Soru

2. Reşha

19. Sözdeki 2. Reşha'yı izah eder misiniz?

Tarih: 21.12.2020 16:13:12
Okunma: 826

Cevap

‘’O nûrânî burhân-ı tevhîd, nasıl ki iki cenâhın icmâ‘ ve tevâtürüyle te’yîd ediliyor.’’

Rabbimizi bize tarif etmekte konuşan bir delil olan Peygamber Efendimiz (sav), tevhit inancının nurlu bir delili olmuştur. Çünkü 23 senelik Peygamberliğinde  لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hakikatini dava edip ispat etmiştir. Her sözü her fiili hatta her tavrıyla hep tevhit inancını ders vermiş ve bizzat yaşantısıyla biz ümmetine model olmuştur.

Son Peygamber olarak gönderilen Resûl-i Ekrem Efendimizin iddia edip ispat ettiği tevhit inancını kendisinden önce gelen 124 bin Peygamber sayısız mucizeleriyle doğrulayıp tasdik etmişler. Yine 124 milyon Evliyanın da her birisi ve milyarlar İslâm âlimleri لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hakikatinin hak ve doğruluğunu gösterdikleri sayısız kerametleriyle ve aklî delillerle imzalayıp tasdik etmişler.

İnsanlığın güneşleri, ayları ve yıldızları mesabesindeki bu nurani seçkin topluluğun hiçbirisinin ne sözlerinde ne de yaşantılarında en ufak bir yalan, kandırmaca ve hile görülmemiştir. İşte tevâtürle (Yalan üzerine birleşmesi imkânsız olan bir topluluğun aynı hâdiseyi haber vermesi) bu nurani cemaatin ortaya koydukları tüm delil ve ispatları (mucizeler, kerametler, aklî deliller) aynı zamanda Resûl-i Ekrem Efendimizin Peygamberliğinin ve tevhit davasının dahi tasdiki anlamında olduğundan çok büyük bir te’yîd ve imzadır.

‘’Öyle de, Tevrat ve İncil gibi kütüb-ü semâviyenin (Hâşiye) yüzler işârâtı’’

Kur’ân’ın açık ve kesin hükmüyle Tevrat, İncil, Zebur ve Suhuf-u Enbi­yâ’nın (Peygamberlere gönderilen sahifeler) yüzlerce âyetinde Peygamber efendimizin geleceği haber verilip insanlara müjdelenmiştir. Bu işaretlerden yirmiden fazlası ve pek zahir bir kısmı On Dokuzuncu Mektub’da güzelce beyân ve ispat edilmiştir. Bu hususta Bediüzzaman hazretleri özetle şöyle der:

‘’Evet, madem o kitaplar semâvîdirler. Ve madem o kitap sâhibleri enbiyâdırlar. (Peygamberdirler) Elbette ve her halde onların dinlerini nesheden (hükümlerini iptal edip değiştiren) ve kâinâtın şeklini değiştiren ve yerin yarısını getirdiği bir nûr ile ışıklandıran bir zâttan bahsetmeleri, zarûrî ve kat‘îdir. Evet, küçük hâdiseleri haber veren o kitaplar, nev‘-i beşerin en büyük hâdisesi olan hâdise-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı haber vermemek kābil midir? İşte madem bilbedâhe (apaçık) haber verecekler. Her halde ya tekzîb (yalanlamak) edecekler, tâ ki dinlerini tahrîbden ve kitaplarını nesihten kurtarsınlar. Veya tasdîk edecekler, tâ ki o hakîkatli zât ile dinleri hurâfâttan (hurafeler, aslı esası olmayan bâtıl rivâyetler, bâtıl inanışlar) ve tahrîfâttan (değiştirmekten, bozulmaktan) kurtulsun. Halbuki dost ve düşmanın ittifâkıyla, tekzîb (yalanlama) emâresi hiçbir kitapta yoktur. Öyle ise tasdîk (doğrulama) vardır.’’ (Zülfikar Mecmuası, 290)

Misaller:

Zebur’da Yetmiş İkinci Bâb’ında şu âyet vardır: “Bahirden bahre mâlik ve nehirlerden arzın makta‘ ve müntehâsına kadar mâlik ola. Ve kendisine Yemen ve Cezayir mülûkü hediyeler gö­türeler. Ve padişahlar ana secde ve inkıyâd edeler. Ve her vakit ona salât ve hergün kendisine bereketle duâ oluna. Ve envârı Medine’den münevver ola. Ve zikri ebedü’l-âbâd devam ede. Anın ismi, şemsin vücûdundan evvel mevcûddur. Anın adı güneş durdukça münteşir ola.’’

Tevrat’ta: ‘’Muhammed, Allah’ın Resulüdür. O’nun doğum yeri Mekke, Hicret yeri Medine, mülkü Şamdır. Ümmeti ise hamd edici kimselerdir.’’

Türkçe Yuhanna İncil’inin On Dördüncü Bâb ve otuzun­cu âyeti şudur: “Artık sizinle çok söyleşmem. Zîrâ bu âlemin reisi geliyor. Ve bende anın nesnesi aslâ yoktur.’’

‘’Hâşiye: Hüseyin-i Cisrî Risâle-i Hamîdiye’sinde yüz on dört işârâtı, o kitaplardan çıkarmıştır. Tahrîften sonra bu kadar bulunsa, elbette daha evvel çok tasrîhât varmış.’’

Suriye’li büyük İslâm âlimi ve Bediüzzaman Hazretlerinin "fikren biraderimiz" dediği Hüseyin Cisrî (ra) (1845-1909), Peygamber Efendimizden haber veren 114 işareti bozulmuş ve değiştirilmiş olmalarına rağmen o semavî kitaplardan çıkarıp toplayarak II. Abdülhamid’e ithafen Risale-i Hamîdiyye diye isimlendirip sultana takdim etmiştir. Eserini çok beğenen II. Abdülhamid tarafından İstanbul’a davet edilip Malta Köşkünde misafir edilmiş ve Dördüncü Osmanlı nişanıyla ödüllendirilmiştir. II. Abdülhamid, Risale-i Hamîdiyye’nin Türkçeye tercüme edilip neşredilmesi emrini vermiştir. Bunun üzerine Manastırlı Merhum İsmail Hakkı Risale-i Hamîdiyye’yi tercüme etmiştir. Kim arzu ederse, o esere müracaat edebilir.

Tevrat, İncil ve Zebur’un tahrif edilip bozulmuş hallerinde bile Peygamber Efendimizden haber veren 114 işaret varsa elbette aslî hallerinde çok daha fazla işaret ve açıklamalar olduğu aşikârdır.

‘’ve irhâsâtın binler rumûzâtı’’

İrhâsât; Sevgili Peygamberimizin (sav) peygamberliğinden evvel meydana gelen ve peygamber olacağına işaret eden harika hâller, belirtiler demektir. Semavî kitaplardaki işaretleri, kâhin ve ârif-i billah kimselerin haberleri, doğumunda ve peygamberliğine kadarki ömründe meydana gelen olağanüstü hallerin hepsi asıl itibariyle irhasatla alakalıdır. Dünyayı şereflendirdiği gece Kâbe’deki putların devrilmesi, Mecûsîlerin bin yıldır yanan ateşlerinin sönmesi, bulutların gölgelik etmesi ve oturduğu sofraların bereketlenmesi gibi pek çok hadise O’nun (sav) hak Peygamber olduğunun delillerindendir.

‘’ve hâtiflerin meşhur işârâtı’’

Hâtif; sesi işitilen ve kendisi görülmeyen, seslenici, çağırıcı, gayptan haber veren ruhaniler için özellikle de cinnîler için kullanılan bir tabirdir. 15. Şua’da Üstad Hazretleri şöyle der: ‘’Risâlet-i Muhammediye’yi(asm) gaybî haber veren ve sözleri işitilen ve şahısları görünmeyen hâtif denilen rûhânîler, pek sarîh (açık) bir sûrette Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvetinden haber verdikleri gibi; çok muhbirler (haber verenler), hatta sanemlere (putlara) kesilen kurbanlar ve sanemler ve mezar taşları nübüvvetinden haber vermeleriyle onun risâletine (Peygamberliğine) ve hakkāniyetine imza basıp târih lisânıyla şehâdet etmişler.’’ (Şualar, 595)

Misal;

Hem Abbâs ibn-i Mirdâs’ın sebeb-i İslâmiyeti olan meşhur vâkıa şudur ki, Dımâr nâmında bir sanemi varmış. O sanem bir gün böyle bir ses vermiş: “Muhammed gelmeden evvel bana ibâdet ediliyordu. Şimdi Muhammed’in beyânı gelmiş. Daha o dalâlet olamaz.” (Zülfikar, 301)

 ‘’ve kâhinlerin mütevâtir şehâdâtı’’

Kâhin; Gelecekte olacaklardan, gizli şeylerden ve gāipten haber verme iddiâsında olan kehânet sahibi kimselere verilen bir isimdir. Peygamber efendimizden önce Arap toplumunda kâhinlik oldukça meşhurdu. Hatta her kabilenin kâhini bulunurdu. Şeytanlar kulak hırsızlığı ile Melekleri dinleyip istikbalde olacak hadiseleri kâhinlere bildirirler,  onlar da gelecekten haber verirlerdi. Sevgili Peygamberimizin gelmesiyle şeytanlar semavattan kovulup kâhinlik yasaklanmıştır.

O dönemde başta meşhur Şıkk ve Satîh olarak pek çok kâhin Peygamberimizin Hicaz’da zuhûr edip geleceğini ve Fars Devletini kaldıracağını kat’i şekilde haber vermişler.

Misal;

Hatta Kisrâ, -yani Fars padişahı- gördüğü acîb rüyayı ve velâdet-i Ahmediye (asm) zamanında sarayın on dört şerefesinin düşmesinin sırrını Satîh’den sormak için, Mûbezân denilen âlim bir elçisini göndermiş.  Satîh demiş: “On dört zât, sizlerde hâkimiyet edecek. Sonra saltanatınız mahvolacak. Hem birisi gelecek, bir din izhâr edecek. İşte o, sizin din ve devletinizi kaldıracak!” meâlinde Kisrâ’ya haber göndermiş. İşte o Satîh, sarîh bir sûrette âhirzamân peygamberinin gelmesini haber vermiş. (Zülfikar, 300)

‘’ve şakk-ı kamer gibi binler mu‘cizâtının delâlâtı’’

Sevgili Peygamberimizin elinde pek çoğu tevâtürle ve sahih rivâyetlerle bildirilen bine yakın mûcize gerçekleşmiştir. Kamer Sûresi’nin ilk âyetlerinde bildirildiği gibi gökteki ay bir parmak işaretiyle ortadan ikiye yarılmış. “Attığın zaman sen atmadın. Belki Allah attı” (Enfal, 17) âyetinin işaretiyle, attığı bir avuç toprak Bedir ve Huneyn harplerinde her bir düşman askerinin gözüne birer avuç olarak gitmiş ve onları bozguna uğratmıştır. Ordusunun susuz kaldığı üç farklı seferde parmaklarından çeşme gibi akıttığı sularla bütün askerlerin susuzluğunu gidermiştir. Hutbe okurken dayandığı kuru bir hurma direği, onun ayrılığından yüksek sesle ağladığını Mescid-i Nebevî’de bulunan herkes işitmiş ve bu hâdise pek çok münafığın hâlisâne imân etmelerine sebep olmuştur. Duâlarının çok defalar anında kabûlü, az bir yemekle yüzlerce kimseyi doyurması, dağların, ağaçların, taşların, hayvanların hatta cenâzelerin dile gelip peygamberliğine şehâdet etmeleri, gelecekten verdiği haberlerin doğru çıkması, hasta ve yaralıların mübârek elinin ve nefesinin temasıyla şifa bulması, çok defa suikaste maruz kaldığı hâlde her defasında olağanüstü bir tarz ile muhafaza edilmesi gibi pek çok mûcizeler göstermiştir. O kadar ki tarihçe bu Zâtın (asm) yaşadığı ne kadar kesin ise mûcizeler gösterdiği de o kadar kesindir.

‘’ve şerîatinin hakkāniyeti ile te’yîd ve tasdîk ettikleri gibi;’’

Sevgili Peygamberimizin getirmiş olduğu hak din İslâmın bütün hakikatleri dahi O’nun Peygamberliğini tasdik ve te’yid eder. Zira Kur’ân; bütün mu'cizeleriyle ve hakkaniyetine delil olan bütün hakikatleriyle, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın en büyük bir mu'cizesidir. 

Mesela, âhirete imânın yüzlerce aklî delilleri aynı zamanda Efendimizin (sav) Peygamberliğinin de delilidirler. Zira Peygamber efendimiz âhirete imânı tebliğ etmiş, bu hususta mucizeler göstermiştir. O halde âhirete imânı kabul eden Peygamberimizi de tasdik etmiş olur. Diğer imân esaslarını ve Kur’ân hükümlerini de bu tarzda düşündüğümüzde dinimizin binlerce hakikati,  aynı zamanda O’nun (sav) Peygamberliğinin dahi hak delilidirler.

‘’zâtında gâyet kemâldeki ahlâk-ı hamîdesi’’

Sevgili Peygamberimiz, 14 asır önce ahlaki değerlerin ayaklar altına alındığı, her türlü ahlaksızlığın pervasızca işlendiği bir toplumda dünyaya geldi. 23 sene gibi kısa bir zamanda o cahil ve bedevi kavmi o zamanın en medeni devletlerine üstad olacak bir hale getirdi. Bu büyük ve köklü inkılabı gerçekleştirmesinde O’nun (sav) en büyük mucizesi Rabbimizin kelamı olan Kur’ân’dır. Kur’ân’dan sonra en büyük mucizesi ise bizatihi kendisidir. Yani sahip olduğu güzel ahlakıdır. O öyle yüce ve benzersiz bir ahlaka sahipti ki; Onun güzel ahlakı Kur’ân’da “Şüphe yok ki sen büyük bir ahlâk üzerindesin.” (Kalem, 68/4) fermanıyla övülmüş ve bizler için model bir şahıs olduğu bildirilmiştir.

“Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” (Muvatta, Hüsnü’l-Hulk, 8; Ahmed b. Hanbel, 2/381 ) buyuran Peygamberimiz hakkında Kur’an şu önemli açıklamayı yapar: “And olsun ki, sizin için Allaha ve âhiret gününe kavuşmayı uman ve Allahı çok zikreden kimseler için Allahın Rasülünde güzel bir örnek vardır.” ( Ahzâb, 33/21) Cenab-ı Hak bu beyanı ile Hz. Peygamberin, bütün inananlara ve insanlara ahlaki açıdan model bir şahsiyet olduğunu bildirmektedir. Bu ilan,  Hz. Peygamberin yalnız sözleri ile değil, fiil ve hareketleri ile de kendisine tabi olunacak tam bir model şahıs olduğunu göstermektedir.

Rabbimiz; edebin, güzel ahlakın bütün çeşitlerini en yüksek seviyede Peygamber efendimizde (sav) toplamıştır. Ta ki her cihetle biz ümmetine güzel bir model olsun.  Doğruluğuyla, adaletiyle, merhametiyle, güvenilirliğiyle, hayâsı ile, cesaretiyle, affediciliğiyle, yumuşak huyluluğuyla, tevazusuyla, sabrıyla, cömertliğiyle, misafirperverliğiyle, nezaketiyle, iktisadıyla, idareciliğiyle, tevekkülüyle, takvasıyla hülasa sahip olduğu her çeşit güzel ahlakıyla düşmanlarını dahi tasdike mecbur bırakmıştır.

Öyleyse Sevgili Peygamberimiz (sav) sahip olduğu ahlâk-ı hamîdesi (Her türlü övgüye lâyık olan güzel ahlâk) ile dahi hak peygamber olduğunu tüm insanlığa göstermektedir.

 ‘’ve vazîfesinde nihâyet hüsnündeki secâyâ-yı gâliyesi’’

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Peygamberlik vazifesini icra ederken niceleri tarafından ‘’bu simada yalan yok’’ diyerek doğruluğunun tasdik edilmesi, düşmanları tarafından “Muhammedü’l-emîn” olarak anılması, yardımsever, alçak gönüllü, adalet sahibi, vakarlı ve cömert olması gibi secâyâ-yı gâliye dediğimiz bütün güzel ahlaka ve yüksek karakterlere sahip olması dahi O’nun (sav) Peygamberliğinin apaçık delillerindendir.

‘’ve kemâl-i emniyetini’’

Emîn sözlükte, “kendisine güvenilen, hıyanet etmeyen, sözünde duran, vefalı; başkalarından korkmayan kimse” anlamına gelir. Kaynaklarda belirtildiğine göre Peygamber Efendimiz (sav), Cenâb-ı Hakk’ın himayesi sebebiyle Câhiliye devrinin yaygın kötülüklerinden hiçbirine bulaşmadan tertemiz büyüdü. Çevresinde en mert, en iyi huylu, en asil, komşuluk haklarını en iyi gözeten, en uysal, en doğru sözlü ve en güvenilir kimse olarak tanındı. Allah Teâlâ bütün bu iyi sıfatları onda bir arada topladığı için “Muhammedü’l-emîn” lakabı ile meşhur oldu. (TDV)

Resûl-i Ekrem ilk vahyi müteakip evine geldiğinde Hz. Hatice kendisine, “Korkma! Allah’a yemin ederim ki O hiçbir zaman seni utandırmaz. Çünkü sen akrabana bakarsın, işini görmekten âciz olanların işlerini görürsün; fakire yardım eder, misafiri ağırlarsın; hak yolunda ortaya çıkan meselelerde halka yardım edersin” (Buhârî, “Bedʾü’l-vaḥy”, 3) diye teselli verirken O’nun emîn sıfatını dile getirmekteydi.

Evet, Habib-i Ekrem Efendimizde emîn sıfatı zirvede ve kemal noktada olmasından dolayı tebliğ ettiği İslâm dinini ve Peygamberliğini insanlar kolayca kabul etmişlerdir.

‘’ve kuvvet-i îmânını’’

İman esaslarını ümmetine ders veren Efendimiz (sav), imânın dahi zirve şahsiyeti olmuştur.

Mi’râc Gecesi’nin hediyesi olarak nazil olan Bakara Sûresi’nin son iki âyetinde Yüce Rabbimiz: ‘’Peygamber, kendisine Rabbinden indirilene îmân etti, mü`minler de!...’’ (Bakara, 285) buyrulmuştur.

Beyzâvî tefsirinde zikredildiğine göre, bu âyet-i celîlede, Efendimizin (asm) imânının tek olarak anılması ya O'na tazim veya O'nun imânının ayan ve müşahede (gözle görmek)den kaynaklanıp, diğerlerinin imânının ise, düşünmek ve delil almak suretiyle olduğunu ifade etmek içindir.

Bu konuda İmâm-ı Kuşeyrî ise şöyle buyurmuştur: "Efendimiz vasıtasız diğer kullar ise vasıtalarla imân etmişlerdir. Bir manaya göre de bu, Allah Teâlâ'nın Mi’râc Gecesi Efendimiz'e şanını büyütme yolu üzere yapmış olduğu bir hitaptır. Şöyle ki: "Sen imân ettin." buyurmayıp, "O Resül imân etti." buyurmuştur.  Buradan da anlıyoruz ki en kuvvetli imân sahibi yine Sevgili Peygamberimizdir.

‘’ve gâyet itmi’nânını ve nihâyet vüsûkunu gösteren’’

Hazret-i Peygamber (sav), getirdiği ve tebliği ettiği hakikatlere en başta kendisi imân edip aklen, kalben ve ruhen tam mutmain olmuştur.  İmanın manevi lezzetini ve saadetini tabir-i caizse iliklerine kadar hissetmiş, tam bir huzur, emniyet, itimat ve kalben mutmain olarak davasını tebliğ etmiştir.  Elbette nihâyet vüsûkunu gösteren; davasının hakkaniyetine bütün benliğiyle inanması, bütün duygu ve hisleriyle tatmin olması ve Rabbine tam bir güven haliyle Efendimizin sözleri ve fiilleri muhataplarında müthiş bir tesir oluşturmuştur.

’fevkalâde takvâsı, fevkalâde ubûdiyeti,’’

Sözlükte “korumak, korunmak, sakınmak, saygı göstermek, dindar olmak, itaat etmek, korkmak, çekinmek” anlamlarındaki vikâye masdarından türeyen takva kelimesini Seyyid Şerîf el-Cürcânî, “Allah’a itaat ederek azabından sakınmaktır, bu da ceza almayı haklı kılan davranışlardan nefsi korumak suretiyle gerçekleşir” şeklinde tarif eder. Kur’an’da da pek çok âyet-i kerimede takva ve takva sahipleri övülmüştür.

Tam bir takva timsali olan Peygamber Efendimiz de bu meyanda çok hadis-i şeriflerle takvayı tavsiye etmiştir.

Rabbimizi en çok seven Allah Resûlü olduğu gibi, O’ndan hakkıyla korkup çekinen de yine Peygamberimiz (sav) olmuştur. Bunun için en ufak bir haksızlığa göz yummamış, ibadetlerini hiçbir şart ve koşulda aksatmamış, en ufak bir yanılgının içinde olmamıştır. Tüm bu hassasiyeti O’nun (sav) fevkalade takvaya sahip olduğunun delilleridir.

Sadece takvada değil, Allah’a kullukta da en yüksek mertebede Sevgili Peygamberimiz vardır. Geçmiş ve gelecek tüm günahları affedildiği halde getirdiği ibadet esaslarına en çok riâyet eden ve en zirve noktasında tatbik eden, yine O (sav) olmuştur.

Hz. Aişe (ra) anlatıyor: Peygamberimiz geceleri mübarek ayakları şişinceye kadar ibadet ederdi. Ben kendisine: "Ey Allah'ın Resûlü, geçmişte işlenmiş ve gelecekte işlenmesi muhtemel bulunan günahlarını Allah Teâlâ bağışladığı halde, niçin bu kadar yoruluyorsunuz?" dedim. Peygamberimiz (sav): "Ya Aişe, Allah'a şükreden bir kul olmayayım mı?" buyurdu. (Buhari, Müslim)

Evet, Allah Resulünün (sav), namazda, oruçta, zikirde, şükürde, sabırda, infakta ve diğer tüm ibadetlerde en zirvede müstesna bir Zât olması dahi O’nun Peygamberliğinin delillerindendir.

‘’fevkalâde ciddiyeti, fevkalâde metâneti; da‘vâsında nihâyet derecede sâdık olduğunu, güneş gibi âşikâre gösteriyor.’’

Davasını tebliğ ederken öyle bir vakar ve ciddiyeti vardı ki bu hali dahi O’nun (sav) davasının hakkaniyetine delil idi. Zira içinde bulunduğu toplum tamamen cahiliye âdetleriyle hareket eden kaba ve cahil bir toplum idi. Her türlü ahlaksızlığın pervasızca işlendiği bir ortamda tam bir ciddiyetle davasını tebliğ etmesi, bu uğurda karşılaştığı tüm meşakkat ve zorluklara sabredip tahammül göstermesi, asla pes etmemesi, insanların akıllarını, kalplerini ve ruhlarını teslim-i silah etmeye mecbur kılmıştır.

Evet, öyle bir ciddiyeti var ki; ‘’bir elime güneşi diğerine ayı verseniz davamdan vazgeçmem’’ diyecektir. Öyle bir ciddiyet ki, tebliğ ettiği dinin hüküm ve esaslarını en evvel kendisi tatbik edip gösterecektir.

Öyle bir ciddiyet ve metanet ki; memleketini ve akrabalarını terk etmek ve türlü işkence ve hakaretlere maruz kalmak pahasına asla yılmaması, daha bir gayret ve şevkle vazifesine çalışması, Peygamberimizin (sav) davasında ne kadar ciddi, sadık ve metanet sahibi olduğunu güneş gibi göstermektedir.

                              


Yorum Yap

Yorumlar