4.952
Ölüm Zamanı ve Gayb
Lokman suresi 34. ayetin, "Hem hiçkimse hangi yerde öleceğini bilmez." kısmında yalnızca mekan mı kasdedilmektedir, yoksa zamanı da bu kapsamda düşünebilir miyiz?
Destek olunİlmi çalışmalarımıza destek olun, bu hizmetlerin kesintisiz sürmesine katkıda bulunun.
Bağış Yap
4.952
Lokman suresi 34. ayetin, "Hem hiçkimse hangi yerde öleceğini bilmez." kısmında yalnızca mekan mı kasdedilmektedir, yoksa zamanı da bu kapsamda düşünebilir miyiz?
5.446
'Allah insanı niye yarattı' sorusuna cevaben 'Allah insana özgür irade verdi ve kendi özgür iradesiyle kendisine ibadet edecek ve kendisine gelecek bir varlık olarak insanı yarattı' diyorlar. Meleklerin kötülüğe yönelecek nefisleri olmadığı için imtihana tabi değil' deniyor. Aynı olay cinlerde de var. O zaman bu olay böyle olmamalı. Çünkü cinlerde de irade var. Peki, bu duruma bir açıklık getirmeniz mümkün mü?
3.580
Kâinatta matematik, fizik, kimya ve biyoloji gibi her bir fen, kendi çalışma alanı içerisinde kâinatı incelediğinde Allah'ın varlığını ve birliğini gösteren birçok delille karşılaşır. Çünkü bu ilimler, farklı yönlerden kâinata baktıklarında canlı ve cansız bütün varlıkların belli ölçüler, kanunlar, dengeler ve sistemler içerisinde hareket ettiğini ortaya koymaktadır. Bu düzenin kendiliğinden veya tesadüfen meydana geldiğini söylemek ise, görülen sistemin kendisini açıklamaz. Nasıl ki bir köy muhtarsız, bir kitap kâtipsiz ve bir iğne ustasız düşünülemezse aynı şekilde son derece düzenli ve birbirine bağlı bir şekilde işleyen şu kâinatın da ilim, irade ve kudret sahibi bir Yaratıcısı olması gerektiği anlaşılır. Burada fenlerin yaptığı şey, kâinatta gözlenen düzen, ölçü, uyum ve kanunları ortaya koyarak insanın aklını bu düzenin arkasındaki Yaratıcı'ya yöneltmektir.MatematikMatematik, kâinatı ölçü, oran, sayı, düzen ve hesap yönüyle okur. Mesela gezegenlerin birbirlerine olan uzaklıkları, yörüngelerindeki hareketleri, fiziksel büyüklükler arasındaki matematiksel ilişkiler ve insan vücudundaki sayısız oran matematiksel olarak ifade edilebilir. Örneğin insan kalbinin dakikada belirli bir ritimle çalışması, vücuttaki organların birbirleriyle belirli oranlarda bulunması veya gezegenlerin hareketlerinin matematiksel denklemlerle ifade edilebilmesi, kâinatta rastgele ve başıboş bir yapı olmadığını gösterir. Matematik, sayıların, oranların ve ölçülerin kendisini göstererek “Bu kadar ölçülü bir sistem nasıl meydana gelmiştir?” sorusunu sordurur. Bir varlığın üzerinde görülen hassas ölçü ve oranların, o varlığın kendisindeki şuursuz maddeler tarafından bilinip kurulamayacağı düşünüldüğünde, bu ölçülerin arkasında ilim ve irade sahibi bir zatın bulunduğu neticesine ulaşılır.FizikFizik ise kâinatı kuvvet, hareket, enerji, madde ve bunlar arasındaki kanunlar açısından inceler. Yerçekimi, elektromanyetik kuvvetler, enerji dönüşümleri ve atom-altı parçacıkların davranışları gibi çok farklı olayların belirli fiziksel yasalar çerçevesinde gerçekleştiğini görürüz. Örneğin Dünya'nın Güneş etrafındaki hareketi veya elektronların atom içerisindeki davranışları rastgele bir hareket olarak değil, belirli fiziksel ilişkiler içerisinde gerçekleşir. Enerjinin korunumu gibi temel prensipler de fiziksel olayların belirli bir sistem içerisinde gerçekleştiğini gösterir. Fizik bu düzenin nasıl işlediğini açıklar. İman nazarı ise bu düzeni meydana getiren ve devam ettiren sonsuz ilim, kudret ve iradeyi düşünür. Dolayısıyla fizik, kendi diliyle “kâinatta kanun, düzen ve ölçü hâkimdir” der. İnsan da bu kanunların kendiliğinden yaratıcı olamayacağını anlayarak onları koyan ve işleten bir Yaratıcı'nın varlığını düşünür.Ayrıca BakınızALLAH'IN VARLIĞININ DELİLLERİALLAH'I TANITAN EN BÜYÜK DELİLLER/RABBİMİZİ BİZE TA'RÎF EDEN ÜÇ BÜYÜK, KÜLLÎ MUARRİFKUR'ÂN'IN ALLAH KELAMI OLDUĞUNUN DELİLLERİİNANMAK İSTEMEYENE ALLAH'I NASIL İSPATLARIZ?(HAŞA) ALLAH'I KİM YARATTI SORUSA CEVAPALLAH'IN VARLIĞI HAKKINDA GELEN VESVESE
3.635
İlgili yer Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:Îmâna girmeyen hâdisât-ı kevniye ve vukūât-ı istikbâliyeye dâir hadîsler gibi. Bu kısımda Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, belâgatiyle temsîller sûretinde sırr-ı teklîf hikmetine muvâfık olarak tafsîl ve tasvîr eder. Meselâ bir sohbette derin bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: Bu gürültü, yetmiş seneden beri cehennem tarafına yuvarlanan bir taşın, bu dakîkada cehennemin dibine yetişip düşmesinin gürültüsüdür. Bu garîb haberden beş altı dakîka sonra birisi geldi. dedi: Yâ Resûlallâh, Yetmiş yaşında bulunan filan münâfık vefât etti. Cehenneme gitti. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yüksek belîğāne kelâmının te'vîlini gösterdi.İhtâr: Hakāik-i îmâniyeye girmeyen cüz'î hâdisât-ı istikbâliye, nazar-ı nübüvvette ehemmiyetsizdir.1Yani iman esaslarıyla doğrudan ilgili olan kıyamet, ahiret, cennet, cehennem gibi hakikatler önemlidir ve bunların bildirilmesi peygamberlik nazarında önemlidir. Fakat mesela “şu tarihte şu kişi ölecek”, “şu olay şu şekilde gerçekleşecek” veya "şu doğa olayı şu zamanda gerçekleşecek" gibi iman esaslarına girmeyen küçük ve cüz'î gelecek olaylarının ayrıntıları, nübüvvetin asıl maksadı değildir ve peygamberlik nazarında ehemmiyetsizdir. Çünkü Peygamber Efendimizin (sav) temel vazifesi insanların gelecek hakkında meraklarını gidermek değildir. Onun amacı Allah'ı, imanı, ibadeti ve ahireti öğretmektir. Bu sebeple böyle cüz'î hadiseler bazen doğrudan haber verilmek yerine, temsil, mecaz veya belâgatlı bir ifade ile anlatılabilir.Mesela metindeki “yetmiş seneden beri cehennem tarafına yuvarlanan bir taşın şimdi cehennemin dibine düşmesi” ifadesi, görünen anlamıyla gerçekten yetmiş yıl yuvarlanan bir taştan söz etmek zorunda değildir. Sonrasında yetmiş yaşındaki bir münafığın öldüğünün bildirilmesi, bu sözün belâgatlı bir anlatım olduğunu göstermektedir. Başka bir ifadeyle Peygamberimiz (sav), iman hakikatlerini anlatırken kullandığı temsil ve tasvirlerde muhatabın anlayışına ve “sırr-ı teklif” denilen imtihan hikmetine uygun bir üslup kullanabilir.Netice olarak buradaki ihtarın amacı şudur: İman esaslarına dair kesin hakikatlerle, iman esaslarından olmayan cüz'î gelecek hadiselerini aynı seviyede görmemek gerekir. Birincisi dinin temelidir. İkincisi ise nübüvvetin asıl maksadı olmayan, bazen temsili ve belâgatlı şekilde ifade edilen tali meselelerdir.Ayrıca BakınızPEYGAMBER EFENDİMİZİN (SAV) PEYGAMBERLİK DELİLLERİRİSALE-İ NURDAKİ RİSALET DELİLLERİİSLAMİ HER KONU KESİN DELİL İSTER Mİ?PEYGAMBERİMİZİN MUCİZELERİNİN KURANIN HAKKANİYETİNE DELİL OLMASITEVRAT VE İNCİL'DE PEYGAMBERİMİZ/ÖNCEKİ PEYGAMBERLERİN PEYGAMBERİMİZ'E DELİL OLMASIKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Şua'lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 72.
5.149
cümlesini açıklar mısınız?
4.433
Hz. Peygamber (sav) kendine has beş adının bulunduğunu, bunların Muhammed, Ahmed, Mâhî, Hâşir ve Âkıb olduğunu, bu isimlerin daha önce kullanılmadığını söylemiştir.1 Muhammed, Hz Peygamberin (sav) en çok bilinen adı olup “övgüye değer bütün güzellikleri ve iyilikleri kendinde toplayan kişi” anlamına gelmektedir.2 Hz. Peygamberin (sav) ismi konusunda bir rivayet şöyledir:İslam kaynaklarında, Hz. Muhammed'in (sav) ana rahmine intikalinden doğumuna kadar geçen zaman içinde bazı fevkalâde olayların meydana geldiğine dair rivayetler yer almaktadır. Kendisinin peygamberlerin sonuncusu olduğunu ifade ettiği bir konuşmasında annesinin bir rüya gördüğünden bahsetmekte ve bundan önemli bir kişiye hamile olduğu sonucunu çıkardığını, doğacak çocuğa Muhammed veya Ahmed adını vermesinin telkin edildiğini belirtmektedir. Doğum esnasında diğer annelerin çektiği sancıları çekmeyen Hz. Amine, kayınpederi Abdülmuttalib'e haber göndererek bir torunu olduğunu müjdelemiştir. Abdülmuttalib torununun doğumu şerefine verdiği ziyafette ona Muhammed adını vermiştir.3Kastallani'nin İbn Kuteybe'den bildirdiğine göre Hz. Peygamber'den (sav) önce Muhammed ismini sadece birkaç kişi kullanmıştır. Hz. Peygamber'in (sav) doğumuna yakın ehli kitaba Muhammed isimli peygamberin geleceği müjdelenince bu insanlar çocuklarının isimlerini Muhammed koymaya başlamışlardır. Bu insanlardan her biri bahsedilen Muhammed'in kendi çocuğu olması ümidine kapılmışlardır. Bu ismi Hz. Peygamber'den (sav) önce alan yaklaşık on beş kişi bulunmaktadır.Ayrıca Muhammed isminin Süryanice karşılığına baktığımızda ise bunun karşılığı Münhamennâ olduğu görülmektedir. Rumca karşılığı ise Baraklit'dir. Geleceği, Hz. İsa (as) tarafından müjdelenen Hz. Peygamber (sav), “Paraclete” kelimesiyle ifade edilmiştir ki bu da Ahmed ve Muhammed manasına gelmektedir. Bu kelime İncillerin eski Yunanca tercümelerinde değişikliğe uğrayarak Pricliota şekline girmiştir. Bu isim de yine Paraclet'in, Ahmed'in karşılığıdır.4Ayrıca BakınızTEVRAT VE İNCİL'DE HZ. MUHAMMED (ASM)HZ. MUHAMMED'İN (SAV) 40 YAŞINDA PEYGAMBER OLMASIHURUF-U MUKATTAA VE EBCED HESABIYLA ÜMMET-İ MUHAMMEDİN (SAV) ÖMRÜ MESELESİÇOCUĞA MUHAMMED İSMİ VERMEKRİSALET-İ AHMEDİYE, NÜBÜVVET-İ MUHAMMEDİYE VE HAKİKAT-I MUHAMMEDİYE ARASINDAKİ FARK NEDİR?KUR'AN'I HZ. MUHAMMED'İN (SAV) YAZDIĞINI İDDİA EDENLERE CEVAPPEYGAMBERİMİZİN (ASM) MUHAMMED VE AHMED İSİMLERİKaynakçalarBuhârî, “Menâḳıb”, 17.M. Yaşar Kandemir, "Muhammed", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2020, c. 30, s. 421.Mustafa Fayda, "Muhammed", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2020, c. 30, s. 406-407.Amine Büşra Haspolat, "Hz. Peygamber'in Annesinin Hayatı", III. Ulusal Genç Akademisyenler Sempozyumu: Mevlidü'n-Nebi, ed. Feyza Betül Köse (Kahramanmaraş: KSÜ Siyer-i Nebi Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi SAMER Yayınları, 2021), s. 119-120.
8.089
Bu sorunun cevabını anlayabilmek için öncelikle Allah'ın insanlardan farklı olarak hiçbir şeye muhtaç olmadığını bilmek gerekir. İslam inancında Allah, es-Samed ve el-Ganî isimleriyle ifade edildiği üzere hiçbir şeye muhtaç olmayan, bütün varlıkların ise her an O'na muhtaç olduğu tek zattır. İhtiyaç, bir eksikliğin giderilmesini gerektirir. Oysa Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir. Dolayısıyla insanların ibadet etmesi Allah'ın mülküne bir şey eklemediği gibi, insanların ibadeti terk etmesi de O'nun saltanatından hiçbir şey eksiltmez. Nitekim bir hadis-i kudiside şöyle buyurulmaktadır:Ey kullarım! Eğer öncekileriniz, sonrakileriniz, insanlarınız ve cinleriniz, sizden en takva sahibi bir adamın kalbi üzere olsalar, benim mülküme hiçbir şey katmaz/arttırmaz. Ey kullarım! Eğer öncekileriniz, sonrakileriniz, insanlarınız ve cinleriniz sizden en fasık bir adamın kalbi üzere olsalar, benim mülkümden hiçbir şey eksiltmez.1Bu açıdan baktığımızda Allah'ın ibadetlerimizi emretmesinde kendisi için herhangi bir çıkar veya menfaat araması -haşa- düşünülemez. Çünkü Allah'ın bizim ibadetimize ihtiyacı yoktur. Asıl muhtaç olan biziz. Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şöyle demiştir:Evet, Cenâb-ı Hak, senin ibâdetine muhtâç değil. Hem hiç bir şeye muhtâç değil. Fakat sen, ibâdete muhtaçsın. Sen ma'nen hastasın. İbâdet ise, senin ma'nevî yaralarına tiryâk hükmünde olduğunu, çok risâlelerde isbat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalığı hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi' ilaçları içirmek husûsunda ettiği ısrarına mukābil hekime dese: Senin ne ihtiyâcın var, bana böyle ısrâr ediyorsun? Bu sözün ne kadar ma'nâsız olduğunu anlarsın.2Yani ibadet, insanın kendi ihtiyacını karşılamak için emredilmiştir. Nasıl ki bir doktor hastasına ilaç içmesini söylediğinde o ilaca kendisi muhtaç değildir. İlaca muhtaç olan hastadır. Doktorun ilacı ısrarla tavsiye etmesi, kendi menfaati için değil, hastanın iyileşmesi içindir. İbadetlerin emredilmesi de buna benzer. Allah'ın bizim ibadetimize ihtiyacı yoktur. Fakat bizim Rabbimize yönelmeye, O'nu hatırlamaya ve O'nunla bağımızı canlı tutmaya ihtiyacımız vardır.İnsan sadece maddeden ibaret değildir. Bedenimizin nasıl yemeğe, suya ve havaya ihtiyacı varsa, ruhumuzun da manevi bir gıdaya ihtiyacı vardır. İnsan maddi ihtiyaçlarını karşılayarak her şeyini elde etmiş olmaz. Zenginlik, makam, eğlence ve dünyadaki diğer imkanlar insanın ruhundaki boşluğu tek başına dolduramaz. Nitekim Kur'an'da şöyle buyrulmaktadır:Onlar, îmân edenler ve kalbleri Allah'ın zikri ile mutmain olan kimselerdir. Bilesiniz ki, kalbler ancak Allah'ın zikri ile mutmain olur.3Bu sebeple insan Rabbini tanıyıp O'na yöneldikçe kendi yaratılışına uygun bir hayat yaşamış olur.Ayrıca ibadet insanın Allah karşısındaki konumunu hatırlamasını sağlar. İnsan namaz kıldığında, dua ettiğinde, Kur'an okuduğunda ve Allah'ı zikrettiğinde kendisi kazanır. İbadet, insanın nefsinin sınırsız isteklerine teslim olmasını engeller, ona haddini ve gerçek konumunu öğretir. Böylece insan kendisini her şeyin sahibi ve ölçüsü olarak görmek yerine, kendisini yaratan ve yaşatan bir Rabbin kulu olduğunu fark eder. Bu nedenle dinin emir ve yasaklarında insanın yararına yönelik büyük bir hikmet vardır.Namaz insanın ruhunu ve hayatını düzenler, oruç iradesini güçlendirir, zekat insanı cimrilikten kurtarıp paylaşmaya yöneltir, dua ise insanın acizliğini fark ederek Allah'a sığınmasını sağlar. Günahlardan uzak durmak da insanı hem dünyada hem de ahirette birçok zarardan korur. Dolayısıyla Allah'ın emirleri, haşa O'nun bir ihtiyacını karşılamak için değil, insanın maddi ve manevi hayatını korumak içindir.Sonuç olarak Allah'ın ibadetimize ihtiyacı yoktur. İbadete muhtaç olan biziz. Allah'ın bizim namazımıza, duamıza veya zikrimize ihtiyacı olmadığı gibi, bütün insanların ibadet etmesi de O'nun sonsuz kemaline hiçbir şey katmaz. Fakat insan ibadete muhtaçtır. Çünkü insan ancak Rabbiyle olan bağını koruyarak gerçek huzuru ve kulluk şuurunu kazanabilir. İbadet, insanın kendi küçüklüğünü, acizliğini ve Rabbine olan ihtiyacını anlamasını sağlar.Bu sebeple Kur'an'ın ibadeti ısrarla emretmesi, -haşa- Allah'ın bir ihtiyacından değil, insanın sonsuz ihtiyaçlarından kaynaklanmaktadır.4Ayrıca BakınızNİÇİN İBADETHARAM VE ŞÜPHELİ GIDALARIN İBADETE VE DUAYA ETKİSİİBADET VE KÖTÜLÜKSİGARA VE İBADETCENNET İÇİN İBADET ETMEK UYGUN MUDUR?İBADETİ TERK EDEN NEDEN NEFSİNE ZULMETMİŞ OLUR?İBADETTE ASIL OLAN NEDEN ARAPÇA LAFIZLARDIR?KaynakçalarMüslim, Bir, 55.Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 200.Ra'd, 13/28.Soner Duman, "Allah'ın Sorularım Var", Erkam Yayınları, İstanbul, 2020, s. 68-77.
5.786
İlgili yer şöyle geçmektedir:Sağa, yani mâzî olan geçmiş zamana bakıp teselli ararken, bana mâzî, pederimin ve ecdadımın ve nev'imin bir mezâr-ı ekberi sûretinde göründü. Teselli yerine vahşet verdi.Sol tarafım olan istikbâle dermân ararken baktım. Gördüm ki, benim ve emsâlimin ve nesl-i âtînin büyük ve karanlıklı bir kabri sûretinde göründü. Ünsiyet yerine dehşet ve vahşet verdi.Sağ ile soldan tevahhuş edip, hazır günüme baktım. O gafletli ve târihvârî nazarıma o hazır gün, yarım ölmekte ve hareket-i mezbûhânedeki ızdırâb çeken cismimin cenazesini taşıyan bir tabut sûretinde göründü.Sonra bu cihetten dahi me'yûs olunca, başımı kaldırıp ömrümün ağacının başına baktım. Gördüm ki, o ağacın tek bir meyvesi var. O da benim cenazemdir. O ağaç üstünde duruyor, bana bakıyor.O cihetten dahi tevahhuş edip başımı aşağıya eğdim. O ömür ağacının aşağısına, köküne baktım. Gördüm ki, o aşağıda olan toprak, kemiklerimin toprağıyla mebde'-i hilkatimin toprağı birbirine karışmış bir sûrette, ayaklar altında çiğneniyor gördüm. O da dermân değil, belki derdlerime derd kattı.Sonra mecbûriyetle arkama baktım. Gördüm ki, esassız, fânî olan dünya, hiçlik derelerinde, yokluk zulümâtında yuvarlanıp gidiyor. Derdlerime merhem ararken, zehir ilâve etti.O cihetten dahi hayır göremediğimden ön tarafıma baktım. İleriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki, kabir kapısı yolumun üstünde açık görünüp, ağzını açmış bana bakıyor. Onun arkasında ebed tarafına giden cadde ve o caddede giden kāfileler uzaktan uzağa nazara çarpıyor. İşte bu altı cihetten gelen dehşetlere karşı...1Bediüzzaman Hazretlerinin bahsettiği altı cihete (yöne) başlıklar halinde değinecek olursak;1. Mâzî - Geçmiş ZamanBediüzzaman Hazretlerinin “sağ tarafım” diye ifade ettiği mâzî, yani geçmiş zaman, insanın geçmişte yaşamış ecdadını, önceki nesilleri ve insanlığın geride bıraktığı hayatı temsil eder. İnsan sadece dünyaya ve maddi hayata baktığında, geçmişte yaşayan insanların artık geri gelmeyeceğini ve onların ölümle ayrıldığını düşünerek hüzünlenebilir. Bu sebeple Bediüzzaman Hazretleri, geçmişi kendisi için “büyük bir mezar” gibi görmüş ve orada teselli bulmak yerine ölüm ve ayrılık duygusuyla karşılaşmıştır.2. İstikbâl - Gelecek Zaman“Sol tarafım” olarak ifade edilen istikbâl, yani gelecek zaman, insanın henüz yaşamadığı ve ne olacağını bilmediği zamanı ifade etmektedir. İnsan geleceğe sadece dünya hayatı açısından baktığında, kendisinin, yakınlarının ve gelecek nesillerin de sonunda öleceğini düşünür. Bu belirsizlik ve ölüm düşüncesi, geleceği karanlık ve korkutucu bir mezar gibi gösterebilir. Bu nedenle Bediüzzaman Hazretleri geleceğe baktığında teselli yerine dehşet hissetmiştir.3. Ömür Ağacının Üstü - Hayatın SonucuBediüzzaman Hazretleri daha sonra “ömrümün ağacının başı” diyerek kendi hayatının tamamına bakar. Bu ağacın tek bir meyvesi olduğunu, onun da kendi cenazesi olduğunu görür. Burada ömür ağacı insanın doğumundan ölümüne kadar geçen hayatını, meyvesi ise hayatın dünyadaki sonunu temsil eder. Bu bağlamda insan yalnızca dünya hayatına odaklanırsa, bütün çabalarının sonunda ölüm bulunduğunu düşünerek ümitsizliğe kapılabilir.4. Ömür Ağacının Kökü - Başlangıç ve ToprakBediüzzaman Hazretleri bu defa ömür ağacının köküne, yani insanın yaratılışının başlangıcına ve toprağa bakar. İnsanın sonunda toprağa döneceğini, başlangıcının da topraktan olduğunu düşünür. Böylece insanın dünya hayatındaki başlangıcı ile sonunun toprak olduğunu görür. Fakat sadece maddi açıdan bakıldığında bu durum da ona teselli vermez aksine insanın faniliğini ve dünyadaki geçiciliğini daha fazla hissetmesine sebep olur.5. Arkasındaki Dünya - Fânî DünyaBediüzzaman Hazretleri arkasına, yani geride bıraktığı dünyaya baktığında, dünyanın da sürekli değiştiğini ve sonunda yok olup gidecekmiş gibi göründüğünü nazara vermektedir. Böylece dünya, insanın gözünde kalıcı bir hayat ve güvenli bir sığınak olmaktan çıkar, zamanla eskiyen ve sonunda yokluğa doğru giden fânî bir yer haline gelir. Bu bakış açısıyla insan, dünyadan kalıcı bir teselli bekleyemeyeceğini anlar. Bu sebeple dünya da onun dertlerine çare olmak yerine fanilik duygusunu artırır.6. Ön - Kabir ve AhiretBediüzzaman Hazretleri diğer cihetlerde teselli bulamayınca ön tarafına, yani karşısındaki istikbale baktığında, yolunun üzerinde açık bir kabir görür. Bu kabir, insanın karşılaşacağı kesin ölümü ve dünya hayatının sonunu temsil etmektedir. Ancak kabrin arkasında ebediyete doğru uzanan bir cadde ve o caddede ilerleyen kafileler bulunmaktadır. Böylece ön taraf, ilk bakışta korkutucu görünse de aslında insanı ahirete ve ebedi hayata açılan bir kapının karşısına getirmektedir.Bütün bu altı cihetin ortak noktası şudur: Bediüzzaman Hazretleri, sağ, sol, yukarı, aşağı, arka ve ön cihetlere yalnızca dünyevi ve maddi bir bakışla baktığında her tarafta ölüm, ayrılık, fanilik ve geçicilik görmektedir. Geçmişte ecdadın ölümü, gelecekte kendisinin ve nesillerin ölümü, ömür ağacının sonunda cenaze, kökünde toprak, arkasında fani dünya ve önünde kabir vardır. Bu nedenle insanın sadece dünya hayatını esas alan bakışı, hangi cihete yönelirse yönelsin ona kalıcı bir teselli vermez. Asıl teselli ise bu altı cihetin iman ve ahiret nazarıyla yeniden değerlendirilmesiyle ortaya çıkacaktır.Ayrıca metin ilk okunduğunda mâzî, istikbâl, hâzır gün, ömrün ağacının başı, kökü, arka ve ön şeklinde yedi ayrı şeyden söz edildiği için yedi cihet varmış gibi görünebilir. Ancak Bediüzzaman Hazretlerinin kullandığı “cihet” kelimesini yön anlamında düşündüğümüzde, yönleri ifade eden sağ, sol, yukarı, aşağı, arka ve ön olmak üzere altı cihet vardır. “Hâzır gün” ise bir yön değil, insanın içinde bulunduğu şimdiki zamanı ifade eder. Bu sebeple altı cihet hesabına ayrıca bir yön olarak dahil edilmemiş görünmektedir.Ayrıca BakınızGENÇLERİN HAYIRLISI İHTİYARLARIN ŞERLİSİİHTİYARLAR RİSALESİ DÖRDÜNCÜ RECA'NIN İZAHIKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 239.
5.159
Ene Risalesi'nde bahsedilen Alem-i Vücub nedir? Buradaki "âlem" tabirinden kasıt, bildiğimiz âlem midir?
Birisini İslam'a davet etmek, o kişinin İslam'a girsin girmesin, İslam'a girmiş gibi tebliğ yapan kişiye sevap kazandırır mı?
5.281
İlgili kısım Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:İşte Hazret-i Gavs'ın bu emrinin ma'nası şudur ki: Ne vakit senin oğlun da ruhu cesedine, kalbi nefsine, aklı midesine hakim olursa ve lezzeti şükür için istese, o vakit leziz şeyleri yiyebilir. 1Ruhun Cesede Hakim Olması Ne Demektir?Kişi hayatını yalnız bedenin rahatı, keyfi, uykusu, zevki ve dünyevi menfaati için değil; iman, kulluk ve ahiret hesabına göre tanzim edip düzenlemelidir. Kişi ise yemek, içmek, istirahat etmek, gezmek ve lezzet almak ister. Bunlar büsbütün reddedilmez; fakat bunların idarecisi ruh olmalıdır. Eğer ceset öne geçerse insan, yaşayışını sırf menfaat, rahat, haz ve lezzet üzerine kurar. Eğer ruh hakim olursa, bedenin ihtiyaçları da kulluğa hizmet eden bir vasıta haline gelir.Ruh, maddi bir parça gibi görünen bir şey değildir; Allah'ın emriyle varlık kazanan, hayatla alakalı vazifeleri yürüten latif ve Rabbani bir varlıktır. Bedendeki göz, kulak, el, ayak, kalb ve akıl gibi bütün azaların birbirine uyum içinde çalışmasına vesile olur.Yani ruh, Allah'ın emriyle bedenin içinde dağınık duran parçaları başıboş bırakmaz. Her bir uzvun vazifesini görmesine, diğer uzuvlarla yardımlaşmasına ve umum bedenin bir düzen içinde işlemesine kaynak olur. Göz görürken, kulak işitirken, el hareket ederken, ayak yürürken ruh bunların hiçbirinde şaşırmaz; hepsine birden taalluk eder ve hepsini birlikte idare eder. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde ifade eder:İnsanın nasıl ruhu bütün cesedine öyle bir münasebeti var ki, bütün a'zasını ve eczasını birbirine yardım ettirir. Yani irade- i İlahiye cilvesi olan evamir-i tekviniyeye ve o emirden vücud-u harici giydirilmiş bir kānun-u emri ve latife-i Rabbaniye olan ruh, onların idaresinde, onların ma'nevi seslerini hissetmesinde ve hacatlarını görmesinde birbirine mani' olmaz. Ruhu şaşırtmaz. Ruha nisbeten uzak-yakın bir hükmünde, birbirine perde olmaz. İsterse, çoğunu birinin imdadına yetiştirir. İsterse, bedenin her cüz'üyle bilebilir, hissedebilir, idare edebilir. 2Bu mana, insanın mahiyetinin yalnız cismaniyetten ibaret olmadığını; asıl vazifesinin marifetullah, muhabbetullah ve kulluk olduğunu gösteren birçok yerde görünür. İnsan, bedeni için değil, beden de dahil bütün cihazlarıyla kulluk için yaratılmıştır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şu şekilde ifade eder:İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gāyesi; Halik-ı Kainat'ı tanımak ve ona iman edip ibadet etmektir. Ve insanın vazife-i fıtratı ve fariza-i zimmeti, ma'rifetullah ve iman-ı billahtır. Ve iz'an ve yakin ile vücudunu ve vahdetini tasdik etmektir. 3Bu ölçüye göre ruhun cesede hakimiyeti, “Ne hoşuma gider? Nasıl daha fazla lezzet alırım?” sorularının yerine “Nasıl daha doğru, daha faydalı, daha makbul olur?” sualini sormaktır. Kişi her anında ruhunun, vicdanının rehberliğinde yaşamını sürdürmelidir. Kalbin Nefse Hakim Olması Ne Demektir?Nefis, ekseriyetle heva, enaniyet, rahat, üstün gelme, görünme, beğenilme, lezzet ve serbestiyet ister. Kalb ise iman ile Allah'a yönelmek, huzur bulmak, ihlas, merhamet, şefkat, haşyet ve muhabbet ile yaşamak ister. Kalbin nefse hakim olması, nefsin arzularının değil; vicdanın, imanın ve ubudiyet şuurunun söz sahibi olmasıdır.Yani insan bir şeyi yalnız nefsi sevdiği için yapmaz; meşru mu, faydalı mı, Allah'ın rızasına uygun mu diye bakar. Nefis “hemen lezzet” ister; kalb ise “hakikat, huzur ve rıza” ister. Kalb galip gelirse nefis terbiye olur. Nefsin bu isteğini Üstad Bediüzzaman Hazretleri şu şekilde ifade eder:Nefis, kendini hür ve serbest ister. Ve öyle telakki eder. Hatta mevhum bir rububiyet ve keyfemayeşa hareketi fıtri olarak arzu eder. 4Bu sebeple nefis başıboş bırakılırsa daima kendini merkeze alır. Kalbin hakimiyeti ise bu merkeziliği kırar; ihlası, tevazuu ve kulluğu öne çıkarır.Aklın Mideye Hakim Olması Ne Demektir?Mide, insanda en kuvvetli iştah merkezlerinden biridir. Açlık, tat arzusu, alışkanlık, gösteriş, israf ve keyif çoğu zaman mide üzerinden insana tesir eder. Aklın mideye hakim olması; yeme içmenin sırf damak tadına, canın istemesine ve alışkanlığa göre değil, ihtiyaç, iktisat, sağlık, hikmet ve şükür ölçüsüne göre yapılmasıdır.Yani insan “Bu helal midir? Faydalı mıdır? İsraf var mı? Şükre vesile oluyor mu? Bedeni ibadete kuvvetlendiriyor mu?” diye düşünür. Mide önde olursa akıl onun hizmetkarı haline gelir ve insan hikmeti lezzete feda eder. Akıl önde olursa mide meşru dairede tutulur. Rabbimiz bir ayetinde şu şekilde buyurmaktadır:O halde Allah'ın sizi, helal (ve) temiz olarak rızıklandırdığı şeylerden yiyin ve siz kendisine inanan kimseler olduğunuz Allah'dan sakının! 5Nimetin kıymeti, şükür ile bilinir; israf ise nimete karşı hürmetsizliktir. Sırf tat için yaşamak, insanı midenin esiri eder. Halbuki mide, hayatın gayesi değil; hayatı devam ettiren bir hizmetkardır. Yani insanın hayatına yön veren kararları almasında bedeni ihtiyaçların, nefsani arzuların ve midenin iştahlarının değil; ruhi ihtiyaçların, kalbin doyurulmasının ve aklın hakimiyetinin esas olması demektir.Ayrıca BakınızİKTİSAD, KANAAT, İSRAF, CİMRİLİK VE TEBZİR KAVRAMLARI VE ARALARINDAKİ FARKLARMARİFETULLAH NASIL ELDE EDİLİR?MARİFETULLAH VE MUHABBETULLAHMARİFETULLAH NEDİR VE NASIL ELDE EDİLİR?İKTİSAT ETMENİN FAYDALARIİKTİSAT İLE CİMRİLİK; TEVAZU İLE TEZELLÜL; VAKAR İLE TEKEBBÜR SÛRETEN BENZER OLDUKLARI HÂLDE, HAKİKATTE BUNLARI BİRBİRİNDEN AYIRAN ŞEY NEDİR?KaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 148.Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 377.Bediüzzaman Said Nursi, Şua'lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 95.Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 284.Maide, 5/88.
998
Bakara süresi 31. Ayette Adem'e isimlerin hepsini ögretti; şeklindeki ayette. Burada öğretilen isimler "sadece Allah vardı başka birşey yoktu" ve "Allah kainatı yaratmayı murad etti ve yarattı" ile başlayan yaratma hadisesiyle ilgili kıyamete kadar yarattığı bütün kainattaki herşeyin ismini mi öğretti? Mesela güneş, ay, yıldızlar, ağaç, toprak, bunları öğretti ve şimdilerde telefon, bilgisayar, televizyon ve diğer teknolojik aletler, ayrıca araba, ev, halı, aklımıza ne gelirse, ve ileriki zamanlarda yeni teknolojik aletler vs. Kıyamete kadar her ne olacaksa kainatta her ne varsa bunların hepsini mi öğretti?
988
Adem kelimesinin manası nedir?
19. Söz Mucizat-ı Ahmediyye Risalesinin On Üçüncü Reşha'sını kısaca açıklar mısınız?
8.202
Osmanlıca Münazarat adlı risaleyi mütalaa ederken akla gelen bir suali arz ediyorum: 1329 tarihli Eski Matbu Münazarat risalesinin 151. sahifesinde Medresetüzzehra namındaki üniversitesinin şartlarını sayarken 8 şart sayılmıştır. Lakin Mektubat-2 isimli mecmua içerisindeki münazaratta 7 şart bulunmaktadır. Diğer neşriyat yapanların dahi eserlerinde 8 şart geçmektedir. Sebeb-i Hikmeti nedir?
5.025
Üstad Bediüzzaman diyor ki, "Sükunet, atalet, yeknesaklık, tevakkuf ademdir, şerri mahzdır." Şimdi bu noktada sadece ataletle şerri mahz olur mu? Yani ataleti bir şeye bağlamak gerekir mi?
4.695
Allah kul hakkını affeder mi? Eğer Affetmezse neden tevbe diye bir şey var? Zaten her günah kul hakkına bağlı değil mi?
2.766
19. Söz Mucizat-ı Ahmediyye Risalesinin On İkinci Reşha'sını kısaca açıklar mısınız?
4.283
Biriyle sıkı kavga etmiş biri, daha çok haksızlığı karşı tarafın yapmasına rağmen, "gel kin tutmayalım barışalım helalleşelim" dese ve ısrar ettiği halde karşı taraf ikna olmasa, teklifi yapanın ve red edenin durumu dinimizde nasıl değerlendirilir?
4.124
Pencereler risalesinde 17 pencerede geçtiği üzere nihayetsiz cömertlik nasıl intizamsızlığa sebeb olur? Bir misal verebilir misiniz?
6.352
Kul hakkı ve affedilmemesi insanı gerçekten ürkütmektedir. Halbuki aciz bir kul olarak birçok defa ister-istemez kul hakkına maruz kalıyoruz. Ne yapmak lazım?