hâlime benzer ki, o cep feneri hükmünde, nâkıs ve dalâ­let-âlûd ma‘lûmât ile, zaman-ı mâzîyi bir mezâr-ı ekber sûretindeve adem-âlûd bir zulümât içinde görüyor. İstikbâli gayet fırtınalı ve tesâdüfe bağlı bir vahşetgâh gösterir. Hem her birisibir Hakîm-i Rahîm’in birer me’mûr-u musahharı olan hâdisât ve mevcûdâtı, muzır birer canavar hükmünde bildirir. وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَي الظُّلُمَاتِ hükmüne mazhar eder.

Eğer hidâyet-i İlâhiye yetişse, îmân kalbine girse, nefsin firavuniyeti kırılsa, Kitabullâh’ı dinlese, o vâkıada ikinci hâlime benzeyecek. O vakit kâinât birden, bir gündüz rengini alır. Nûr-u İlâhî ile dolar. Âlemاَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetini okur. O vakit, zaman-ı mâzî bir mezâr-ı ekber değil, belki her bir asrı bir nebînin veya evliyânın taht-ı riyâsetinde vazîfe-i ubûdiyeti îfâ eden ervâh-ı sâfiye cemâatlerinin vazîfe-i hayatlarını bitirmekle, “Allâhü Ekber” diyerek makamât-ı âliyeye uçmalarını ve müstakbel tarafına geçmelerini kalb gözü ile görür. Sol tarafına bakar ki; dağlar misâl bazı inkılâbât-ı berzahiye ve uhreviye arkalarında, cennetin bağlarında ve saadet saraylarında kurulmuş çok güzel bir ziyâfet-i Rahmâniyeyi o nûr-u îmân ile uzaktan uzağa fark eder. Ve fırtına ve zelzele, tâûn gibi hâdiseleri birer musahhar me’mur bilir. Bahar fırtı­naları ve yağmurları gibi hâdisâtı, sûreten haşîn, ma‘nen çok latîf hikmetlere medâr görüyor. Hatta mevti, hayat-ı ebediye­nin mukaddemesi ve kabri, saadet-i ebediyenin kapısı görüyor. Daha sâir cihetleri sen kıyâs eyle; hakîkati temsîle tatbîk et.[7]

 

 

 

 


[1] Bakara, 2/257. Ayrıca bkz: Maide, 5/16. Ahzab, 33/43.

[2] Âl-i İmrân, 3/103.

[3] Sözler, 3-4.

[4] Sözler, 104-105.

[5] Haşr, 59/9.

[6] Sözler, 4-5.

[7] Sözler, 105-106.


Yorum Yap

Yorumlar