RİSALE-İ NUR

18.04.2026

Dîn İle Hayat Kabil-i Tefrik Olduğunu Zannedenler Felakete Sebeptirler / Lemaat

Sesli Dinle

Yapay zeka ile seslendirilmiştir

Lemaat Risalesi'nde geçen ilgili cümleyi devamıyla birlikte izah eder misiniz?

25.07.2026 tarihinde cevaplandı.

Cevap

İlgili bölümü cümle cümle şu şekilde açıklayalım:

[Dîn ile hayat kābil-i tefrîk olduğunu zannedenler felâkete sebebdirler]

Din ile hayatı birbirinden ayırmanın mümkün olduğunu zannedenler her türlü felâkete sebep oldular.

Şu jön türkün hatâsı: Bilmedi o bizdeki dîn, hayâtın esası. Millet ve İslâmiyet ayrı ayrı zannetti.

2. Abdülhamid dönemindeki siyasî muhalefet hareketleri ve bu hareketlere katılan kişi ve gruplardan ibaret olan Jön Türklerin büyük bir hatası vardı. Onlar, bizim dinimizin, hayatımızın esasını teşkil ettiğini bilemediler. Evet, bu milletin tarihine, hayatına, kültürüne ve ahvaline bakılırsa görülecektir ki bu millet İslamiyet ile ruhunu terakki ettirdi. Vicdanını kemale erdirdi. Akıl ve fikrine uzak ufukları gösterdi. Hayatını tanzim etti. İttihat ve ittifakını sağladı.

Jön Türkler milleti ve İslamiyet’i birbirinden ayrı zannettiler. Halbuki şu millet İslamiyet ile kaynaşıp yekvücut oldu. Millet ile İslamiyet bir oldu. Bundan dolayı millet ile İslamiyet’i birbirinden ayırmak imkansız hale geldi. Ayırmaya çalışıldığı takdirde millet mahvolurdu. Çünkü milletin tarihe geçen bütün övünç kaynağı olan şeyler İslamiyet hesabına geçti. Herkes bu milleti İslamiyet ile bir gördü ve bir andı. Hiçbir zaman bu millet İslamiyet’ten ayrı görülmedi. Öyle ki örf ve âdetimiz İslamiyet’e göre şekillendi. Konuşmalarımız dini bir elbise giydi. Alışveriş terazimiz İslamiyet oldu. Hatta İslamiyet’ten çıkanlar milletten de kopmuş sayıldı.

Medeniyet müstemir, müstevlî vehmeyledi.

Jön Türkler Avrupa medeniyetinin insanlık dünyasındaki hükmünü sürekli devam edecek sandılar. Batı medeniyetini, her yeri ve herkesi idaresi altına alacak, dünyanın her yerine yayılacak zannettiler. Halbuki insanlık dünyasında bir çığır açmak isteyen, her şeyden önce insanın tabiatına/yaratılışına ve kâinattaki ilahi nizama uygun hareket etmelidir. Aksi halde yaptıkları, hayırlı iş ve terakkiye yönelik şeyler de olsa, başarılı olamaz. Hatta bütün yaptıkları şer hesabına geçer. Yani insan, bir çığır açmak istediğinde kâinattaki ilahi nizama, yaratılış kanunlarına uygun hareket etmek zorundadır. İşte insanları ifsad eden Batı medeniyeti, ilahi nizama ve insan tabiatına uygun bir medeniyet değildi. Bundan dolayı uzun bir zaman hakim olarak devam etmezdi ve edemezdi. Er geç değersizleşecekti. Öyle de oldu.

Saadet-i hayatı içinde görüyordu. Şimdi zaman gösterdi, medeniyet sistemi [Hâşiye]bozuktu, hem muzırdı.

[Hâşiye] Tam bir işâret-i gaybiyedir. Sekerâtta olan dinsiz zâlim medeniyete bakıyor.

Hal böyle iken Jön Türkler insanların saadetini Batı medeniyetinin içinde görüyorlardı. Avrupa medeniyeti sayesinde milletin mesut ve bahtiyar olacağını sanıyorlardı. Bütün insani değerlerin bu medeniyetle millette karar kılacağını zannediyorlardı. Halbuki şimdi zaman gösterdi, hem Avrupa medeniyetinin sistemi bozuktu hem de insanlara ve onların dünya-ahiret saadetine zarar veriyordu. Çünkü Batı medeniyetinin kökleri çürüktü. Ondan sağlıklı meyve beklemek ise yanlıştı. İşte çürük kökü olan Avrupa medeniyetinin yirminci yüzyıldaki meyvesine bakalım. Geçtiğimiz yüzyıl, gözyaşlarının, katliamların, sürgünlerin, dünya savaşlarının yüzyılıydı. Yirminci yüzyıl, insanlığın en karanlık çağıydı. Bu yüzyılda öldürülen insanların sayısının 183 milyon olduğu, dünya tarihçileri tarafından ileri sürülmektedir. Tehcir edilenlerin, mazlum ve mağdur olanların, hayatları bölünenlerin sayısını ise yalnız yüce Allah (cc) bilmektedir. İşte Avrupa medeniyetinin insanlık dünyasına armağanı(!) budur.

Tecrübe-i kat‘iye bize bunu gösterdi: Dîn hayâtın hayatı; hem nûru, hem esası; ihyâ-yı dîn ile olur; şu milletin ihyâsı. İslâm bunu anladı.

Şu ana kadar edindiğimiz kati tecrübe ile Avrupa medeniyeti bize bunu gösterdi: Din, her iki cihan hayatının hayatıdır. Dünya-ahiret hayatının hem nuru hem esasıdır. Ancak dinimizi yaşayarak ve yaşatmaya çalışarak milletin dirilişine vesile olabiliriz. İslam milleti, Avrupa medeniyeti ile değil, kendi tarihinin bıraktığı mirasa sahip çıkmakla yeniden dirileceğini ve dini hayattan soyutlamaması gerektiğini anladı.

Başka dinin aksine, dinimize temessük derecesi nisbeten milletin terakkîsi. İhmâli nisbetinde idi milletin tedennîsi. Târîhî bir hakîkat, ondan olmuş tenâsî.1

İslamiyet, başka dinlerin aksine olarak, ona sarıldıkları ölçüde Müslümanları yüceltir. Gelecek çağlara taşır. İslamiyet, insanlığı düşünce ve yaşam açısından sürekli ilerletir. Geriletmez. Zira hem düşüncenin hem de hayatın temel taşlarını tayin etmiştir. Kuralları ilahidir. Beşer tarafından tanzim edilmemiştir ki zamanın geçmesi ve şartların değişmesi ile eskisin. Bundan dolayı biz İslam milleti, dinimize sımsıkı sarıldığımız ölçüde terakki eder, ilerleriz. İslamiyet’i yaşama konusundaki ihmalimiz ölçüsünde ise milletimiz maddi ve manevi olarak geriler. Müslümanca düşünme ve yaşama konusundaki ihmaller, Müslüman toplumlarında dahilî karışıklıklara, çekişmelere, fitnelere ve birçok vahşete sebep olur. Bu gerçek tarihi bir hakikattir. Maalesef Müslümanlar bu hakikati gaflet edip unutmuşlar.

Diğer dinlere bakıldığında bunun tam tersi görülür. Yani diğer din mensupları, dinlerine sarıldıkça, dinde mutaassıp davrandıkça vahşileşir, medeniyette geri kalırlar. Dinlerinden uzaklaştıkça da medenî toplumlara dönüşürler. Çünkü onların toplum hayatına yönelik kuralları, kendi bozuk din adamları tarafından belirlenir. Yani beşeridir. İlahi değildir. Beşeri olan ise eskir. Tazeliğini koruyamaz. Her çağa, her kıtaya, her mevsime, her insana merhem olamaz.

Hem insanın koyduğu kanunların bir ömrü vardır. Bu ömür de kısadır. Bu kanunlar geleceği göremez. Herkesi aynı adalet ve merhametle kucaklayamaz. Tarafsızlığını her zaman koruyamaz. İşte bu nedenlerden dolayı değişen zaman ve şartlar gereği bu kanunlara taassupla sarılmak insanı geriletir, ilerletmez. Vahşileştirir, medenî kılmaz. Fitnelere düşürür, huzur vermez.

Kaynakçalar
  1. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 342


Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Kanallarımız

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun.

Yorumlar (0)

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız