7.319
Kur'an'ın Kırk Vecih/Çeşit Mucize Yönü Nelerdir?
Üstad Bediüzzaman, Kur'anın kırk vech-i icazından ve yedi nevi icazından bahs ediyor. Bu kırk vecih misalleriyle külliyatın neresindedir?
Destek olunİlmi çalışmalarımıza destek olun, bu hizmetlerin kesintisiz sürmesine katkıda bulunun.
Bağış Yap
7.319
Üstad Bediüzzaman, Kur'anın kırk vech-i icazından ve yedi nevi icazından bahs ediyor. Bu kırk vecih misalleriyle külliyatın neresindedir?
8.297
Kendimizi yetiştirmek ve ibadetler hususunda neler yapmalıyız. Bunların sırası nasıl olmalıdır.
6.547
İman etmeyen bir kimsenin, son derece kısa bir dünya hayatındaki küfrüne karşılık ebedi Cehennem azabıyla cezalandırılması, zahiren adalete ve rahmete zıt görünse de hakikatte adaletin ta kendisidir ve tam bir merhamettir. Kafir, şu fani, geçici dünya hayatında çok kısa bir süre yaşamış ve zahiren küçük bir cürüm, günah işlemiş gibi görünür. Ancak küfür, sadece şahsi bir günah olmayıp bütün kâinatın kıymetini hiçe indiren külli bir tahkir, küçümsemedir. Çünkü küfür, yalnız bir inkar değil; Cenab-ı Hakk'ın isim ve sıfatlarını inkar etmek, kâinatın şehadetini reddetmek, varlıkların hukukuna tecavüz etmek ve ebedi saadet istidadını bozmak demektir. Bu yüzden cezası da fiilin birkaç dakikalık süresine göre değil, mahiyetine ve neticesine göre olur. Kâinatın ve bütün sanatlı varlıkların hukukunu kafirden almak üzere, Kahhar-ı Zülcelal olan Rabbimizin kafirleri ebedi Cehennem'e atması, sonsuz bir cinayete karşılık sonsuz bir azaptır ve tam bir adalettir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şu izahları yapar:Çendan kafir az bir ömürde bir günah işlemiş. Fakat o günah içinde nihayetsiz bir cinayet var. Çünkü küfür, bütün kainatı tahkirdir. Kıymetlerini tenzil etmektir. Ve bütün masnuatın vahdaniyete şehadetlerini tekzibdir. Ve mevcudat aynalarında cilveleri görünen esma-yı İlahiyeyi tezyiftir. Onun için mevcudatın hakkını kafirden almak üzere, mevcudatın sultanı olan Kahhar-ı Zülcelal'in kafirleri ebedi cehenneme atması, ayn-ı hak ve adalettir. Çünkü nihayetsiz cinayet nihayetsiz azabı ister. 1Küfür ve dalalet cinayeti, nihayetsiz bir cinayet ve hadsiz bir hukuka tecavüzdür. 2Beşeri kanunda bir dakikalık katil fiili, yıllarca hapis cezasını gerektirmektedir. Çünkü fiilin işlenme süresi bir dakika olsa da neticesi uzun senelere yayılan büyük bir tahriptir. Bir insanın hayatını elinden almak, yalnız o bir dakikaya bakılarak değerlendirilmez.Küfür de böyledir; hatta çok daha büyüktür. Çünkü katil, bir tek insanın hayatına zarar verir; küfür ise bir tek zata karşı işlenmiş sınırlı bir suç değildir. Küfür ile insan, bin bir esma-yı İlahiyeyi inkar eder; onların kâinatta görünen nakışlarını manasız sayar; varlıkların Allah'ı gösteren şehadetlerini reddeder. Yani güneşi, ayı, yıldızları, hayatı, ölümü, rahmeti, hikmeti, nizamı, sanatı manasız ve sahipsiz göstermeye kalkar. Bu cihetle küfür, yalnız şahsi bir tercih değil; umum kâinatın hukukuna karşı bir tecavüz hükmüne geçer. Bundan dolayı ebedi, sonsuz bir cezayı gerektirir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde izah eder:Sene üç yüz altmış beş gün hesabıyla, bir dakika katl, yedi milyon sekiz yüz seksen dört bin dakika hapsi iktiza etmesi, kānun-u adalet iken; bir dakika küfür bin katl hükmünde olduğundan, yirmi sene ömrünü küfürle geçiren ve küfür ile ölen bir adam, kānun-u adalet ile elli yedi trilyon iki yüz bir milyar iki yüz milyon sene beşerin kānun-u adaletiyle hapse müstehak olur. Elbette bu hakikatin خَالِدٖینَ فٖیهَٓا اَبَدًا adalet-i İlahiye ile vech-i muvafakati bundan anlaşılıyor. Birbirinden gāyet uzak iki adedin sırr-ı münasebeti şudur ki, katl ve küfür, tahrib ve tecavüz olduğu için, gayra te'sirat yapar. Bir dakikada katl, laakal zahiri adete göre on beş sene maktulün hayatını selbeder, onun yerine hapse girer. Bir dakika küfür, bin bir esma-yı İlahiyeyi inkar ve nukūşlarını tezyif ve kainatın hukukuna tecavüz ve kemalatını inkar ve hadsiz delail-i vahdaniyeti tekzib ve şehadetlerini reddetmek olduğundan, kafiri bin seneden ziyade esfel-i safiline atar. خَالِدٖینَ de hapseder. 3Küfür ve inkar; kâinatın en büyük gayesi olan imanı reddettiği için tüm varlıkların hukukunu çiğner. Kâinattaki varlıklar üzerinde tecelli eden İlahi isimlerin kıymetini inkar ederek o mukaddes isimleri küçümser, tezyif eder. Her biri birer İlahi memur hükmünde olan varlıkları ise vazifesiz, manasız ve tesadüfi görerek kıymetlerini düşürür ve onları tahkir eder. Bundan dolayı da kafirler ebedi bir cehennemi hak ederler. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şu şekilde izah eder:Küfür ve dalalet, müdhiş bir tecavüzdür. ve umum mevcudatı alakadar edecek bir cinayettir. Çünkü hilkat-i kainatın bir netice-i a'zamı, ubudiyet-i insaniyedir. ve rububiyet-i İlahiyeye karşı iman ve itaatle mukābeledir. Halbuki ehl-i küfür ve dalalet ise, küfürdeki inkar ile, mevcudatın ille-i gāiyeleri ve sebeb-i bekāları olan o netice-i a'zamı reddettikleri için, umum mahlukātın hukukuna bir nevi' tecavüz olduğu gibi, umum masnuat aynalarında cilveleri tezahür eden ve masnuatın kıymetlerini, aynadarlık cihetinde ali eden esma-yı İlahiyenin cilvelerini inkar ettikleri için, o esma-yı kudsiyeye karşı bir tezyif olduğu gibi, umum masnuatın kıymetini tenzil ile o masnuata karşı bir tahkir-i azimdir. Hem umum mevcudatın her biri, birer vazife-i aliye ile muvazzaf birer me'mur-u Rabbani derecesinde iken, küfür vasıtasıyla, sukūt ettirip, camid, fani, ma'nasız bir mahluk menzilesinde gösterdiklerinden, umum mahlukātın hukukuna karşı bir nevi' tahkirdir. 4İnsanın küfür ve isyanı, bir gemideki sıradan görevlinin küçük bir vazifeyi terk etmesiyle bütün gemideki çalışanların emeklerini mahvetmesine benzer. Gemi sahibi, o suçluya sadece yaptığı küçük harekete göre değil, o hareketin sebep olduğu dehşetli ve genel sonuçlara bakarak ceza verir. Aynen öyle de, küfür yolu yıkım ve tahrip olduğu için, insan cüz'i bir tercih ile çok büyük yıkımlara sebep olur ve şu kainatın Yaratıcısı da varlıklarının çiğnenen hakları adına bu ebedi cezayı verir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şu şekilde izah eder:Sultan-ı Ezel ve Ebed dahi, küre-i arz gemisinde ehl-i hidayetle beraber bulunan ve ehl-i dalalet olan hizbüşşeytanın, zahiren cüz'i hatiatlarıyla ve isyanlarıyla pek çok mahlukātın hukukuna tecavüz ettikleri için; ve mevcudatın vezaif-i aliyelerinin neticelerinin ibtal edilmesine sebebiyet verdikleri için, onlardan azim şikayetler etmesi; ve onları dehşetli tehdid etmesi; ve tahribatlarına karşı mühim tahşidat etmesi, ayn-ı belagat içinde mahz-ı hikmettir. 5Kafirin ebedi azap çekmesi, ilahi şefkat ve merhamete zıt görünür; fakat hakikatte yokluğa, yani ademe gitmektense Cehennem'de dahi olsa varlık ve vücud dairesinde kalmak, kafirin ruhu için bir merhamettir. Çünkü adem/yokluk, en büyük şer ve musibettir; vücud ise velev Cehennem'de dahi olsa tam bir hayırdır. İnsan fıtratı ebediyeti ister. Ayrıca ebedi Cehennem'de kalan kafir, amellerinin cezasını çektikten sonra zamanla o ateşle bir nevi alışkanlık, ülfet kazanır ve o eski şiddetli azap hissinden bir derece azade kalır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şu izahı yapar:Vücudun velev cehennemde olsun ademden daha hayırlı olduğu vicdani bir hükümdür. Zira adem, şerr-i mahz olduğu gibi, bütün musibet ve ma'siyetlerin de merciidir. Vücud ise velev cehennem de olsa hayr-ı mahzdır. Maa-haza, kafirin meskeni cehennemdir. Ve ebedi olarak orada kalacaktır. Fakat kafir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkāk etmiş ise de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateş ile bir nevi' ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden azade olur. 6Üstad Bediüzzaman Hazretleri, fıtratın ebediyet aşkını kendi çocukluk hatırasıyla şöyle ifade eder:Hatta Onuncu Söz'de işaret edildiği gibi, bir zaman küçüklüğümde hayalimden sordum: Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonunda ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, baki ve fakat adi ve meşakkatli bir vücud mu istersin? dedim. Baktım, ikincisini arzulayıp, birincisinden ah çekti. Cehennem de olsa, bekā isterim dedi. 7Cehennem'in varlığı ve ebedi azabı, Cenab-ı Hakk'ın hadsiz merhametine aykırı değildir; bilakis gerçek rahmet ve hikmet, Cehennem'in var olmasını gerektirir. Hukuk-u ibadı, yani kulların hakkını çiğneyen, kâinatın düzenini sarsan bir zalimi cezalandırmak, o zulme uğrayan mazlumlara karşı bin derece rahmettir. Eğer o zalim affedilip serbest bırakılsaydı, bu bir tek haksız merhamete karşılık, hakkı çiğnenen binlerce mazluma karşı dehşetli bir merhametsizlik olurdu. Küfür de kâinata karşı en büyük bir tecavüz olduğundan, Cehennem'in kurulması bütün varlıkların hukukunun korunması adına tam bir rahmettir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şu izahı yapar:Cehennemin vücudu ve şiddetli azabı, hadsiz rahmete ve hakiki adalete ve israfsız, mizanlı hikmete zıddiyeti yoktur. Belki rahmet ve adalet ve hikmet, onun vücudunu isterler. Çünki nasıl, binler ma'sumların hukuklarını çiğneyen bir zalimi cezalandırmak ve yüzer mazlum hayvanları parçalayan bir canavarı öldürmek, adalet içinde mazlumlara bin rahmettir. Ve o zalimi affetmek ve o canavarı serbest bırakmak, bir tek yolsuz merhamete mukābil, yüzler biçarelere yüzler merhametsizliktir. Aynen öyle de, cehennem hapsine girenlerden olan kafir-i mutlak, küfrüyle hem esma-yı İlahiyenin hukukuna inkar ile tecavüz, hem o esmaya şehadet eden mevcudatın şehadetlerini tekzib ile hukuklarına tecavüz, hem mahlukātın o esmaya karşı tesbihkarane yüksek vazifelerini inkar etmekle hukuklarına tecavüz, hem kainatın gaye-i hilkati ve sebeb-i vücudu ve bekāsı olan tezahür-ü rububiyet-i İlahiyeye karşı ubudiyetlerle mukābelelerini ve aynadarlıklarını tekzib ile hukuklarına bir nevi' tecavüz ettiği haysiyetiyle, öyle azim bir cinayet ve bir zulümdür ki, affa kābiliyeti kalmaz. 8Kısaca; küfür, kısa bir zamanda işlenen küçük bir kusur değil; Allah'ın isimlerine, kâinatın manasına ve yaratılmış tüm varlıkların hukukuna karşı hadsiz bir tecavüzdür. Bu yüzden cezası, süresine göre değil mahiyetine göre takdir edilir. Cehennem'in ebediliği rahmete zıt değil; umum varlıkların hukukunu muhafaza eden adalet ve hikmetin bir gereğidir.Ayrıca BakınızKAFİRİN CEHENNEMDE EBEDİ KALMASINDAKİ ADALETALLAH'IN MERHAMETİCEHENNEMİN KAFİRLER İÇİN RAHMET OLUŞUALLAHIN SONSUZ MERHAMETİ EBEDİ CEHENNEME NASIL MÜSAADE EDER?KAFİRİN CEVHER-İ RUHUNUN BOZULMASI VE SONSUZ CEHENNEME MÜSTEHAK OLMASICEHENNEMDE DE OLSA SONSUZLUK İSTEMEKKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 31.Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 86.Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 316.Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 85.Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 73.Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ'caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 75.Bediüzzaman Said Nursi, Şua'lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 216.Bediüzzaman Said Nursi, Şua'lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 224.
3.604
İlgili yer Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:Nasıl ki bir saatin saniyeleri ve dakikaları ve saatleri ve günleri sayan haftalık saatin milleri birbirine benzer, birbirini isbat eder. Saniyelerin hareketini gören, sair çarkların hareketlerini tasdik etmeye mecbur olur. Aynen öyle de, semavat ve arzın Halik-ı Zülcelal'inin bir saat-i kübrası olan bu dünyanın saniyelerini sayan günler ve dakikalarını hesap eden seneler ve saatlerini gösteren asırlar ve günlerini bildiren devirler birbirine benzer, birbirini isbat eder. 1Burada dünya, büyük bir saate benzetiliyor. Saatin içinde saniye, dakika, saat ve gün nasıl birbiriyle bağlantılı ise dünyada da günler, seneler, asırlar ve devirler öyle birbiriyle bağlı işler.Maksat şudur: Küçük zaman dilimlerinde görünen haller, büyük zaman dilimlerinde görünen hallerin benzeridir. Mesela bir gün içinde sabahın gelişi, gecenin gidişi bir nevi ölme ve dirilme manzarası gösterir. Aynı şey, daha büyük ölçekte mevsimlerde görünür. Kışta adeta ölen yeryüzü, baharda yeniden dirilir. Daha büyük ölçekte medeniyetlerin, nesillerin ve çağların değişmesi de böyledir.Yani Allah'ın kudreti ve tasarrufu, yalnız küçük hadiselerde değil, büyük devirlerde de aynı kanunla görünür. Bir yerde görülen nizam, hikmet, yenilenme ve diriltme, başka bir ölçekte de kendini gösterir. Bundan dolayı küçük daireyi anlayan, büyük daireyi de anlamaya yaklaşır.“Birbirini isbat eder” sözü de bunu anlatır. Yani her gün gördüğümüz değişmeler, daha büyük değişmelerin mümkün ve hak olduğunu gösterir. Gece gündüzün değişmesini gören, mevsimlerin değişmesini yadırgamaz. Bahardaki dirilişi gören, umumi dirilişi akıldan uzak göremez. Çünkü küçükte işleyen hakikat, büyükte de işlemektedir.Kısacası bu cümle, kâinatta tesadüfi ve dağınık bir akış değil, birbirine benzeyen, birbirini açıklayan ve aynı kudret elinden çıkan bir zaman nizamı bulunduğunu ifade eder. Bu nizam da insanı, dünyanın geçici yüzünden ahiretin baki hakikatine götürür.KaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Asa-yı Musa, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.27
Dini metinlerde kıskançlık anlamında kullanılan Arapça gayret kelimesi “kişinin kendi mahremini koruması yönünde gösterdiği aşırı duyarlılık, izzetinefsine, şeref ve namusuna zarar verecek durumlardan sakınıp korunmasını sağlayan duygusal tepki”, daha özel olarak da “erkek veya kadının başkasının cinsel ilgisine karşı kendi eşini koruma ve savunma duygusu” manasına gelir.1 Nitekim Hz. Peygamber (sav) bir hadiste şöyle buyurmuştur:Sâ'd b. Ubâde dedi ki; "Ey Allah'ın Rasûlü! Hanımımla birlikte bir adam bulursam, gidip 4 şâhid getirinceye kadar Onu bırakacak mıyım?"Rasûlullah (sav): Evet buyurdu. Bunun üzerine Sâ'd dedi ki: "Seni hak ile gönderen Allah'a yemin ederim ki, Ben 4 şâhit getirinceye kadar beklemem; Ondan önce Onu kılıçla öldürürdüm."Bunun üzerine Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Efendinizin söylediğine bakın! O gerçekten gayretlidir (kıskançtır). Ben Ondan daha gayretliyim. Allah ise benden daha gayretlidir.2Allah'ın kıskanması din dilinde “gayretullah” şeklinde ifade edilmektedir. Allah'ın kıskanmasını, insandaki kıskançlık duygusuyla aynı şekilde anlamamak gerekir. Allah'ın gayreti, yaratılanların gayretine benzemez ve özelliği insanlar tarafından bilinemez. Allah, insanlara mahsus duygulardan münezzeh olmakla birlikte irade, muhabbet, gazap, rıza ve gayret gibi kendisine layık sıfatlara sahiptir. Dolayısıyla hadislerde geçen “Allah kıskanır” ifadesi, Allah'ın şanına ve yüceliğine uygun biçimde anlaşılmalıdır. İnsanlardaki kıskançlık duygusuyla özdeşleştirilmemelidir. Başka bir rivayette ise şöyle geçmektedir:Şüphesiz Allah kıskanır. Allah'ın kıskanmasına (gayretullah) sebep ise mu'minin Allah'ın haram kıldığı işi yapmasıdır.3Bu hadis, Allah'ın haram kıldığı fiillerden razı olmadığını ve kulunun günahlardan uzak durmasını istediğini ifade etmektedir. Buradaki gayretullah, insanlardaki kıskançlık duygusuyla aynı şekilde anlaşılmamalıdır. Allah'ın şanına ve yüceliğine uygun olarak, kulunun haramlara yönelmesinden razı olmaması ve bu fiilleri yasaklaması anlamına gelir.Bu bağlamda “Gayretullaha dokunmak” tabiri, kişinin Allah'ın razı olmadığı, haram kıldığı bir fiili işlemesi sebebiyle İlahi gazaba ve cezaya müstahak bir duruma düşmesini ifade etmektedir. Başka bir ifadeyle, Allah'ın haram kıldığı sınırların çiğnenmesine, masum kullarına zulmedilmesine, peygamberlerinin veya mukaddesatının hafife alınmasına rıza göstermeyip müdahale etmesi manasına gelmektedir. Hadis-i şeriflerde Allah Teâlâ'nın "gayûr" (gayret sahibi) olduğu ve bu gayret sebebiyle çirkin fiilleri (fuhşiyatı) haram kıldığı bildirilmiştir:Allah'dan daha kıskanç kimse yoktur. Bu sebeptendir ki, fevâhişin açığını da kapalısını da haram kıldı.4Gayretullah'a ÖrneklerLut KavmiGayretullaha dokunan ve helake sürükleyen en belirgin toplumsal olaylardan biri Lut kavminin hayasızlığıdır. Fıtrata aykırı çirkin amellerde (livata) ısrar etmeleri, uyarılara rağmen günahı alenen işlemeleri üzerine İlahi gayret ve gazap onları yakalamış, yaşadıkları şehirler altüst edilerek üzerlerine işaretlenmiş taşlar yağdırılmıştır.5Mazlum Kadının NiyazıBir hükümdarın, kimsesiz yaşlı bir kadının kulübesini yıkarak yerine saray yapması üzerine kadının ellerini göğe kaldırarak yalvarması ve İlahi gayrete sığınması sonucu, Cebrail'in (as) emriyle o sarayın derhal yerle bir edildiği aktarılır.6İfk HadisesiMünafıkların, Peygamber Efendimiz'in (sav) iffetli eşi Hz. Âişe (ra) hakkında uydurdukları çirkin iftiranın toplumda yayılması üzerine bu durum İlahi gayrete dokunmuş; Allah Teâlâ indirdiği Nur Suresi ayetleriyle Hz. Âişe'nin (ra) masumiyetini ve temizliğini yedi kat göğün üstünden ilan ederek iftiracıları dünyada had cezasıyla rezil etmiştir.7Ebrehe'nin Kâbe'ye SaldırmasıKâbe'yi yıkmak üzere büyük bir orduyla Mekke'ye yürüyen Ebrehe ve Fil ordusu, Allah'ın mukaddes evini ve beldesini koruma gayretinin bir yansıması olarak Ebâbîl kuşları vasıtasıyla helak edilmiştir.Hz. Yahya'nın (as) Şehit EdilmesiHz. Yahya'nın (as) haksız yere katledilmesi İlahi gayreti harekete geçirmiş ve İsrailoğullarının üzerine Buhtunnasır musallat edilerek cezalandırılmışlardır.SonuçGayretullah kavramı, Allah'ın haram kıldığı fiillerden razı olmamasını ve kullarının bu fiillerden uzak durmasını istemesini ifade etmektedir. Tarih boyunca yaşanan ibretlik olaylar, zulmün, iffetsizliğin ve İlahi emirleri hiçe saymanın ağır sonuçlarını göstermektedir. Bununla birlikte, her musibeti doğrudan İlahi gazabın sonucu olarak yorumlamak doğru değildir. Müminin bu örneklerden çıkarması gereken ders: Allah'ın sınırlarını gözetmek, haramlardan sakınmak, mazlumun hakkını korumak ve tövbe ederek O'nun rızasına yönelmektir.KaynakçalarHayati Hökelekli, "Kıskançlık", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2022, c. 25, s. 495.Buharî, Hudûd 40, Tevhid 20.Sahih-i Buhari, 5223.Buhârî, Nikâh 107.İmam Gazali, "Kalplerin Keşfi", Gelenek Yayıncılık, İstanbul, 2015, s. 166.İmam Gazali, "Kalplerin Keşfi", Gelenek Yayıncılık, İstanbul, 2015, s. 440.Fahruddîn er-Râzî, "Tefsir-i Kebir Mefatihu'l-Gayb", Huzur Yayınevi, 2002, c. 16, s. 557.
İlgili yer Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:Çünkü isbat eden, yalnız bir ceviz-i hindîyi veyâhûd bahçesini gösterse, kolayca da'vâyı kazanır. Onu nefiy ve inkâr eden, bütün zemîni aramak taramakla ve hiç bir yerde bulunmadığını göstermekle da'vâsını isbat edebildiği gibi; cenneti ve dâr-ı saadeti ihbâr ve isbat eden, yalnız sinemadaki gibi bir izini ve keşfen bir gölgesini ve bir tereşşuhunu göstermekle, da'vâyı kazandığı hâlde; onu nefiy ve inkâr eden, bütün kâinâtı ve ezelden ebede kadar olan zamanları görmek ve göstermekle ancak inkârını ve nefyini isbat ile da'vâyı kazanabilir. Ve bu ehemmiyetli sırdandır ki, husûsî bir yere bakmayan ve îmânî hakîkatler gibi umûm kâinâta bakan nefiyler ve inkârlar, (zâtında muhâl olmamak şartıyla) isbat edilmezler diye, ehl-i tahkîk ittifâk edip bir düstûr-u esâsî kabûl etmişler.1Burada Bediüzzaman Hazretleri, bir şeyin var olduğunu ispat etmekle, hiçbir yerde bulunmadığını iddia etmenin aynı derecede kolay olmadığını anlatmaktadır. Özellikle iman hakikatleri gibi bütün kâinatı ilgilendiren konularda, bir şeyin yokluğunu kesin olarak söylemek çok zordur. Çünkü böyle bir inkârın doğru olduğunu göstermek için, o şeyin bulunabileceği her yeri ve zamanı araştırmak gerekir. Mesela bir insan, “Dünyanın bir yerinde hindistan cevizi vardır.” dese, bir tane hindistan cevizini göstererek iddiasını ispat edebilir. Fakat başka bir insan, “Dünyanın hiçbir yerinde hindistan cevizi yoktur.” dese, bu iddiasını ispatlamak için bütün dünyayı araştırması ve hiçbir yerde bulunmadığını göstermesi gerekir. Dünyanın her tarafını araştırmadan böyle kesin bir hüküm vermesi mümkün değildir. İşte iman hakikatleri de buna benzer. Cennet ve ahiret hayatının varlığını ispat eden, kâinatta bunların varlığına işaret eden delilleri gösterebilir. Fakat bunların hiçbir şekilde var olmadığını iddia eden kişinin, yalnızca kendi gördüklerine bakması yeterli değildir. Bütün kâinatı ve bütün zamanları kuşatacak bir bilgiye sahip olması gerekir.Soruda bahsettiğiniz cümlede ise konu bağlamında şu nazara verilmektedir: Bütün kâinatı ilgilendiren bir şeyi inkâr etmek, o şeyin yokluğunu kesin olarak ispatlamak anlamına gelmez. Bir insanın belirli bir yerde bir şeyin bulunmadığını göstermesi mümkündür. Ancak o şeyin hiçbir yerde ve hiçbir zamanda bulunmadığını söylemek ispat edilmesi mümkün bir iddia değildir. Mesela bir kişi, “Bu odada hiç kitap yok.” diyerek odayı kontrol edip iddiasını ispatlayabilir. Fakat “Dünyada hiçbir kitap yoktur.” diyen birinin, dünyanın her yerini araştırmadan bu iddiayı ispatlaması mümkün değildir. Bu nedenle, ilim ehli belirli bir yere veya olaya bağlı olmayan, bütün kâinatı ilgilendiren bir şeyin yokluğunun, kesin delil olmadan ispatlanmış sayılamayacağını temel bir kural kabul etmiştir.Ayrıca BakınızYOKLUK ÂLEMİYOKLUK NEDİRMUTLAK YOKLUK VAR MI? İSLÂM'DA ADEM-İ MUTLAK MESELESİYOKLUK ŞERRİ MAHZDIRİLLET VE YOKLUKADEM (YOKLUK) MESELESİKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Şua'lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 209.
Eşinin sürekli arkadaşlarıyla vakit geçirmeyi tercih etmesi, ailesine zaman ayırmaması ve bu durum dile getirildiğinde öfkelenmesi sebebiyle huzurlu bir yuva kurmak istiyoruz. Eşinin ailesine bağlı, eşine ve çocuklarına karşı sevgi dolu olması ve ailesini başkalarının yanında rencide etmemesi için hangi ayetleri ve duaları önerirsiniz?
Peygamber Efendimizin (sav) kendisine vahiy gelmeden önce inandığı bir din var mıydı? Hz. İbrahim'in (as) bozulmamış dinine mi inanıyordu, yoksa o dönemde bozulmuş olan dinî anlayışa mı mensuptu? Yoksa vahiy öncesindeki inancı, belirli bir dinî mensubiyetle mi açıklanmalıdır? Bu konuyu izah eder misiniz?
İlgili yer Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:...Sonra her menzilden, her tabakadan, her âlemden, her tâifeden, her ferdden, her şeyden kendini gösterecek, yani vücûdunu ve vahdetini bildirecek pencereler açmış. Her kalb içinde bir telefon bırakmış....1Bediüzzaman Hazretlerinin “Her kalp içinde bir telefon bırakmış.” ifadesi, insanın Cenab-ı Hakk ile olan irtibatını anlatan harika bir benzetmedir. Rabbimiz her insanın kalbine, kendisine yönelmeye, O'nu tanımaya, O'na dua etmeye, O'ndan yardım istemeye ve O'nun rahmetine muhatap olmaya elverişli manevî bir kabiliyet yerleştirmiştir. Hz. Üstad bu kabiliyeti telefon kelimesiyle temsil etmektedir. Ancak burada yalnızca dua etmekten bahsedilmiyor. Bu cümle marifetullah, ubudiyet, acz, fakr, vicdan, fıtrat, ilham, rahmet ve Allah'ın kullarına yakınlığı gibi pek çok imanî meseleyi içine almaktadır.Bediüzzaman Hazretleri, kâinatı büyük bir saraya benzetiyor. Bu sarayı yapan Zât, sarayın temellerini kuruyor. Odalarını ve katlarını düzenliyor. Her birini uygun süslerle güzelleştiriyor. Lambalarla aydınlatıyor. Sarayın içinde sürekli yeni faaliyetler gerçekleştiriyor. Nihayet her odaya kendi makamıyla bağlantılı bir telefon yerleştiriyor ve bir pencere açıyor.Telefon, sarayın sahibiyle irtibat kurmayı temsil eder. İnsanın ihtiyaçları vardır. Bir tehlikeyle karşılaşabilir, yardım isteyebilir, bir arzusunu bildirmek isteyebilir. İşte bu noktada telefon devreye girer. Telefon, sarayın sahibiyle özel bir irtibat kurma imkânını temsil eder. Yalnızca peygamberler, veliler, âlimler veya yüksek manevî makamlara ulaşmış insanlar değil, her kalp bu irtibattan istifade edebilir.İnsan, aciz ve muhtaç bir varlıktır. Hayatını devam ettirmek için havaya, suya, gıdaya, sağlığa, güvenliğe ve daha pek çok şeye ihtiyaç duyar. Üstelik insanın ihtiyaçları yalnızca maddî değildir.Sevilmek, affedilmek, huzura kavuşmak, ebedî yaşamak ve sevdiklerinden ayrılmamak gibi arzuları da vardır. Fakat insanın kendi kudreti, bütün bu ihtiyaçlarını karşılamaya yetmez. İşte bu noktada dua ortaya çıkar. Dua, insanın kendi aczini ve fakrını anlayarak kudreti ve rahmeti sonsuz olan Allah'a yönelmesidir. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَادٖی عَنّٖی فَاِنّٖی قَرٖیبٌؕ اُجٖیبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ(Habîbim, yâ Muhammed!) Kullarım sana benden sorarsa, şübhe yok ki ben (onlara) pek yakınım. Bana duâ ettiği zaman duâ edenin duâsına cevab veririm.2Bu ayet, kalpteki telefon temsilinin anlaşılmasında son derece önemlidir. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın kullarına yakınlığını ve dualarına icabet ettiğini bildirir. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın ilmi, kudreti ve rahmeti bütün varlıkları kuşatır. Hiçbir kulun duası O'nun ilminden uzak değildir. İnsanın Cenab-ı Hakk'a evinde, yolculukta, hasta yatağında, kalabalıklar arasında, hiç kimsenin bulunmadığı bir yerde yönelebilir. Hatta O, insanın diliyle söylemediği, kalbinden geçirdiği ihtiyaçlarını da bilir. Bu yönüyle telefon, insanın her hâlinde Cenab-ı Hakk'a yönelebilme imkânını temsil eder.Ayrıca telefon, günlük hayatımızda iki yönlü bir iletişim vasıtasıdır. Bir insan telefonla hem konuşur hem dinler. Dolayısıyla bu örnekteki bir mana kulun Cenab-ı Hakk'a yönelmesi olduğu gibi, diğer mana da Cenab-ı Hakk'ın kuluna cevap vermesidir. Bu da duaların kabulü, ihtiyaçların karşılanması, hayırlı kapıların açılması, bir musibetin giderilmesi veya kulun hikmet gereği başka bir hayra yönlendirilmesi gibi şekillerde düşünülebilir.Bununla birlikte, bir insanın kalbine doğan doğru ve güzel düşünceleri de bu telefon örneğiyle bağdaştırabiliriz. Buna “ilham” deriz. İlham, İslâmî düşüncede, insanın kalbine doğan bazı manevî yönelişleri ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Vahiy gibi bütün insanlar için bağlayıcı ve hatadan korunmuş bir bilgi kaynağı değildir. Dolayısıyla “Her kalpte telefon var” ifadesi, her insanın peygamberler gibi vahiy aldığı anlamına gelmez. Bediüzzaman Hazretlerinin bu “telefon” benzetmesini, Kur'ân-ı Kerîm'den şu ayetler ile de destekleyebiliriz:وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهٖ نَفْسُهُۚ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَیْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖیدِCelâlim hakkı için, insanı (biz) yarattık ve nefsinin ona ne vesvese verdiğini biliriz! Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız!3وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونٖٓی اَسْتَجِبْ لَكمْRabbiniz buyurdu ki: “Bana duâ edin, size icâbet edeyim (duânıza cevab vereyim)!4اُدْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْیَةًRabbinize yalvara yalvara ve için için duâ edin!5اَمَّنْ یُجٖیبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَیَكْشِفُ السُّٓوءَ وَیَجْعَلُكُمْ خُلَفَٓاءَ الْاَرضِ(Onlar mı daha hayırlıdır,) yoksa (bir sıkıntısından dolayı) kendisine duâ ettiği zaman darda kalan (bir kulun)a icâbet edip, (ondan) fenâlığı gideren ve sizi yeryüzünün halîfeleri kılan (Allah) mı?6“Telefon” benzetmesinin yanlış anlaşılmaması için bazı hususları da belirtmek gerekir. Bu benzetme, Cenab-ı Hakk'ın (Haşa!) bir mekânda oturduğu ve insanın oraya ses gönderdiği anlamına gelmez. Cenab-ı Hakk'ın insanın ihtiyacını öğrenmek için duasını beklediği anlamına gelmez. Her insanın kalbine gelen düşüncelerin ilâhî vahiy olduğu anlamına gelmez. Dua eden herkesin istediği her şeye mutlaka aynen kavuşacağı anlamına gelmez. Cenab-ı Hakk ile kul arasında fizikî veya teknik bir iletişim mekanizması bulunduğunu da anlatmaz. Çünkü bir benzetme, hakikatin her yönünü bire bir karşılamak zorunda değildir. Bediüzzaman Hazretleri de, metnin başında وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْأَعْلَىٰ (En yüce sıfatlar ise Allah'ındır.)7 ifadesini kullanmıştır. Bu ifade, Cenab-ı Hakk'ın yüce sıfatlarının yaratılmış olan varlıklara benzetilemeyeceğini hatırlatır.Sonuç olarak, insanın Cenab-ı Hakk'a yönelişi yalnızca dış dünyayı gözlemlemekten ibaret değildir.Dua, iman, ihlas, niyet, muhabbet, tevekkül ve teslimiyet gibi manevî hâller kalple yakından ilgilidir. Kâinatın azameti karşısında insan kendisini küçük, güçsüz ve yalnız hissedebilir. Fakat iman nazarında Cenab-ı Hakk, kulundan habersiz değildir. İnsan kalbinden Rabbine yöneldiğinde, O'nun kendisini bildiğine ve duasını işittiğine inanır. Dolayısıyla “telefon” benzetmesi, Rabbini tanıyan insanın kendi aczini, fakrını, ihtiyaçlarını, şükrünü ve muhabbetini O'na arz etmesini temsil eder. Bu benzetmeyi, insanın Cenab-ı Hakk ile irtibat kurmaya elverişli bir fıtratla yaratıldığını anlatan kapsamlı bir ubudiyet ve marifetullah temsili olarak okumak mümkündür.KaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c.2, s.346-347.Bakara, 2/186.Kâf, 50/16.Mü'min, 40/60.A'râf, 7/55.Neml, 27/62.Nahl, 16/60.
“Melekat ve malumat-ı kalbiyye” kavramlarını açıklar mısınız? Ayrıca işittiklerimizin kalbimize maddi ve manevi anlamda tesiri nasıl gerçekleşir? İzah eder misiniz?
6.400
Risale-i Nur hizmeti devam ettikçe yazı hizmetinin de devam edeceğini ve elzem olduğunu isbat eden Risale-i Nur'dan bazı ifadeler gösterebilir misiniz?
Azdırıcı çikolata ve Viagra gibi cinsel uyarıcı ürünlerin kullanılmasının hükmü, kullanım amacına ve kişinin sağlığına verebileceği zarara göre değerlendirilir. Kişinin bir hastalık veya cinsel işlev bozukluğu sebebiyle bu tür ilaçları kullanması, tedavi amacı taşıdığı için dinen caizdir. İslam dini, kişinin sağlığını korumasını ve gerektiğinde tedavi olmasını teşvik eder. Ancak bu ilaçların mutlaka uzman bir doktora danışılarak ve sağlık açısından sakınca oluşturmayacak şekilde kullanılması gerekir.Herhangi bir sağlık sorunu bulunmadığı halde yalnızca cinsel hazzı artırmak veya daha fazla zevk almak amacıyla bu tür ilaçları kullanmak ise farklı değerlendirilir. Bu kullanımın kişiye zarar vermesi, ciddi yan etkilere yol açması veya sağlığı tehlikeye atması durumunda caiz olmaz. Zira İslam'da kişinin kendi bedenine zarar vermesi yasaklanmış, sağlığın korunması esas kabul edilmiştir. İçeriği helal olan, doğal olan, sağlığa zarar vermeyen ve haram bir amaç için kullanılmayan ürünlerin tüketilmesinde kural olarak sakınca yoktur.1Netice itibarıyla cinsel mutluluğu artırmak amacıyla kullanılan her ürünün hükmü aynı değildir. Ürünün içeriği, tıbbi etkileri ve kullanım amacı dikkate alınmalıdır. Özellikle Viagra gibi ilaçlar, doktor tavsiyesi olmadan kullanılmamalıdır. Eşler arasındaki cinsel mutluluk meşru ve doğal bir ihtiyaçtır. Ancak bu mutluluğu artırmak için sağlığı tehlikeye atacak yollara başvurmak dinen uygun değildir.KaynakçalarRecep Çiğdem, "İslam'ın Cinsel Hayata Yaklaşımı", İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, say. 28, 2016, s. 131.
Risale-i Nur'da muhabbet konusunda, “Sevme demiyoruz, Allah hesabına ve O'nun muhabbeti namına sev.” denilerek sevilen kişiyi veya varlığı, Allah'ın isim ve sıfatlarının bir aynası ve eseri olarak Allah hesabına sevmenin önemi vurgulanır.Peki, insan sevdiği kişiyi veya varlığı bu şekilde sevmeyi tam olarak hissedemese de kalben ve diliyle Allah hesabına sevmeye yönelirse, bu yine Allah hesabına sevmek sayılır mı?
171
Lemaat Risalesi'nde geçen ilgili cümleyi devamıyla birlikte izah eder misiniz?
4.651
Üstad gibi bir alimin yazısının olmamasının hikmeti nedir ? Neden öğrenmemiştir?
Lemaat Risalesi'nde geçen ilgili cümleyi devamıyla birlikte izah eder misiniz?
İslam fıkhına göre Müslüman kadınların kendi aralarındaki avret mahalli göbek ile diz kapağı arasıdır. Bu doğrultuda, dışarıya ve yabancı erkeklerin görüşüne tamamen kapalı olan yurt odaları veya özel mekanlarda kadınların kendi aralarında başı açık durmaları ve rahat kıyafetlerle bulunmaları caizdir. Ancak güvenlik kamerasının bulunduğu koridor ve ortak alanlarda durum, bu kamera ekranlarını ve kayıtlarını kimlerin izlediğine göre şekillenmektedir. Dinen namahrem bir erkeğin kadının baş, saç ve diğer mahrem yerlerine doğrudan veya ekran vasıtasıyla bakması haram kılındığı için, söz konusu kamera görüntülerinin erkek görevliler (güvenlik personeli, idareciler veya teknik ekip) tarafından canlı ya da kayıttan izlenme imkanı bulunuyorsa kadınların bu alanlarda başı açık gezmeleri caiz olmayıp günah sayılır.Şayet yurttaki güvenlik kameraları kesin bir biçimde sadece kadın güvenlik görevlileri tarafından takip ediliyor ve erkeklerin bu kayıtlara erişimi tamamen engelleniyorsa, kameralı alanlarda başı açık bulunmakta dinen bir sakınca yoktur. Fakat kameraları erkeklerin izleme riski veya olası bir erişimi mevcutsa, mahremiyetin korunması adına bu alanlarda tesettüre riayet edilmesi bir zorunluluktur. Bu durumda yurt yönetimi ile görüşüp net bilgi alınabilir.Ayrıca BakınızTESETTÜR VE BAŞÖRTÜSÜ FARZ MI ?BAŞÖRTÜSÜNÜ ÇIKARAN BİR HANIMA YAKLAŞIM TARZIMIZ NASIL OLMALI?ABDESTTE KADINLARIN BAŞÖRTÜSÜ VEYA ÇARŞAF ÜZERİNE SAÇLARINI MESH ETMESİKADINLARIN NAMAZDA BAŞÖRTÜSÜ ÜZERİNE NAMAZ ÖRTÜSÜ ÖRTMESİ SÜNNET MİDİR? HİKMETİ NEDİR VE BEYAZ OLMASI ŞART MIDIR?
Siber Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünün Çocuk Müstehcenliği Büro Amirliğinde çalışıyorum. İnternet üzerinden çocuk pornografisi alıp satan şahıslara yönelik soruşturmalar yürütüyoruz. Bu görev kapsamında ister istemez söz konusu görüntülere maruz kalıyoruz. Bu görüntüleri incelememizin dinen hükmü nedir? Görevimizin gereği olarak buna cevaz var mıdır?
2021 yılında tüp bebek tedavisi gördük ancak tedavimiz sonuç vermedi. Bu süreçte dondurulan dört embriyomuzun beş yıllık saklama süresinin dolduğu ve imha edileceği söylendi. Bu embriyoların imha edilmesinin dinen hükmü nedir? Bu konuda nasıl hareket etmemiz gerekir?
Haşir risalesinde geçen " ...padişahın her yerde telefonu var ve memurları bulunur.." cümlesi ile "...telefon ise makes i vahyi ve mazhar ı ilham olan kalpten uzanan..." cümlesinde geçen telefon aynı anlamda mı kullanılmıştır?
Üç büyük ali heyet denildiğinde kimler kastedilmektedir? Enbiyalar, evliyalar, muhakkikler, müctehidler ve sıddıkînler şeklinde beş grup sayılıyor. Bu durumda sıddıkînleri ve muhakkikleri bir grup olarak mı değerlendirmeli, yoksa sıddıkînleri evliyalar içerisinde mi ele almalıyız? Bahsedilen üç büyük heyet kimlerden oluşmaktadır?