İlgili kısım Risale-i Nur'da şu şekilde geçmektedir:İ'lem eyyühe'l-aziz, bazen bir şeye şiddetli muhabbet, o şeyin inkarına sebep olur. Ve keza, şiddet-i havf ve gāyet azamet ve aklın ihatasızlığı da inkara sebeptirler. 1Bazen bir şeye şiddetli muhabbet, o şeyin inkarına sebep olur; yani insan, çok sevdiği bir şeyi kaybetmek istemez, onun kusurlu veya geçici olduğunu kabul etmek istemez. Bu yüzden ya o şeyin kusurlarını inkar eder ya da onun hakiki yerini yanlış tayin eder. İnsan sevdiğini müdafaa etmek ister; aleyhindeki delilleri görmek istemez. Çok bağlandığı şeyin geçici olduğunu düşünmek nefse ağır gelir. Araç olan şey, amaç haline gelir; muhabbet edilen şeyler, kalpte layık olmadığı bir makama çıkarılır. İnsan sevdiği şeyi olduğu gibi değil, arzu ettiği gibi görmeye başlar.Burada ifrat, tefrit ve hatt-ı vasat meselesi de çok mühimdir. Her duygu gibi, muhabbetin de bir ifratı, bir tefriti ve bir de hatt-ı vasatı vardır. İfrat, sevginin ölçüyü aşması; sevilen şeyi hak ettiğinden fazla büyütmesi ve kalpte yanlış bir makama çıkarmasıdır. Tefrit ise sevginin sönük, kuru, ilgisiz ve lakayt kalmasıdır. İkisi de doğru değildir. Doğru olan, hatt-ı vasat, yani ölçülü ve hakikate uygun muhabbettir.Bir şeyin ifratı da tefriti de zararlıdır. Aşırı sevgi nasıl körleştirirse, tamamen ilgisizlik de o şeyin kıymetini bilmemeye sebep olur. Mesela evladı hiç sevmemek bir tefrittir; onu ölçüsüzce putlaştırmak ise ifrattır. Doğru olan, onu Allah'ın emaneti bilip sevmek, fakat kusurunu da terbiyesini de inkar etmemektir. Dünyaya hiç kıymet vermemek, bir cihetle tefrit olabilir; onu ebedi bir yurt gibi sevmek ise ifrattır. Hatt-ı vasat ise dünyayı ahiretin mezraası bilip yerli yerinde değerlendirmektir.Mesela, bir kimse sevdiği bir insanı o kadar büyütür ki onun kusurunu görmek istemez. Açık hatalarını bile inkar eder, “O yapmaz”, “Onda yanlış olamaz.” der. Böylece o kişiyi gerçekten tanımamış olur. Yani şiddetli muhabbet, sevdiği kişinin hakiki mahiyetini inkara götürür. Burada ifrat vardır. Hatt-ı vasat ise o kişiyi sevmekle beraber beşer olduğunu, kusurdan hali olmadığını bilmek ve sevgiyi hakikat içinde tutmaktır.Başka bir örnekte, dünyaya çok bağlanan insan, onun fani yüzünü görmek istemez. Ölümü, ayrılığı, ihtiyarlığı, musibeti düşünmekten kaçar. Sanki dünya hep kalacakmış gibi yaşar. Bu da dünyanın hakikatini, yani geçici ve imtihan meydanı oluşunu fiilen inkar etmektir. Bu muhabbet ifrata kaçmıştır. Tefrit tarafında ise dünya nimetlerini tamamen anlamsız görmek gibi bir ölçüsüzlük olabilir. Hatt-ı vasat, dünyayı Allah'ın nimeti ve ahiretin tarlası olarak sevmek; fakat kalbi ona bağlamamaktır.Kalpte Allah için sevilmesi gereken şeyler, Allah namına değil de kendi hesabına sevilirse, o sevgi insanı hakikatten uzaklaştırabilir. İşte asıl tehlike budur. Çünkü varlık fanidir, sınırlıdır, acizdir. Fakat insan ona kalbinde bekaya layık bir muhabbet verirse, o varlığın faniliğini kabul etmek istemez. Sonunda ya kaderi tenkit eder ya ölümü kabullenemez ya da sevdiği şeyi adeta kalbi bir aşık gibi görmeye başlar.Halbuki doğru olan, her şeyi Allah hesabına sevmektir. O zaman sevgi kör etmez; bilakis hakikati gösterir. Çünkü sevilen şey, kendi hesabına değil, Allah'ın eseri, nimeti ve memuru olduğu için sevilir. Böyle bir muhabbet, inkara değil, marifete götürür. İşte bu da muhabbette hatt-ı vasattır.Özetle; şiddetli muhabbet, eğer ölçüsüz ve nefsani olursa, sevilen şeyin kusurunu, sınırını, faniliğini ve gerçek yerini inkâr ettirir. İnsan sevdiğini hakikatte olduğu gibi değil, arzusuna göre görmeye başlar. Bir şeyin ifratı da tefriti de iyi değildir; iyi olan hatt-ı vasattır. Muhabbette hatt-ı vasat ise sevilen şeyi Allah hesabına, yerli yerinde ve hakikat dairesinde sevmektir.Ayrıca BakınızAŞK-I BEKA NEDİR? İNSAN NEDEN SONSUZLUĞU İSTER?GERÇEK AŞK VE ŞEHVANİ SEVMEKLERAŞK-I MECAZİ, AŞK-I HAKİKİYE NASIL DÖNÜŞÜR?MUHABBETULLAHI KAZANMANIN YOLLARIMUHABBET KAİNATIN NURU VE HAYATI NASIL OLUR?İLK ÖNCE ALLAHA MUHABBETPEYGAMBER EFENDİMİZE (SAV) KARŞI AŞIRI SEVGİ VE MUHABBETKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 99.