İlgili yer Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:
Ve keza, musibet taammüm ettiğinde elem hafif olur. Ben de emsalim gibiyim diye yine yük altından kaçar. Fakat, musibet amm olduğunda elemi muzaaf olur, kat kat ziyade olur. Çünkü, kendisi gibi akrabası, ahbabı da o musibete dahildir. Çünkü, insanın ruhu, ebna-yı cinsiyle alakadardır. Ne kadar umumi olursa, o kadar da elemi fazla olur. 1
Bediüzzaman Hazretleri, “Musibet taammüm ettiğinde elem hafif olur. Ben de emsalim gibiyim” ifadesiyle, insanın umumi bir musibet karşısında kendi nefsini nasıl teselli etmeye çalıştığını anlatmaktadır. İnsan, başına gelen musibetin yalnızca kendi başına gelmediğini, herkesin aynı musibete maruz kaldığını gördüğünde, “Ben de emsalim gibiyim” diyerek bir nebze rahatlar. Çünkü insan, kendisine mahsus ve yalnızca kendi başına gelen bir musibeti daha ağır hissederken, başkalarının da aynı musibete maruz kaldığını gördüğünde musibet üzerinde bir ortaklık ve dayanışma meydana gelir. Böylece, “Yalnız ben değilim, herkes aynı halde” düşüncesi, kişinin kendi nefsine gelen musibetin ağırlığını bir derece hafifletir.
Buradaki hafifleme, musibetin hakikaten küçülmesi veya ortadan kalkması değildir. Daha ziyade insanın, musibetin umumi oluşunu nazara alarak kendi nefsini teselli etmesi ve musibetin altında ezilmemek için kendisine bir çıkış yolu bulmasıdır. Bediüzzaman Hazretlerinin “yine yük altından kaçar” ifadesi de buna işaret etmektedir.
Mesela büyük bir deprem olduğunu ve sadece bir kişinin evinin yıkıldığını düşünelim. Bu kişi, kendi evinin yıkılmasını yalnız başına yaşadığı için musibeti çok daha ağır hissedebilir. Fakat aynı depremde yüzlerce, binlerce insanın evinin yıkıldığını gördüğünde, “Benim başıma gelen yalnızca benim başıma gelmedi, herkes aynı musibete maruz kaldı.” diyerek bir derece teselli bulabilir. İnsanlar aynı acıyı paylaşır, birbirlerine yardım eder, aynı sıkıntıyı birlikte göğüsler ve böylece musibetin içerisinde bir ortaklık ve dayanışma ortaya çıkar. Bu ortaklık, kişinin kendi şahsına gelen musibeti bir derece hafif hissetmesine vesile olur.
Fakat bu hafifleme, insanın bütün hakikati düşündüğü anlamına gelmez. Çünkü insan o anda daha çok kendi nefsine bakmakta ve “Ben de herkes gibiyim” diyerek kendisini teselli etmektedir.
İşte Bediüzzaman Hazretlerinin ikinci cümlesi tam burada devreye girer: “Fakat, musibet âmm olduğunda elemi muzaaf olur, kat kat ziyade olur.” Çünkü insan yalnızca kendi nefsinden ibaret değildir. Onun sevdiği, değer verdiği, şefkat ettiği akrabaları, dostları, ailesi ve yakınları vardır. İnsan kendi başına gelen musibeti bir derece hafif görebilir; fakat aynı musibetin sevdiği insanları da kuşattığını düşündüğünde, onların maruz kaldığı sıkıntı kendi ruhunda ayrıca bir elem meydana getirir.
Demek ki musibetin umumi olması, bir cihetle insanın nefsine bakan yönden teselli ve hafifleme meydana getirirken, diğer cihetle insanın başkalarıyla olan alakası sebebiyle elemi kat kat artırmaktadır.
Mesela deprem misalinde insan, “Herkesin evi yıkıldı, herkes bu musibete maruz kaldı.” diyerek bir derece rahatlayabilir. Fakat daha sonra evine veya geçici olarak bulunduğu yere döndüğünde çocuğunu, eşini, annesini, babasını, kardeşlerini ve sevdiği insanları gördüğünde meselenin başka bir ciheti ortaya çıkar. “Bu musibet sadece benim başıma gelmedi,” diyerek rahatlayan insan, “Şimdi benim sevdiğim ve değer verdiğim insanlar da bu musibetin içerisinde.” hakikatiyle karşı karşıya kalır. Böylece biraz önce kendisini rahatlatan umumilik, bu defa elemini artırmaya başlar.
Çünkü insanın ruhu, yalnız kendisiyle değil, ebna-yı cinsiyle, yani diğer insanlarla alakadardır. Sevdiği insanların başına gelen musibetler, onların acıları ve karşılaştıkları tehlikeler insanın ruhunda da karşılık bulur.
Bu hakikat, özellikle ölüm meselesinde daha açık bir şekilde görülebilir. İnsan, ölüm karşısında kendi nefsini teselli etmek için, “Nasıl olsa herkes ölecek. Herkes bu dünyadan gidecek. Ben de herkes gibiyim.” diyebilir. Böylece ölümün umumi olduğunu düşünerek kendi nefsine bir derece teselli verir. Sanki “Bu yalnız benim başıma gelen bir şey değil; herkes aynı akıbete gidiyor.” diyerek ölümün ağırlığını hafifletmeye çalışır.
Fakat burada insanın içine düştüğü ince bir gaflet vardır. Çünkü “Herkes ölecek” derken, çoğu zaman nazarını sadece kendi nefsine çevirmiş ve sevdiği, değer verdiği insanları ve şeyleri yeterince hesaba katmamıştır. Bu gaflet ise uzun sürmez. İnsan kendi ailesine, çoluk çocuğuna, akrabalarına, dostlarına ve sevdiği insanlara baktığında, ölümün ve yokluğun yalnızca kendisini değil, onları da kuşatacağını fark eder.
O zaman, biraz önce kendisini rahatlatmak için söylediği “Herkes ölecek, ben de herkes gibiyim.” sözü artık aynı teselliyi vermez. Çünkü ölümün umumi olması, sevdiği insanların da ölümden kurtulamayacağı anlamına gelmektedir. Hatta insanın şefkat ve muhabbeti ne kadar kuvvetliyse, onların da aynı akıbete maruz kalacağını düşünmesi elemini o kadar artırır.
Böylece kendi nefsine bakan cihette bir derece hafifleyen elem, sevdiği insanların da aynı musibete dahil olduğunu görmesiyle kat kat ziyadeleşir.
Burada insanın ilk düşüncesindeki yanılgı da ortaya çıkmaktadır. İnsan, “Nasıl olsa benimle beraber herkes ölüyor, ben de herkes gibiyim.” diyerek kendisini rahatlatmaya çalışırken, aslında musibetin umumiliğini sadece kendi nefsine bakan yönüyle değerlendirmektedir. Kendisini teselli etmek için “Herkes ölüyor” derken, sevdiği ve değer verdiği insanların da öleceği gerçeğini bir an için nazardan uzaklaştırmaktadır.
Bu, insanın hakikati inkar etmesi değil, musibetin ağırlığından kurtulmak için bir çeşit gafilane teselliye sığınmasıdır. Fakat insanın ruhundaki sevgi, şefkat ve alaka bu gafletin uzun süre devam etmesine müsaade etmez. Bir müddet sonra insan, ölümün sevdiği bütün insanları da kuşattığını düşünmeye başlar ve daha önceki gafilane rahatlamanın yerini çok daha büyük bir elem ve ızdırabın aldığını hisseder.
İşte, “Çünkü insanın ruhu, ebna-yı cinsiyle alakadardır.” cümlesi, bu meselenin temelini açıklamaktadır. İnsan, kendi acısını yalnız başına yaşamaz; sevdiği insanların acıları da onun ruhuna dokunur. Bu sebeple musibet umumileştikçe, insanın bir taraftan “Ben de emsalim gibiyim” diyerek kendi nefsini teselli etmesi mümkündür, fakat diğer taraftan aynı musibetin akraba, dost ve sevdiği insanları da kuşattığını gördüğünde, onların elemleri kendi elemine eklenir.
Dolayısıyla burada bir tezat değil, insanın iki farklı ciheti söz konusudur: Birinci cihette, musibetin umumi olması insanın nefsine bir teselli verir ve elemini bir derece hafifletir. İkinci cihette ise aynı umumilik, sevdiği insanların da musibete dahil olması sebebiyle elemi kat kat artırır.
Böylece Bediüzzaman Hazretlerinin “Ne kadar umumi olursa, o kadar da elemi fazla olur,” sözü de daha anlaşılır hale gelir. Musibetin umumiliği, insanın yalnız kendi nefsine göre değerlendirilirse bir teselli sebebi olabilir. Fakat insanın ruhundaki muhabbet, şefkat ve alaka nazara alındığında, musibetin umumileşmesi elemin de genişlemesine sebep olur. Çünkü insan sadece kendisini değil, sevdiği insanları da düşünür. Onların başına gelen musibetleri kendi ruhunda hisseder.
Bu nedenle “Ben de herkes gibiyim” diyerek musibetten kaçmaya çalışan insan, bir müddet sonra “Fakat benim sevdiklerim de yalnız değil, onlar da bu musibetin içinde” hakikatiyle karşılaşır. Böylece ilk baştaki gafilane hafifleme sona erer ve yerini, insanın sevgi ve şefkatinden kaynaklanan daha derin ve kat kat ziyade bir elem alır.
Demek ki paragraftaki hafifleme ile kat kat ziyade olma birbirine zıt değildir. Hafifleme, insanın kendi nefsine bakarak, “Ben de emsalim gibiyim” demesiyle meydana gelen bir tesellidir. Elemin ziyadeleşmesi ise insanın sevdiği ve değer verdiği kimselere bakmasıyla ortaya çıkar. Birinci durumda insan “Ben yalnız değilim” diyerek rahatlar, ikinci durumda ise “Sevdiklerim de yalnız değil, onlar da bu musibetin içinde” hakikatiyle karşılaşır.
İşte insanın ruhu, ebna-yı cinsiyle alakalı olduğu için, umumi musibet bir cihette nefsin yükünü hafifletirken, diğer cihette sevgi ve şefkatin tesiriyle elemi kat kat artırabilir.
Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 139

