İlgili bölümü şu şekilde açıklayalım:
[Mübâlağa zemm-i zımnîdir ]
Hangi şeyi vasfetsen, olduğu gibi vasfet. Medhin mübâlağası bence zemm-i zımnîdir. İhsân-ı İlâhîden fazla ihsân, ihsân değildir.1
Bir şeyi mübalağa ile olduğundan fazla büyütmek veya küçük düşürmek, gizli bir yerme ve kötülemedir.
İnsan, muhatabının düşüncesinde iz bırakmak ve onu etkilemek gayesiyle mübalağa yoluna başvurmaktadır. Bununla birlikte insan, tabiatı gereği hoşlandığı bir şeyden aldığı zevki ve lezzeti artırmak gayesiyle de mübalağa eder. Dahası, yüce Allah’ın varlıklara takdir ettiği özelliklere yetinmeyen insanlar da anlattıklarında mübalağayı tercih ederler. Mübalağa ile insan, hayal ile hakikati birbirine karıştırır. Aslında hangi şeyi vasfetsen, anlatsan olduğu gibi vasfetmelisin. Çünkü övgünün, yani medhin mübalağası bence bir çeşit tahkirdir. Kötüleme ve yermenin farklı bir türüdür.
Mübalağa, gerçek bir övgü değildir. Mübalağa ile iyilik etmek isteyen, aslında kötülük yapmaktadır. Güzelleştirmek isteyen, gerçekte çirkinleştirmektedir. Büyük göstermek isteyen, hakikatte küçültmektedir. Hazreti Üstad, şifa bulmanın bir vasıtası olan ilaç kullanmakta dahi mübalağa etmenin insana yalnız zarar vereceği örneğiyle bu konuyu şöyle dile getirmektedir:
Bir ilâcı istihsan edip izdiyad etmek, devayı dâ’e inkılâp etmektir.2
Kısacası mübalağa, gizli bir yerme ve kötülemedir. Cenab-ı Hak, mutlak adalet sahibi olduğundan her şeye layık olduğu yaratılışı ve bu yaratılışa uygun özelliği vermiştir. Maddi manevi gerekli tüm donanımları ihsan etmiştir. Her şey yerli yerindedir. Her şey güzeldir. Mübalağa eden kişi ise kâinattaki uyumdan ve düzenden doğan bu güzelliği bozmaktadır. Çünkü mübalağa, yaratılışa kanaat etmemektir. Gerçeğin rengini değiştirmektir. Halbuki İlahi hikmet ve adalet ise her şeye layık olduğu hali ve mevkii vermiştir. Hakikatin mübalağaya ihtiyacı yoktur. Hakikatteki cazibe yeterlidir.
Hem insan bilmelidir ki Allah'ın ihsanından fazla ihsan, ihsan değildir. İnsan, özellikle bir ilim talebesi, hakikate kanaat etmelidir. Hakikatin mübalağaya ihtiyacı olmadığını bilmelidir. Her şeyi olduğu gibi görmeli, kabul etmeli ve anlatmalıdır. Mübalağa etmenin ilim yolunda bir değer katmadığını bilmelidir.
Küçüklüğünden itibaren mübalağadan son derece sakınan Bediüzzaman Hazretlerinin ağabeyi ile yaşadığı bir hadise, konumuza son derece açıklık getirmektedir:
Bundan kırk elli sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullah (rahmetullahi aleyh) ile bir muhaveremi hikâye ediyorum. O merhum kardeşim, evliya-i azimeden olan Hazret-i Ziyaeddin’inin (ks) has müridi idi. Ehl-i tarikatça, mürşidinin hakkında müfritane muhabbet ve hüsnüzan etse de makbul gördükleri için, o merhum kardeşim dedi ki: “Hazret-i Ziyaeddin bütün ulûmu biliyor. Kâinatta, kutb-u âzam gibi her şeye ıttılâı var.” Beni onunla raptetmek için çok harika makamlarını beyan etti. Ben de o kardeşime dedim ki: “Sen mübalâğa ediyorsun. Ben onu görsem, çok meselelerde ilzam edebilirim. Hem sen benim kadar onu hakikî sevmiyorsun. Çünkü kâinattaki ulûmları bilir bir kutb-u azam suretinde tahayyül ettiğin bir Ziyaeddin’i seversin. Yani o unvanla bağlısın, muhabbet edersin. Eğer perde-i gayb açılsa, hakikati görünse, senin muhabbetin ya zâil olur veyahut dörtten birisine iner. Fakat ben, o zât-ı mübareki senin gibi pek ciddi severim, takdir ederim. Çünkü Sünnet-i Seniye dairesinde, hakikat mesleğinde, ehl-i imana halis ve tesirli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsî makamı ne olursa olsun, bu hizmeti için ruhumu ona feda ederim. Perde açılsa ve hakikî makamı görünse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak, bilâkis daha ziyade hürmet ve takdirle bağlanacağım. Demek ben hakikî bir Ziyaeddin’i, sen de hayalî bir Ziyaeddin’i seversin. Benim o kardeşim, insaflı ve müdakkik bir âlim olduğu için, benim nokta-i nazarımı kabul edip takdir etti.34
Yukarıda Bediüzzaman hazretleriyle abisi Molla Abdullah arasında geçen muhavereden anlaşılacağı üzere, bir zata duyulan muhabbetin hayalî büyütmelere ve aşırı makam isnadına değil, hakiki faziletine ve hizmetine dayanması gerekir. Molla Abdullah, Hazret-i Ziyaeddin Hazretleri’ni çok büyük manevi makamlarda tasavvur ederek severken; Hz. Üstad, gerçek sevginin böyle mübalağalı tasavvurlara değil, onun Sünnet-i Seniyye dairesindeki istikametine, hakikat mesleğindeki sadakatine ve ehl-i imana faydalı bir rehber oluşuna dayanması gerektiğini ifade eder. Böylece, şahıslar hakkında ifratlı kanaatlerin sevgiye sağlam bir temel olamayacağı; hakikate, ihlasa ve hizmete dayanan muhabbetin ise daha sahih ve devamlı olduğu dersi verilir.
DİN İLE HAYAT KĀBİL-İ TEFRİK OLDUĞUNU ZANNEDENLER FELÂKETE SEBEBDİRLER / LEMAAT
MEVT, TEVEHHÜM EDİLDİĞİ GİBİ DEHŞETLİ DEĞİL. DALALET VEHMİDİR, MEVTİ DEHŞETLENDİRİR / LEMAAT
SİYASET, EFKARIN ALEMİNDE BİR ŞEYTANDIR; İSTİAZE EDİLMELİ / LEMAAT
ZAAF, HASMI TEŞCİ EDER; ALLAH ABDİNİ TECRÜBE EDER; ABD, ALLAH’I TECRÜBE EDEMEZ / LEMAAT
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 342
Bediüzzaman Said Nursi, Muhakemat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2023, s. 27
Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 109
Muhlis Körpe,“Mübâlağa, Zemm-i Zımnîdir”, İrfan Mektebi, Ağustos 2017, Yıl: 11, Sayı 129.

