İlgili kısmı cümle cümle şöyle izah edelim:
Acaba bütün efadıl-ı beniademi arkasına alıp, arz üstünde durup, Arş-ı A‘zam’a müteveccihen el kaldırıp dua eden, şu şeref-i nev‘-i insan ve ferid-i kevn ü zaman ve bihakkın fahr-i kainat, ne istiyor?
Yukarıdaki kısmı parça parça ele alalım:
“Efadıl-ı beniadem”: Ademoğullarının en faziletlileri demektir. Yani enbiya, evliya, asfiya ve salihin gibi insanlık içinde seçilmiş, kemal sahibi zatları arkasına alarak dua ediyor.
“Arz üstünde durup”: Yeryüzünde, insanların halife olarak tayin edildiği dünyanın üzerinde bulunuyor demektir. Yani insanlık içinden bir kul olarak, kulluk makamında niyaz ediyor. Bu, onun peygamberliğinin semavi; kulluğunun ise arzdan Arş’a yükselen bir dua olduğunu bildirir.
“Arş-ı A‘zam’a müteveccihen”: Arş-ı A‘zam, Cenab-ı Hakk’ın rububiyetinin en büyük unvanla tecelli ettiği makamı ifade eder. Yani o dua, dağınık bir niyaz değil; bütün kalbiyle, bütün latifeleriyle, doğrudan doğruya dergah-ı İlahiye’ye yönelmiş bir münacattır.
El kaldırıp dua eden; şeref-i nev‘-i insan: “El kaldırıp dua eden” ifadesi, Peygamber Efendimizin (sav) Allah’a içtenlikle yönelip dua ettiğini gösterir. Dua etmek, insanın aczini, fakrını ve ihtiyacını anlayarak Rabbinden istemesidir. Burada dua eden kişi ise sıradan biri değildir. O, “şeref-i nev‘-i insan”dır; yani insanlığın, hatta tüm varlıkların en şerefli, en üstün ve en mükemmel temsilcisidir. İnsanlarda bulunan bütün güzel ahlak, yüksek kabiliyet ve kulluk şuuru en parlak şekilde onda görünmüştür. Bu sebeple onun duası sadece kendi şahsı için değil, bütün insanlık, bütün kâinat adına yapılmış en büyük duadır. İnsanların en büyük ihtiyacı olan ebedi saadeti, bekāyı ve Allah’ın rızasını ister.
De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin.1
Bu ayet de gösteriyor ki Allah’ın muhabbetini kazanmanın yolu, Resul-i Ekrem aleyhissalatü vesselama tabi olmaktır. Bu yönüyle onun duası da, kulluğu da, rehberliği de insanlık için en güzel ve en yüksek örnektir. Bu manaya işaret eden ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
De ki: Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?2
Rabbiniz dedi ki: Bana dua edin, size cevap vereyim.3
“Ferid-i kevn ü zaman”: Kâinat ve zaman içinde eşi benzeri olmayan yegane zat demektir. “Ferid”, tek ve emsalsiz; “kevn ü zaman” ise varlık âlemi ve zamanlar manasındadır. Yani geçmişte de gelecekte de misli gelmeyen bir şahsiyet olduğu ifade edilir.
“Bihakkın fahr-i kainat”: Gerçekten ve tam manasıyla kâinatın medar-ı iftiharı demektir. Çünkü kâinatın en parlak neticesi, en nurani meyvesi ve en şuurlu dili odur. Kâinat onun getirdiği Kur’an ile okunur; onun talimiyle manası anlaşılır.
“Ne istiyor?”: Cümlenin düğüm noktası burasıdır. Böyle umum insanlık namına, böyle yüksek bir makamda, böyle eşsiz bir zat ne istiyor? Elbette fani, cüz’i, muvakkat, geçici şeyleri istemiyor. Onun duası; saadet-i ebediyeyi, bekayı, likāyı ve cenneti istemektir. Bu ise insanın en büyük meselesinin ahiret olduğunu gösterir.
Bak, dinle; saadet-i ebediye istiyor, bekā istiyor, likā istiyor, cennet istiyor.
Saadet-i ebediye, sonsuz mutluluk demektir. Beka, yok olmamak ve ebedi kalmak manasına gelir. Lika, Allah’a kavuşmak; cennet ise bütün bu nimetlerin yurdu demektir. Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vesselam, geçici dünya menfaatlerini değil, insanın en büyük ve en daimi ihtiyacı olan ebedi kurtuluşu istiyor. İnsan kalbinin asıl aradığı da budur. Bu konu ile ilgili sevgili Peygamberimiz şöyle dua etmektedir:
Allah’ım! Ceza ve tehdit gününde Senden emniyet, sonsuzluk gününde (yevme’l-hulud) ise Sana yakın olan kimselerle, rüku ve secdeye kapananlarla birlikte cenneti dilerim. 4
Allah’ım! Senden kazaya rıza göstermeyi, ölümden sonra rahat bir hayatı, Kerim Veçhine/Cemaline bakma lezzetini ve ziyan verici bir zarara, saptırıcı bir fitneye uğramaksızın Sana kavuşma şevkini dilerim. 5
Hem meraya-yı mevcudatta ahkamını ve cemallerini gösteren, bütün esma-yı kudsiye-i İlahiye ile beraber istiyor.
Kâinattaki bütün varlıklar, Allah’ın isimlerini gösteren birer ayna gibidir. Bir çiçekte cemal, bir rızıkta rahmet, bir düzende hikmet, bir dengede adalet görünür. Cennetin istenmesi yalnız bir kul arzusu olarak kalmıyor; varlıklar üzerinde görünen Allah’ın rahmet, inayet, hikmet ve adalet gibi kudsi isimleri de bunu gerektiriyor. Ebedi saadet, İlahi isimlerin tecellisine uygun bir neticedir.
Hatta eğer rahmet, inayet, hikmet, adalet gibi hesabsız o matlubun esbab-ı mucibesi olmasa idi, şu zatın tek duası, baharımızın icadı kadar kudretine hafif gelen şu cennetin binasına sebebiyet verecekti.
Burada Peygamber Efendimiz (sav)’ın duasının Allah katında ne kadar büyük ve kıymetli olduğu anlatılıyor. Öyle ki faraza cennetin yaratılmasını gerektiren rahmet, hikmet, inayet ve adalet gibi pek çok sebep bulunmasa bile, onun tek başına yaptığı dua, cennetin yaratılmasına yeterli bir vesile olacak kadar büyük bir değere sahiptir. Çünkü o, sıradan bir insan gibi sadece kendisi için istemiyor. O, bütün insanlığın, hatta bütün yaratılmışların temsilcisi olarak istiyor.
Peygamber Efendimiz (sav), Allah’ın en sevgili kulu, en büyük peygamberi ve âlemlere rahmet olarak gönderdiği resuldür. Bütün peygamberler onun geleceğini haber vermiş, ümmetini de müjdelemişlerdir. Böyle yüce bir zatın duası elbette çok makbul olur. Üstelik istediği şey de geçici dünya menfaati değildir. O; saadet-i ebediyeyi, cenneti, bekāyı ve Allah’a kavuşmayı istiyor. Bunlar da insanın en büyük ihtiyacı ve arzusudur. Peygamber Efendimiz (sav) bu duayı bütün ümmeti, bütün müminler, hatta bütün varlıklar adına yapıyor. Yani insanlığın en büyük ihtiyacını, en doğru makamda, en doğru şekilde Allah’tan istiyor. Allah da sonsuz rahmet, kerem ve cömertlik sahibidir. Kullarının ebedi saadetini istemek, Allah’ın rahmetine ve ihsanına uygun en güzel taleplerden biridir.
Bu sebeple onun cenneti isteyen tek duası, cennetin yaratılmasına çok büyük bir sebep sayılır. Zaten Allah için cenneti yaratmak zor değildir. Nasıl her baharda yeryüzünü yeniden diriltiyor, sayısız canlıyı kolayca yaratıyorsa; cenneti yaratmak da aynı kudret için gayet kolaydır. Demek ki cennet hem Allah’ın rahmetine uygundur, hem insanın en büyük ihtiyacıdır, hem de Peygamber Efendimiz (sav) duasıyla kuvvetli bir şekilde istenmiştir.
Evet, nasıl ki onun risaleti, şu dar-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi. Öyle de onun ubudiyeti dahi, öteki darın açılmasına sebeptir.
Dar-ı imtihan, dünya hayatıdır. İnsan burada sınanır. Resul-i Ekrem aleyhissalatü vesselamın peygamberliği, bu dünyanın en büyük hikmetlerinden biridir. Çünkü dünya, vahiy ile manasını bulur; insan, niçin gönderildiğini, kime karşı mesul olduğunu ve nereye gideceğini onun tebliğiyle öğrenir. Öteki dar/yer ise ahirettir. Onun ubudiyeti, yani kulluğu, ibadeti, duası, ihlası, muhabbeti, nuru, cemal-i manevisi ve bütün varlıklar namına yaptığı niyazı dahi ahiretin ve cennetin açılmasına sebeptir.
Çünkü o Zat aleyhissalatü vesselam, kulluğu öyle külli, öyle halis, öyle yüksek ve öyle makbul bir surette göstermiştir ki; böyle mümtaz, mükerrem ve emsalsiz bir şahsiyetin kulluğu, elbette rahmet ve kerem-i İlahi tarafından büyük bir mükafatı gerekli kılar. Onun kulluğunda yalnız şahsi bir niyaz değil, bütün nev-i insanın, hatta bütün şuur sahibi varlıkların derdini ve talebini taşıyan cami‘ bir dua vardır. Böyle bir kulluğun mükafatı ise fani ve geçici olamaz; ona layık olan, dar-ı bekā olan ahiret ve cennettir.
Bu cihetle peygamberlik, dünyayı manalandıran ilahi rehberliktir; kulluk ise o rehberliğin en mükemmel meyvesi olarak ahiretin kapısını açan en büyük dua ve en yüksek kulluktur. Yani onun risaleti/peygamberliği, bu dar-ı imtihanın hikmetini gösterdiği gibi; ubudiyeti/kulluğu de cennetin, rahmetin ve saadet-i ebediyenin verilmesine en kuvvetli bir sebep olmuştur.
Acaba ehl-i akıl ve tahkike لَیْسَ فِی الْاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ dedirten şu meşhud intizam-ı faik, şu rahmet içinde kusursuz hüsn-ü san‘at ve misilsiz cemal-i rububiyet, hiç böyle bir çirkinliği, böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizamsızlığı kabul eder mi?
Burada kâinatta görülen mükemmel düzen, kusursuz sanat ve sonsuz rahmet nazara veriliyor. Her şey yerli yerindedir. Göz görmeye, kulak işitmeye, su hayat vermeye, güneş ısıtmaya uygundur. Böyle bir düzenin sahibi olan Allah’ın, insanın en büyük ihtiyacını yukarıda açıkladığımız şartlarda cevapsız bırakması düşünülemez. En küçük işlerde bile hikmet ve merhamet görüldüğü halde, ebedi saadetin verilmemesi elbette düşünülemez.
En cüz’i, en ehemmiyetsiz arzuları, sesleri ehemmiyetle işitip ifa etsin; en ehemmiyetli, en lüzumlu arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın? Haşa ve kella. Yüz bin def‘a haşa! Böyle bir cemal, böyle bir çirkinliği kabul etmez. Çirkin olmaz.
Kâinatta her tarafta görünen rahmet, hikmet ve inayet, ahireti iktiza edip gerekli kılıyor. Cenab-ı Hak en küçük ihtiyaçları görüyor, en cüz’i arzuları işitiyor ve münasip şekilde karşılıyor. Bir yavruya rızık verilmesi, susuz toprağa yağmur indirilmesi, en zayıf varlıklara lazım cihazların ihsan edilmesi bunun açık misalleridir.
Hal böyle iken, insanın en büyük ihtiyacı olan saadet-i ebediyenin; hem bütün varlıklar namına isteyen, hem de en makbul kul olan Resul-i Ekrem aleyhissalatü vesselamın duasına rağmen verilmemesi elbette düşünülemez. Çünkü istenen şey fani bir menfaat değil; bekā, likā ve cennet gibi insan fıtratının en büyük talebidir.
“Haşa ve kella, yüz bin def‘a haşa!” Zira böyle bir ihmal, rahmete, hikmete ve cemal-i rububiyete zıt düşer. Öyleyse “Böyle bir cemal, böyle bir çirkinliği kabul etmez”; ahiretin vücudu ve o duanın kabulü kat‘i görünüyor.
Rabbiniz dedi ki: Bana dua edin, size icabet edeyim. 6
Bu ayetin işaretiyle, en büyük duanın en büyük surette kabulü de saadet-i ebediyenin verilmesidir.
Yahu, ey hayali arkadaşım! Şimdilik kafidir. Geri gitmeliyiz. Yoksa yüz sene şu zamanda, şu cezirde kalsak, yine o zatın garaib-i icraatının ve acaib-i vezaifinin yüzde birisini tamamen ihata edip temaşasında doymayız.
Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vesselamın halleri, vazifeleri ve icraatları o kadar geniş ve hayret vericidir ki, ne kadar uzun incelense yine tam olarak kuşatılamaz. Onun hayatındaki mucizevi yönler, kulluğundaki derinlik ve insanlığa rehberliği bitip tükenmez bir hazine gibidir. Yüz yıl boyunca Peygamberimiz aleyhissalatü vesselamın bulunduğu asırda hayalen kalsak bile, onun yapmış olduğu acayip inkılap ve mükemmelliklerin yüzde birisini bile kavrayamayız ve bu halin bize verdiği manevi lezzete doyamayız.
Şimdi gel, üstünde döneceğimiz her asra birer birer bakacağız. Bak, nasıl her asır, o şems-i hidayetten aldıkları feyiz ile çiçek açmışlar.
Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vesselamın nuru yalnız kendi zamanını değil, sonraki bütün asırları da aydınlatmıştır. “Şems-i hidayet”, hidayet güneşi demektir. Nasıl güneş ışığıyla çiçekler açıyorsa, onun getirdiği hidayetle de nice büyük insanlar yetişmiştir. Her asır, onun nurundan payını almıştır.
Ebu Hanifeler, Şafiiler, Bayezid-i Bistamiler, Şah-ı Geylaniler, Şah-ı Nakşibendler, İmam-ı Gazaliler, İmam-ı Rabbaniler kaddesallahü esrarahüm gibi milyonlar münevver meyveler vermişler.
İslam tarihindeki büyük alimler ve veliler, Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vesselamın getirdiği nurun meyveleridir. Bu zatların ilmi, takvası, ihlası ve insanlara rehberliği, onun risaletinin ne kadar bereketli olduğunu gösteriyor. “Münevver meyveler”, imanla nurlanmış, ilim ve ahlakla olgunlaşmış insanlığın en büyük velilerini ifade eder.
Meşhudatımızın tafsilatını başka vakte ta‘lik edip, o mu‘ciznüma ve hidayet-edaya, bir kısım kat‘i mu‘cizatına işaret eden bir salavat getirmeliyiz.
Anlatılan hakikatlerin ayrıntılarının çok geniş olduğu ifade ediliyor. Bu yüzden tafsilat başka vakte bırakılıyor. Ardından Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vesselama salavat getirilmesi gerektiği söyleniyor. Onu tanımanın neticesi muhabbet, hürmet ve salavattır.
عَلٰی مَنْ اُنْزِلَ عَلَیْهِ الْفُرْقَانُ الْحَكٖیمُ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ مِنَ الْعَرْشِ الْعَظٖیمِ سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِهٖ عَلٰی مَنْ بَشَّرَ بِرِسَالَتِهِ التَّوْرٰیةُ وَالْاِنْجٖیلُ وَالزَّبُورُ وَبَشَّرَ بِنُبُوَّتِهِ الْاِرْهَاصَاتُ وَهَوَاتِفُ الْجِنِّ وَاَوْلِیَٓاءُ الْاِنْسِ وَكَوَاهِنُ الْبَشَرِ.
وَانْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اُمَّتِهٖ عَلٰی مَنْ جَٓائَتْ لِدَعْوَتِهِ الشَّجَرُ وَنَزَلَ سُرْعَةً بِدُعَٓائِهِ الْمَطَرُ وَاَظَلَّتْهُ الْغَمَامَةُ مِنَ الْحَرِّ وَشَبِعَ مِنْ صَاعٍ مِنْ طَعَامِهٖ مِئَاتٌ مِنَ الْبَشَرِ وَنَبَعَ الْمَٓاءُ مِنْ بَیْنِ اَصَابِعِهٖ ثَلٰثَ مَرَّاتٍ كَالْكَوْثَرِ.
وَاَنْطَقَ اللّٰهُ لَهُ الضَّبَّ وَالظَّبْیَ وَالْجِذْعَ وَالذِّرَاعَ وَالْجَمَلَ وَالْجَبَلَ وَالْحَجَرَ وَالْمَدَرَ صَاحِبِ الْمِعْرَاجِ وَمَازَاغَ الْبَصَرُ سَیِّدِنَا وَشَفٖیعِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ كُلِّ الْحُرُوفِ الْمُتَشَكِّلَةِ فِی الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمٰنِ فٖی مَرَایَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَٓاءِ عِنْدَ قِرَٓائَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِئٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰٓی اٰخِرِ الزَّمَانِ وَاغْفِرْلَنَا وَارْحَمْنَا یَٓا اِلٰهَنَا بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَٓا اٰمٖینَ
Rahmânü’r-Rahîm’den, arş-ı a‘zamdan gelen Furkān-ı Hakîm’in kendisine indirildiği zâta, Efendimiz Muhammed’e, ümmetinin hasenâtı adedince milyonlar salât ve milyonlar selâm olsun. Peygamberliğini Tevrât, İncîl ve Zebûr’un müjdelediği; nübüvvetini irhâsât, cinlerin hâtifleri, insanların evliyâları, beşerin kâhinlerinin müjdelediği; işâretiyle ayın ikiye bölündüğü zâta, Efendimiz Muhammed’e, ümmetinin nefesleri adedince milyonlar salât ve milyonlar selâm olsun. Da‘vetine ağaçların geldiği, duâsıyla yağmurun sür‘atle indiği, bulutların sıcağa karşı kendisini gölgelediği, bir ölçek taâmıyla yüzlerce insanın doyduğu, parmaklarının arasından üç def‘a kevser gibi suyun çıktığı, Allah’ın ona; kertenkeleyi, ceylânı, (hurma) dalı(nı), (zehirli keçinin) kolu(nu), deveyi, dağı, taşı ve toprağı konuşturduğu, Mi‘racın ve “(O haşmetli makamda) göz kaymadı” sırrının sahibi olan zâta, Efendimiz ve şefîimiz Muhammed’e, Kur’ân’ın ilk inişinden zamanın sonuna kadar her bir okuyucu tarafından herbir kelimesinin okunduğu anda havadaki dalgalanma aynalarında Rahmân’ın izniyle temessül eden kelimelerde müteşekkil olan bütün harfler adedince milyonlar salât ve selâm olsun. Bunlardan her bir salât hürmetine ey ilâhımız, bize mağfiret eyle, bize merhamet eyle. Âmîn! (Salavât-ı Şerîfe) ()Âyet: Sûre-i Necm, 17)7
Özet: Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vesselam, ümmeti namına saadet-i ebediyeyi, bekayı, likayı ve cenneti istiyor. Onun duası öyle büyük ve makbuldür ki, Allah’ın rahmeti, hikmeti ve adaleti bu duayı cevapsız bırakmaz. Kâinattaki kusursuz düzen de bunu gösterir. Onun getirdiği hidayet nuru ise her asırda büyük alimler ve veliler yetiştirerek risaletinin hak olduğunu açıkça ortaya koyar.
Al-i İmran, 3/31.
Furkan, 25/77.
Mü'min, 40/60.
Tirmizi, De'avat, 122/3419
Nesai, 1305; Ahmed b. Hanbel, 18351; İbn Hibban, 1971
Mü'min, 40/60.
Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.327

