Zulmü Önlemek İçin Yalan Söylemek Caiz midir?
Şimdi diyelim, birini dövecekle veya öldürecekler; bize yerini soruyorlar, yanlış yeri söylüyoruz biz de veya söylemiyoruz. Böyle durumlarda yalan söylemek caiz midir?
Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
Şimdi diyelim, birini dövecekle veya öldürecekler; bize yerini soruyorlar, yanlış yeri söylüyoruz biz de veya söylemiyoruz. Böyle durumlarda yalan söylemek caiz midir?
Tam dudağın temas ettiği içilen kısımlarında, dudağa zarar vermeyecek şekilde çok hafif, azıcık kırığı, çatlağı bulunan bardak, kâse gibi cam veya porselen benzeri züccaciye eşyalarının günlük hayatta yeme içme amacıyla kullanılmasının dinimizce herhangi bir sakıncası var mıdır?
"Mâdem sana verilen hayat ve hayâtın levâzımâtı temlîk değil, ibâhadır. Elbette ibâhanın düstûruyla hareket etmek lâzımdır..." Bu cümlede geçen "ibâhanın düstûruyla" ifadesini fıkhî yönden kaynağı ile birlikte izah eder misiniz?
"Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder." sözünden ne anlamalıyız? Aynı davaya hizmet edenler, aynı mahallede, aynı apartmanda oturmalı gibi bir sonuç mu çıkıyor?
Sarıbıçak Büyük Mustafa, Bediüzzaman Hazretlerinin "Mübarekler Heyeti" adını verdiği Kuleönü talebelerinden birincisidir. Büyük ruhlu küçük Ali'nin de ağabeyidir. 1928 yılında yeğeni Abdurrahman'ın vefatı sebebiyle büyük bir üzüntü içinde olan Bediüzzaman Hazretlerini Barla'da ziyaret etmiş ve talebesi olmuştur. Risaleleri yazarak neşr edilmesinde büyük hizmetleri olmuştur. Özellikle Üstad Bediüzzaman ve Nur risalelerinin kendi köyü Kuleönü'nde tanınmasına ve açtığı bu kapıdan birçok yeni talebenin girmesine vesile olmuştur. 1902 doğumlu olan Büyük Mustafa Ağabey 1935 yılında üstadıyla birlikte Eskişehir hapsinde yatmış ve 1955 yılında vefat etmiştir.Barla Lahikası sayfa 239'da geçen rüyasını ve tabirini buraya alıyoruz:Yirmi gün zarfında bir rüya daha gördüm: Eğirdir Gölü'nün dibinde bulunuyormuşum. Denizin kıyısında, yani çakıllığında büyük bir beyaz çadır kurulmuş. Çadırın içinde, büyük bir direğin dibinde Üstâdım Saîd bulunuyor. Bu esnâda eline büyük bir kırmızı kaplı kitap alıp, çadırın direğine dayanarak o kitabı okudu. Bil'âhire hâriçten, kıble tarafından Mahmûd isminde gençten, yeşil elbiseli birisi gelip Üstâdımın elinden o kitabı, yani o hutbeyi istedi ve aldı. Çadırdan Mahmûd ismindeki genç dışarıya çıktı, kıbleye karşı dikildi, halklara söyledi ki: Bu âna gelinceye kadar böyle bir hutbeyi hiç bir imam okumamıştır diyerek, o hutbeyi alıp kıbleye karşı götürdü. O anda iken uyandım. Allâh hayretsin.Bu rüyayı da bildiğim kadar ta'bîr edeceğim:O deniz ise Şerîat-ı Muhammediye'dir asm. O çadır ise Isparta vilâyetidir. O hutbe ise, Risâletü'n-Nûr ve Mektûbâtü'n-Nûr'dur. Hutbeyi götüren yeşil elbiseli genç Mahmûd ise, yâ Şeyh-i Geylânî, yâ İmâm-ı Rabbânî'dir. Risâleler makam-ı Mahmûd yolunu ta'rîf ediyorlar. Üstâdımın hutbesi olan Risâle-i Nûr, bu zamanın mehdisidir.Ey küre-i arzda bulunan gençler, hocalar ve halîfeler Bin seneden beridir insanların aradığı Mehdî Hazretlerinin pişdârı ve müjdecisi, Üstâdımın neşrettiği Risâle-i Nûr'dur.1Bu rüyada -Allahü a'lem- Risale-i Nur'un, bütün Müslümanlara hitap eden bir hutbe gibi, şeriat-i Muhammediye (asm)'ın tahrip edildiği bu asırda Isparta merkezli olarak çok büyük hizmetler yapacağına ve bu hizmetlerin ifası esnasında Allah'ın inayetine mazhar olarak İmam-ı Ali (ra) ve Abdülkadir-i Geylani Hazretleri gibi maneviyat büyüklerinin tasarrufları altında istikamet üzere olunacağına işaret vardır.KaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Barla Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 239.
Saff-ı evvel Risale-i Nur Talebelerinden Hafız Ali Ağabey'in hayatı ve Bediüzzaman Hazretleri ile münasebeti hakkında bilgi verir misiniz?
Cemaatle namaz kılmak için sünneti terk ettiğimiz zaman farzdan sonra sünneti kılabilir miyiz? Vakitlere göre bu durumun izahını yapabilir misiniz?
2.060
Nefsimizi terbiye etmek için ne yapabiliriz? Allah'ın zikri ile nefsi arındırma yolları ile bu hususta din büyüklerinin mücahade uygulamalarından örnekler verebilir misiniz?
6.433
Hanımlar Rehberinin 9. sayfasında yer alan "şayet size münasib olmayan bir erkek kısmet olsa, siz kısmetinize razı olunuz ve kanaat ediniz." cümlesini açıklayabilir misiniz? Bu kısımda denk olmayan birine neden razı olunması isteniyor. Sonuçta evlilik hayatı kişiyi ve gelecek neslini de etkileyecektir.
13.260
1. Mukarrabun meleklerinin en büyük melekler olduğuna dair rivayetler var mı, mahiyetleri nedir? 2. Melek taifesinden Allah'ı Peygamberimiz gibi gören var mıdır?
10.844
ENE“Ben” anlamına gelen ene kelimesi, Arapça'da birinci şahıs tekil zamiridir. Üçüncü şahıs tekil zamiri olan hû kelimesiyle zikir yapan, bazen de bu zamiri hüviyet şeklinde masdar hâlinde kullanan sûfîler, ene kelimesini çeşitli anlamlarda kullanmalarının yanı sıra enânet, enâniyyet, enâiyyet ve enniyyet şeklinde masdar yaparak ona farklı anlamlar yüklemişlerdir.İlk dönem zâhid ve sûfîleri, nefsi kibir, gurur, iddiacılık, bencillik ve her türlü kötülüğün kaynağı olarak görmüşlerdir. Daha sonraki devirlerde “nefis ve nefsâniyet” anlamında ene ve enâniyet kelimeleri kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönemde mutasavvıflar, biri kötülenen ve aşağılanan (âdî), diğeri övülen ve yüceltilen (aşkın, müteâl) olmak üzere iki eneden söz etmişlerdir. Bazı sûfîlerin üstü kapalı, bazılarının biraz daha açık olarak ifade ettikleri bu iki ene tasviri, Bâyezîd-i Bistâmî ve Hallâc-ı Mansûr gibi sûfîlerde belirgin bir anlatım biçimine kavuşmuştur. Sonraki dönemlerde yetişen büyük mutasavvıflar, bu konuda onları takip etmişlerdir. Meselâ Bâyezîd-i Bistâmî, on iki yıl nefsini âdeta çekiçle dövdüğünü ve yılanın gömleğinden çıktığı gibi enâniyetinden çıktığını söylerken reddedilen eneye, “sübhânî” derken de aşkın eneye işaret etmiştir. Hallâc-ı Mansûr, “Benliğim aramızda perde olmaktadır, benliğinle benliğimi aradan kaldır.” diye dua ederken aşağı benliğinden uzaklaşmak istiyor, aşkın benliğe ulaştığı zaman da “ene'l-Hak” diyordu. Tasavvufta terk edilmek istenen “ben” ile sahip olunmak istenen “ben” arasındaki farka daima işaret edilmiştir.Muhyiddin İbnü'l-Arabî'ye göre, “Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı.” meâlindeki âyet, iki benin mevcut olduğunu ortaya koymaktadır. Yûnus Emre, “Beni bende demen bende değilem / Bir ben vardır bende benden içerü” gibi beyitlerinde bu iki beni dile getirmiştir. 1Bediüzzaman Hazretlerine göre Ene; insanda bulunan ve çok mühim vazifeler gören bir latifedir. Fakat ene öyle bir latifedir ki içinde binlerce sırlı sıfatı, mizanı, hâli ve hissi barındırır. Bunun hikmeti, Rabbimizin bütün isimlerini ve sıfatlarını bir derece bildirmek ve tanıttırmaktır. Aynı zamanda ene, kâinattaki varlıkların hikmetlerini, vazifelerini ve sırlarını açan bir anahtardır. Bu noktada Bediüzzaman Hazretleri, enenin bir vâhid-i kıyâsî, yani bir ölçü âleti olduğunu ifade eder.Ene, insana emânet olarak verilen bir mikyas, bir ölçü âletidir. Yani kendisinde hakikî mâlikiyet/sahiplik ve rubûbiyet/terbiye edicilik var zannedilen cüz'î ölçülerle, Allah'ın sonsuz sıfât ve şuûnâtını anlamaya bir vesile olur.Meselâ insan, “Ben şu evi nasıl yaptım, tanzim ettim ve idare ediyorum; öyle de şu dünya hânesini de birisi yapmış, tanzim etmiş ve idare etmektedir.” diye düşünür. Yine, “Nasıl ki bu evin, arabanın veya eşyanın sahibi benim; öyleyse bu koca kâinatın da bir sahibi vardır. O da Mâlikü'l-Mülk olan Allah'tır.” hükmüne varır. Ayrıca insan, “Ben emrim altında çalışanları görüyor, onları dinliyor ve ihtiyaçlarını karşılıyorum; öyle de kâinattaki canlı-cansız bütün varlıkları gören, onların arzularını işiten ve ihtiyaçlarını karşılayan Semî', Basîr ve Rezzâk olan bir Allah vardır.” diye anlar. İşte bu kıyaslama ile ene, Allah'ın isimlerini bir derece bildirip tanıtan bir anahtar olur.Enenin doğru kullanılması, “Ben mâlikim, yaparım, bilirim.” deyip ona hakikî bir vücut ve varlık vermekle değil; kendi nefsindeki cüz'î ilim, irade, kudret ve mâlikiyet hissini, Allah'ın sonsuz ilim, irade, kudret ve mâlikiyetini anlamak için bir vâhid-i kıyâsî, bir ölçü âleti olarak kullanmakla mümkündür.Kısacası, insandaki “ben” duygusu hakikî mâlikiyet için değil, emânet ve ölçü olarak verilmiştir. İnsan, kendi nefsinde cüz'î bir ilim ve irade görür; buradan Allah'ın Alîm ve Mürîd olduğunu anlar. Kendi cüz'î tasarruf hissinden de Allah'ın mutlak rubûbiyetini ve mâlikiyetini tanır. Eğer ene, kendini bağımsız zannederse hakikati örter; eğer bir abd/kul olduğunu anlarsa marifetullâha kapı açar.ENANİYETArapça'da “ben” mânâsına gelen ene kelimesine getirilen “-iyyet” eki, o kelimeye soyutluk, aidiyet, özellik, durum veya sistem mânâsı kazandırır. Arapça kökenli bu ek, kelimeyi isim veya sıfat hâlinden çıkarıp bir kavram, bir anlayış yahut bir nitelik hâline getirir. Bu yönüyle Türkçe'deki “-lik/-lük” yapım ekine benzer bir vazife görür.Ene, tek başına “ben” zamiridir. Buna “-iyyet” eki eklendiğinde ise kelime, “benlik durumu”, “bencillik” veya “kendini merkeze alma anlayışı” gibi daha soyut ve sistemli bir mânâya dönüşür.Bediüzzaman Hazretlerine göre insan, ancak kendisindeki benlik duygusu ve vücuduna sahip çıkma hissi olan "enaniyyet" sayesinde Cenâb-ı Allah'ın isim ve sıfatlarını bir derece anlayabilir. Bunun sebebi, Cenâb-ı Allah'ın isim ve sıfatlarının sonsuz olması ve bu sonsuzluğu doğrudan ölçecek, tartacak bir cihazın bulunmamasıdır. Ancak insanda bulunan sınırlı ve gölge mahiyetindeki benzer hisler vasıtasıyla o sonsuz mânâlar kavranabilir.Meselâ sonsuz bir ışık bulunsa, herhangi bir sınırı olmadığı için doğrudan idrak edilmesi zor olur. Fakat ona sınırlı bir ışık ve gölge ile bir ölçü çizilse, o zaman sonsuz ışığın varlığı ve büyüklüğü daha iyi anlaşılabilir. Aynı şekilde, bütün kâinatın mâliki ve sahibini anlayabilmek için, insanın sınırlı da olsa bir mala sahip olması gerekir ki, buradan hareketle sonsuz mülk sahibinin azameti kavranabilsin.Yine sonsuz ilmin anlaşılabilmesi için de insanda sınırlı bir ilim bulunmalıdır. İnsan, “Ben bu kadar biliyorum; öyleyse Allah her şeyi biliyor” diyerek, O'nun ilminin ne kadar büyük, kuşatıcı ve kusursuz olduğunu anlayabilir. 2Ene İle Enaniyyet Arasındaki Farklar1. Ene, tek başına “ben” demektir. “-iyyet” eki geldiğinde ise “benlik” veya “bencillik” anlamına gelen bir kavrama dönüşür.2. Ene, sadece konuşan kişiyi (yani somut bir insanı) gösterir. Enaniyet ise o insanın içindeki duyguyu, zihniyeti ve karakteri anlatır.3. Ene, sıradan bir kelimeyken enaniyet işin içine girince kibir, gurur, kendini beğenme ve egoizm gibi tamamen psikolojik davranışlar devreye girer.4. Ene diyen kişi, sadece kendinden bahseder. Enaniyet sahibi kişi ise “Her şeyi ben yaptım, her şey benim.” diyerek güç ve sahiplik iddiasında bulunur.5. Ene, tek bir bireyi, konuşan somut kişiyi işaret ederken; enaniyet, o kişinin iç dünyasındaki psikolojik bir dürtüyü, soyut bir karakter özelliğini ifade eder.6. Ene, sadece bir öznedir. Enaniyet ise bu öznenin kendini merkeze almasıyla oluşan bir zihniyet, felsefe veya ideolojidir.NEFİSSözlükte “ruh, can, hayat, hayatın ilkesi, nefes, varlık, zat, insan, kişi, hevâ ve heves, kan, beden, bedenden kaynaklanan süflî arzular” gibi mânalara gelir. 3Kur'ân-ı Kerîm'de nefis, insanın zatını yani kendisini ifade etmek için kullanılmıştır.Her nefis ölümü tadıcıdır; sonra ancak bize döndürüleceksiniz. 4Hem de duygu ve heveslerimiz için kullanılmıştır.(Yûsuf dedi ki:) “Hâlbuki (ben) nefsimi temize çıkarmıyorum. Muhakkak ki nefis, dâimâ kötülüğü emredicidir; ancak Rabbimin merhamet ettiği müstesnâ.” 5Peygamberimiz'in (sav) şu hadisi de bu mânaya gelmektedir:Abdullah b. Hişâm (r.a.) anlatıyor:Bir ara biz Peygamber (s.a.v.) ile beraberdik. Resûlullah (sav), Ömer b. Hattâb'ın elini tutmuştu. Ömer (ra) ona: 'Ey Allah'ın Resûlü (sav)! Seni nefsim (canım) hariç, her şeyden daha çok seviyorum.' dedi. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: 'Hayır, nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, beni nefsinden de daha çok sevmedikçe (kâmil mânada) iman etmiş olamazsın.' Bunun üzerine Ömer (ra): 'Vallahi, şimdi seni nefsimden de çok seviyorum.' dedi. Peygamber (s.a.v.) de: 'İşte şimdi oldu ey Ömer!' buyurdu. 6Bediüzzaman Hazretleri de nefis kelimesinin insanın zatını yani kendisini ifade ettiği anlamlarda “ene” ile beraber kullanmıştır. İlgili yerler şöyle geçmektedir:Sonra حَسْبُنَا daki (نَا) da bulunan eneye yani nefsime baktım. 7Yine benzer başka bir yerde şöyle söylemektedir:Her mü'min gibi benim hüviyet-i şahsiyemi ve mâhiyet-i insaniyemi anlamak isteyenler ve benim gibi olmak arzu edenler, حَسْبُنَا daki (نَا) cem'iyetinde bulunanın, enenin, yani nefsimin tefsîrine baksınlar. 8DEĞERLENDİRMEGerek Kur'ân, gerek hadis kaynaklarımızda, gerekse Bediüzzaman Hazretlerinin yukarıdaki ifadelerinde ene ile nefis, insanın kendisini yani zatını ifade etmesi mânasında kullanıldığında aynı anlamlara gelmektedir.Ayrıca BakınızÖLÜMDEN SONRA NEFİS İNSANDAN AYRILIR MI?NEFİS MERTEBELERİENE İLE ALLAH'I BULMAK VE TANIMAK NASIL OLUR?KaynakçalarSÜLEYMAN ULUDAĞ, "ENE", TDV İslâm Ansiklopedisi, 1995, c.11, s.232-233, https://islamansiklopedisi.org.tr/ene (12.06.2026).Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.220SÜLEYMAN ULUDAĞ, "NEFİS", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2006, c. 32, s. 526 https://islamansiklopedisi.org.tr/nefisAnkebut, 29/57.Yusuf, 12/53.Buhârî, Kitâbu'l-Eymân ve'n-Nüzûr, 3/6632Bediüzzaman Said Nursi, Şua'lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.57Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.268
4.457
İhlas Risalesi'nde "Ey Risale-i Nur şakirdleri ve Kur'ân'ın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâlarıyız." denilmiş. Burada neden sizler ve bizler denilmiştir? Ayrıca, "insan-ı kamil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâlarıyız" kısmını açıklar mısınız?
7.151
Bediüzzaman Hazretleri, eskiden medresede 15 senede kazanılan tahkikî (çok kuvvetli) imanı, Risale-i Nur'un 15 haftada, hatta tam kabiliyetlilere 15 saatte verebildiğini söylüyor. Risale-i Nur'un bunu kazandırabilmesinin sırrı nedir?
Bir yerde Kur'ân-ı Kerîm'i okurken normalde durak olmayan bir yerde durulduğunda, geriden alıp başlama yaparken başlanacak kelimenin son harfinin kesreli olmaması gerektiğini duymuştum. Bu ne kadar sıhhatli bir bilgidir? Eğer doğru ise hükmü nedir?
5.681
Son peygamber Hz. Muhammed (sav) de vefat ettiğine göre vahiy meleği olan Cebrail (a.s.)'ın vazifesi bitmiş midir?
251
Gençlerin Allah yolunda olmalarının mükâfatı nedir? Bu zamanda Risale-i Nur ile meşgul olmaları, medreselerde ilim tahsil etmeleri ve beraberce bir cemaat hâlinde yaşamaları hakkında Risale-i Nur'da ve hadîs-i şeriflerde nasıl bahsedilmektedir?
9.575
Nefsimi nasıl dizginlerim, neler yapmalıyım?
4.066
Bazı kimseler, namaz kılan birisi hakkında, "Falan da namaz kılıyor ama şöyle şöyle yakışıksız işler de yapıyor" diyerek namaza soğuk bakıyorlar. Bunlara nasıl cevap vermeliyiz?
4.044
Nisyan-ı nefs içinde nisyan etmek ne demektir?
"Suâl?: (یُصَلُّونَ) kelimesine bedel, itnâblı〚یُقٖیمُونَ الصَّلٰوةَ〛nin zikrinde ne hikmet vardır? Elcevap: Namazda lâzım olan ta'dîl-i erkân, müdâvemet, muhâfaza gibi, ikāmenin ma'nâlarını mürâât etmeye işârettir." Risale-i Nur'da geçen bu cümleyi izah eder misiniz?
Öğle namazının ilk sünnetinde iken kamet getirilirse ne yapmak gerekir? Bir de şayet öğle namazında ilk sünneti farzdan sonra kılarsak iki rekât sünnet mi, dört rekât sünnet mi daha önce kılınır?