Allahu Teala Hazretleri, insanları hem ahiretlerini kazanmaları, hem de dünya hayatlarını idare etmelerine kâfi gelecek duygu ve kabiliyetlerle donatarak yaratır. İnsan ruhundaki bu duyguların bir kısmı şiddetli, bir kısmı nisbeten daha zayıf hislerdir. Bunların nasıl kullanılması gerektiğini Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri şöyle ifade eder:
"İnsanlar, insana verilen manevî cihazları, eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla istimal etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gafilane davransa, ahlâk-ı rezileye ve israfat ve abesiyete medar olur. Eğer hafiflerini dünya işlerine ve şiddetlilerini ahirete ve manevi vazifelere sarfetse, güzel ahlâka hamîdeye menşe', hikmet ve hakikata muvafık olarak iki dünya saadetine medar olur." (9. Mektub)
Hayatı, dünya hayatından ibaret gibi telakki eden insanlar ise, kendilerindeki zayıf veya şiddetli bütün cihazları yalnız dünyaya sarf ettikleri için ehl-i imana nisbetle daha büyük bir aşk, himmet ve kararlılıkla dünya hayatına sarılırlar. Bu esnada karşılarına çıkan dindar insanlarla aynı hedefler için yarıştıklarında o şiddetli hisler sebebiyle onlara üstün gelebilirler. Tabi ki bu ifadeler ferdî anlamda bir başarının analizidir. Yoksa küfür toplumu ile İslam toplumunun analizi değildir. Çünkü tarih boyunca İslam toplumunun küfre galib olduğu asırlar bin seneyi buluyorken, mağlub sayılabilecek asırlar ise son iki-üç asırla sınırlıdır.
"Ehl-i hakkın ekseriyetle âhirete ait olan faideleri düşünmekle, o ehemmiyetli ve kesretli mes'elelere hamiyeti, himmeti, merdliği bölünür. Hakikî sermaye olan vaktini bir mes'eleye sarfetmediği için, meslekdaşlarıyla ittifakı muhkemleşmiyor. Çünki mes'eleler çok, daire dahi geniştir.
Gafletli ehl-i dünya ise, yalnız hayat-ı dünyeviyeyi düşündüklerinden, bütün hissiyatıyla ve ruh ve kalbiyle şiddetli bir surette hayat-ı dünyeviyeye ait mes'elelere sarılır. Ve o mes'elede ona yardım edene kuvvetli yapışır. Ve hakikat nokta-i nazarında beş paraya değmeyen ve ehl-i hak ona on para kıymet vermeyen mes'elelere, divane olmuş elmasçı bir yahudinin beş paralık cam parçasına beş lira fiat verdiği gibi, beşyüz lira kıymetindeki vaktini o mes'eleye hasreder. Elbette bu kadar fiat verip ve şiddetli hissiyat ile sarılmak, bâtıl yolunda dahi olsa samimî bir ihlas olduğundan, o mes'elede muvaffak olur ve ehl-i hakka galebe eder. Bu galebe neticesinde ehl-i hak zillete ve mahkûmiyete ve tasannua ve riyaya düşüp, ihlası kaybeder. O nâmerd, himmetsiz, hamiyetsiz bir kısım ehl-i dünyaya dalkavukluk etmeğe mecbur olur."
Dünyayı tek hedefi haline getiren gaflet içindeki insanlar, ebedi hayatı kazandıracak kadar değerli olan duygu ve vakit sermayelerini, hakikatte beş para etmeyen fani işlere tüm güçleriyle harcarlar; bu ölçüsüz bağlanma ve yanlış yolda gösterilen samimi odaklanma ise onlara o dar alanda geçici bir başarı ve galebe kazandırır. Ancak asıl tehlike, bu suni üstünlük karşısında ehl-i hakkın ümitsizliğe düşerek izzetini kaybetmesi, dalkavukluk ve riya gibi manevi hastalıklara kapılarak en büyük kuvveti olan ihlasını yitirmesi ve neticede o himmetsiz kişilere boyun eğmek zorunda kalmasıdır.
Bu ifade, insanın ruh dünyasındaki duygularını nasıl kullanması gerektiğini açıklar. Ehl-i dünyanın yani hayatı sadece bu dünyadan ibaret görenlerin muvakkat başarısının sırrı; Allah’ın insana ebedi bir hayatı kazanmak için verdiği hırs, aşk ve inat gibi şiddetli duyguları, çok dar ve fani bir zaman dilimine sığıştırmasıdır. Bu durum, Kur’an-ı Kerim’in "Siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz ama ahiret daha hayırlı ve daha süreklidir" (A’lâ, 16-17) ikazıyla çelişen bir "yanlış ticaret" halidir; zira Efendimiz (asm), "Dünya sevgisi her hatanın başıdır" (Beyhaki) buyurarak bu ölçüsüz bağlanmanın manevi iflasına dikkat çekmiştir. Risale-i Nur perspektifiyle bakıldığında, ehl-i hak her bir dakikasını "Bâki-i Zülcelâl’in rızası" dairesinde genişletmeye çalışırken, ehl-i dünya -Lem'alar'da ifade edildiği üzere- "Yirmi adamın yirmi günde yaptığı bir binayı bir adamın bir günde tahrif etmesi" gibi, bütün enerjisini bozmaya, tahrife ve sadece anlık hazlara odakladığı için, o dar sahada (had dairesinde) ehl-i dine galip gelir; ancak bu galibiyet, pırlanta değerindeki bir ömrü cam parçası hükmündeki fani dakikalara feda etmekten ibaret olan "divanece bir muvaffakiyet"tir.

