Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 89
ALTINCI ŞU‘: Yalnız İki Nüktedir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
Namazdaki teşehhüdde bulunan اَلتَّحِیَّاتُ الْمُبَارَكَاتُ الصَّلَوَاتُ الطَّیِّبَاتُ لِلّٰهِ ilâ âhirihi; kelimâtının iki noktasına gelen iki suâle iki cevâbdır. Teşehhüdün sâir hakîkatlerinin beyânını, başka vakte ta‘lîk ederek bu Altıncı Şuâ‘da, bu hakîkatin yüzer nüktesinden yalnız iki nüktesimuhtasar bir sûrette beyân edilecek.
Birinci Suâl: Teşehhüdün mübârek kelimâtı, Mi‘râc Gecesi’nde Cenâb-ı Hakk ile Resûlünün bir mükâlemeleri olduğu hâlde, namazda okunmasının hikmeti nedir?
Elcevab: Her mü’minin namazı, onun bir nevi‘ mi‘râcı hükmündedir. Ve o huzûra lâyık kelimeler ise, Mi‘râc-ı Ekber-i Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm’da söylenen sözlerdir. Onları zikretmekle, o kudsî sohbet tahattur edilir. O tahattur ile, o mübârek kelimelerin ma‘nâları, cüz’iyetten külliyete çıkar. Ve o kudsî ve ihâtalı ma‘nâlar tasavvur edilir veya edilebilir. Ve o tasavvur ile kıymeti, nûru, teâlî edip genişlenir.
Meselâ, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o gecede Cenâb-ı Hakk’a karşı selâm yerine, اَلتَّحِیَّاتُ لِلّٰهِ demiş, yani Bütün zîhayatların, hayatlarıyla gösterdikleri tesbîhât-ı hayatiyeler; ve sâni‘lerine takdîm ettikleri fıtrî hediyeler, ey Rabbim, sana mahsûstur. Ben dahi, bütün onları, tasavvurumla ve îmânımla sana takdîm ediyorum.
Evet, nasıl ki Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm اَلتَّحِیَّاتُkelimesiyle, bütün zîhayatın ibâdât-ı fıtriyelerini niyet edip takdîm ediyor. Öyle de, tahiyyâtın hulâsası olan اَلْمُبَارَكَاتُ kelimesiyle de, bütün medâr-ı bereket ve tebrîk ve Bârekallâh dediren ve mübârek denilen ve hayâtın ve zîhayatın hulâsası olan mahlûkların, hususan tohumların, çekirdeklerin, tanelerin, yumurtaların fıtrî mübârekiyetlerini ve bereketlerini ve ubûdiyetlerini temsîl ederek, o geniş ma‘nâ ile Hâlik’ına arz ediyor.
Ve mübârekâtın hulâsası olan اَلصَّلَوَاتُ kelimesiyle de, zîhayatın hulâsası olan bütün zîrûhların ibâdât-ı mahsûsalarını tasavvur edip dergâh-ı İlâhî’ye o ihâtalı ma‘nâsıyla arz ediyor.
SAYFA 90
Ve اَلطَّیِّبَاتُ kelimesiyle de zîrûhların hulâsaları olan kâmil insanların ve melâike-i mukarrebînin, salavâtın hulâsası olan tayyibât ile nûrânî ve yüksek ibâdetlerini irâde ederek, ma‘bûduna tahsîs ve takdîm ediyor.
Hem nasıl ki o gecede, Cenâb-ı Hakk tarafından اَلسَّلَامُ عَلَیْكَ اَیُّهَا النَّبِیُّ denilmesi, istikbâlde yüzer milyon insanların tarafından her biri her gün hiç olmazsa on def‘a اَلسَّلَامُ عَلَیْكَ اَیُّهَا النَّبِیُّ demelerini, âmirâne iş‘âr eder. Ve o selâm-ı İlâhî, o kelimeye geniş bir nûr ve yüksek bir ma‘nâ verir. Öyle de, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın o selâma mukābil اَلسَّلَامُ عَلَیْنَا وَعَلٰی عِبَادِ اللّٰهِ الصَّالِحٖینَ demesi, istikbâlde muazzam ümmeti ve ümmetinin sâlihleri, selâm-ı İlâhîyi temsîl eden İslâmiyet’e mazhar olmalarını ve İslâmiyet’in umûmî bir şiârı olan mü’minler ortasındaki اَلسَّلَامُ عَلَیْكَ وَعَلَیْكَ السَّلَامُumûm ümmeti tarafından denilmesini, râciyâne, dâiyâne Hâlik’ından istediğini ifade ve ihtâr eder. Ve o sohbete hissedâr olan Cebrâîl Aleyhisselâm tarafından emr-i İlâhî ile o gece, اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ denilmesi, bütün ümmet, kıyâmete kadar böyle şehâdet edeceğini ve böyle diyeceklerini mübeşşirâne haber verir. Ve bu mükâleme-i kudsiyeyi tahattur ile, kelimelerin ma‘nâları parlar ve genişlenir.
Bu mezkûr hakîkatin inkişâfına sebeb olan ve bu husûsta bana yardım eden şöyle garîb bir hâlet-i rûhiyedir.
Bir zaman karanlıklı bir gurbette, karanlık bir gecede, zulmetli bir gaflet içinde, hâl-i hâzırda olan bu koca kâinât, hayâlime câmid, rûhsuz, meyyit, boş, hâlî, müdhiş bir cenaze göründü. Geçmiş zaman dahi bütün bütün ölü, boş, meyyit, müdhiş tahayyül edildi. O hadsiz mekân ve o hudûdsuz zaman, karanlıklı bir vahşetzâr sûretini aldı. Ben o hâletten kurtulmak için namaza ilticâ ettim.
Teşehhüdde اَلتَّحِیَّاتُ dediğim zaman, birden kâinât canlandı. Hayâtdâr, nûrânî bir şekil aldı, dirildi. Hayy-ı Kayyûm’un parlak bir aynası oldu. Bütün hayâtdâr eczâsıyla beraber hayatlarının tahiyyelerini ve hedâyâ-yı hayatiyelerini, dâimî bir sûrette Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’a takdîm ettiklerini, ilmelyakîn ile, belki hakkalyakîn ile
SAYFA 91
bildim ve gördüm.
Sonra اَلسَّلَامُ عَلَیْكَ اَیُّهَا النَّبِیُّ dediğim vakit, o hudûdsuz hâlî zaman, birden Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın riyâseti altında zîhayat rûhlarıyla vahşetzâr sûretinden, ünsiyetli bir seyrângâh sûretine inkılâb etti.
İkinci Suâl: Teşehhüd-ü ahîrde اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّیْتَ عَلٰٓی اِبْرَاهٖیمَ وَعَلٰٓی اٰلِ اِبْرَاهٖیمَ deki teşbîh, teşbîhlerin kāidesine uygun gelmiyor. Çünki Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, İbrahim Aleyhisselâm’dan daha ziyâde rahmete mazhardır. Ve daha büyüktür. Bunun sırrı nedir? Hem bu tarzdaki salavâtın teşehhüde tahsîsinin hikmeti nedir? Hem aynı duâyı eski zamandan beri bütün ümmet her namazda tekrar etmeleri; hâlbuki bir duâ, bir def‘a kabûle mazhar olsa yeter. Milyonlarca duâları makbûl olan zâtlar tarafından musırrâne aynı duâyı etmeleri; ve bilhassa o şey, va‘d-i İlâhîye iktirân etmiş ise, meselâ عَسٰٓی اَنْ یَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا yani Cenâb-ı Hakk, Makam-ı Mahmûd’u va‘d ettiği hâlde, her ezân ve kāmetten sonra edilen mervî duâda وَابْعَثْهُ مَقَامًا مَحْمُودًانِ الَّذٖی وَعَدْتَهُ deniliyor. Bütün ümmet, o va‘din îfâ edilmesi için duâ ederler. Bunun sırr-ı hikmeti nedir?
Elcevab: Bu suâlde üç cihet ve üç suâl var. Birinci Cihet: Hazret-i İbrâhîm Aleyhisselâm, gerçi Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a yetişmiyor. Fakat onun âlî, enbiyâdırlar. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın âlî, evliyâdırlar. Evliyâ ise, enbiyâya yetişemezler. Âl hakkında olan bu duânın parlak bir sûrette kabûl olduğuna delîl şudur ki:
Üç yüz elli milyon içinde Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan yalnız iki zâtın, yani Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin Radıyallâhü Anhümâ’nın nesillerinden gelen evliyâ, ekser-i mutlak hakîkat mesleklerinin ve tarîkatlerin pîrleri ve mürşidleri olmaları; ve عُلَمَٓاءُ اُمَّتٖی كَاَنْبِیَٓاءِ بَنٖٓی اِسْرَٓائٖیلَ hadîsinin mazharları olduklarıdır. Başta Ca‘fer-i Sâdık ra ve Gavs-ı A‘zam ra ve Şâh-ı Nakşibend ra olarak her biri, ümmetin bir kısm-ı a‘zamını tarîk-i hakîkata ve hakîkat-i İslâmiyete irşâd edenler, bu âl hakkındaki umûmî duânın makbûliyetinin meyveleridirler.
İkinci Cihet: Bu tarzdaki salavâtın namaza tahsîsinin hikmeti ise, meşâhîr-i insaniyenin en nûrânîsi,
SAYFA 92
en mükemmeli, en müstakîmi olan enbiyâ ve evliyânın kafile-i kübrâsının gittikleri ve açtıkları yolda, kendisi dahi o yüzer icmâ‘ ve yüzer tevâtür kuvvetinde olan ve şaşırmaları mümkün olmayan o cemâat-i uzmâya, o sırât-ı müstakîmde refâkat ettiğini tahattur etmektir. Ve o tahattur ile, şübühât-ı şeytaniyeden ve evhâm-ı seyyieden kurtulmaktır. Ve bu kafile, bu kâinât sâhibinin dostları ve makbûl masnû‘ları; ve onların muârızları, onun düşmanları ve merdûd mahlûkları olduğuna delîl ise, zaman-ı Âdemden beri o kāfileye dâimâ muâvenet-i gaybiye gelmesi ve muârızlarına her vakit musîbet-i semâviye inmesidir.
Evet, Kavm-i Nûh as ve Semûd ve Âd ve Firavun ve Nemrûd gibi bütün muârızlar, gazab-ı İlâhîyi ve azâbını ihsâs edecek bir tarzda gaybî tokatlar yedikleri gibi; kafile-i kübrânın Nûh, İbrâhîm, Mûsâ, Muhammed Aleyhimüssalâtü Vesselâmlar gibi bütün kudsî kahramanları dahi, hârika ve mu‘cizâne ve gaybî bir sûrette mu‘cizelere ve ihsânât-ı Rabbâniyeye mazhar olmuşlar.
Bir tek tokat, hiddeti; bir tek ikrâm, muhabbeti gösterdiği gibi; binler tokat, muârızlara; ve binler ikrâm ve muâvenet, kāfileye gelmesi, bedâhet derecesinde ve gündüz gibi zâhir bir tarzda o kāfilenin hakkāniyetine ve sırât-ı müstakîmde olduğuna şehâdet ve delâlet eder. Fâtiha’da صِرَاطَ الَّذٖینَ اَنْعَمْتَ عَلَیْهِمْ o kāfileye; ve غَیْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَیْهِمْ وَلَا الضَّٓالّٖینَ muârızlarına bakıyor. Burada beyân ettiğimiz nükte ise, Fâtiha’nın âhirinde daha zâhirdir.
Üçüncü Cihet: Bu kadar tekrar ile, kat‘î verilecek olan bir şeyin verilmesini istemesinin sırr-ı hikmeti şudur: İstenilen şey, meselâ Makam-ı Mahmûd, bir uçtur. Pek büyük ve binler Makam-ı Mahmûd gibi mühim hakîkatleri ihtivâ eden bir hakîkat-i a‘zamın bir dalıdır. Ve hilkat-i kâinâtın en büyük neticesinin bir meyvesidir. Ve o ucu ve o dalı ve o meyveyi duâ ile istemek ise, dolayısıyla o hakîkat-i umûmiye-i uzmânın tahakkukunu ve vücûd bulmasını; ve o şecere-i hilkatin en büyük dalı olan âlem-i bekānın gelmesini ve tahakkukunu; ve kâinâtın en büyük netîcesi olan haşir ve kıyâmetin tahakkukunu ve dâr-ı saadetin açılmasını istemektir. Ve o istemek ile, dâr-ı saadetin ve cennetin en mühim bir sebeb-i vücûdu olan ubûdiyet-i beşeriyeye ve da‘vât-ı insaniyeye, kendisi dahi
SAYFA 93
iştirâk etmektir. Ve bu kadar hadsiz derecede azîm bir maksad için bu hadsiz duâlar daha azdır.
Hem Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a Makam-ı Mahmûd verilmesi, umûm ümmetine edeceği şefâat-i kübrâsına işârettir. Hem o Zât asm, bütün ümmetinin saâdetiyle alâkadârdır. Onun için hadsiz salavât ve rahmet duâlarını bütün ümmetinden istemesi ayn-ı hikmettir.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
YEDİNCİ ŞU‘: Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
Bu risâlenin zeyli ile beraber beş yüz nüshasını, on sene evvel Denizli Ağır Cezâ Mahkemesiyle Ankara Ağır Cezâ Mahkemesi, tam iki sene tedkîk ettikten sonra ittifâkla berâetine ve bize iâdesine karar vermeleri gösteriyor ki, bu eser, şimdiki dehşetli tahrîbâta karşı bir hakîkat-i Kur’âniye ve bir sedd-i a‘zamdır. Onun için bu mübârek şehrin adliyesine ve makam-ı vilâyetine ve emniyet dâiresine bu eseri takdîm ediyoruz. Münâsib görürlerse, yeni harfle neşredilsin ki, hâriçten gelen ma‘nevî tehlikelerden vatandaşları kurtarmaya bir vesîle olsun.
Ben bu def‘a bu risâleyi dikkatle mütâlaa ettim. Elhak, bu risâlenin İmâm-ı Alî’nin ra ve evliyânın gaybî işaretleriyle makbûliyetine imza basmalarına tam lâyık bulunduğunu aynelyakîn derecesinde bildim. Ve şimdiki sıkıntımız, yüz derece ziyâde olsa da, yine ucuzdur. Gam ve keder ve şekvâ ile değil, belki ferah ve sabır ve şükür ile karşılamak lâzımdır, dedim.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 94
[Mühim Bir İhtâr ve Bir İfâde-i Merâm]
Bu ehemmiyetli risâlenin herkes her mes’elesini anlamaz. Fakat hissesiz de kalmaz. Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin, o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez. Fakat eline girdiği mikdâr, yeter. O bahçe, yalnız onun için değil. Elleri uzun olanların da hisseleri var.
Bu risâlenin fehmini işkâl eden beş sebeb var:
Birincisi: Ben kendi müşâhedâtımı, kendi fehmime göre, kendim için yazdım. Sâir kitaplar gibi başkalarının fehmine ve telakkîsine göre yazmadım.
İkincisi: İsm-i a‘zam cilvesiyle tevhîd-i hakîkî a‘zamî bir sûrette yazıldığından, mes’eleleri hem gāyet geniş, hem gāyet derin ve bazen çok uzun olduğundan, herkes birden ihâta edemez.
Üçüncüsü: Her bir mes’ele, büyük ve uzun bir hakîkat olması sebebiyle, hakîkati parçalamamak için, bazen bir sahîfe veya bir yaprak, bir tek cümle olur. Bir tek delîl hükmünde çok mukaddemât bulunur.
Dördüncüsü: Ekser mes’elelerinin her birisinin pek çok delîlleri ve huccetleri bulunduğundan, bazen on, bazen yirmi delîli, bir tek burhân yapmak cihetiyle, mes’ele uzunlaşır. Kısa fehimler kavramaz.
Beşincisi: Ben ramazânın feyziyle bu risâlenin nûrlarına mazhar olmaklığımla beraber, birkaç cihette hâlim perişan ve birkaç hastalıkla vücûdum sarsıldığı bir zamanda acele yazılıp, birinci müsvedde ile iktifâ edildi. Hem yazdığım vakit, irâde ve ihtiyârım ile olmadığını hissettiğimden, kendi fikrimle tanzîm veya ıslâh etmeyi muvâfık görmediğim için, bir parça fehmi işkâl edecek bir vaz‘iyet aldı. Hem Arabî fıkralar içine çok girdi. Hatta Birinci Makam, baştan başa Arabî olduğundan içinden çıkarıldı, müstakil yazıldı.
Medâr-ı kusûr ve işkâl olan bu beş sebeble beraber, bu risâlenin öyle bir ehemmiyeti var ki, İmâm-ı Alî Radıyallâhü Anh kerâmet-i gaybiyesinde bu risâleye Âyetü’l-Kübrâ ve Asâ-yı Mûsâ nâmlarını vermiş. Risâle-i Nûr’un risâleleri içinde buna husûsî bakıp nazar-ı dikkati celbetmiş. Hâşiye
SAYFA 95
el-Âyetü’l-Kübrâ’nın bir hakîkî tefsîri olan bu Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi, Hazret-i İmâm-ı Ali’nin ta‘bîrince Asâ-yı Mûsâ nâmında Yedinci Şuâ‘ kitabıdır.
Bu Yedinci Şuâ‘ bir Mukaddime ve İki Makam’dır. Mukaddimesi dört mes’ele-i mühimmeyi; Birinci Makamı Âyet-i Kübrâ’nın tefsîrinde Arabî kısmını; İkinci Makamı onun burhânlarını ve tercümesini ve meâlini beyân ederler. Bu gelen Mukaddime, lüzûmundan fazla îzâh edilmekle beraber; bir derece uzun olması ihtiyârsız olmuştur. Demek ihtiyâç var ki, öyle yazdırıldı. Belki de bir kısım insanlar, bu uzunu kısa görürler.
[Mukaddime]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِیَعْبُدُونِ
Bu âyet-i uzmânın sırrıyla insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gāyesi; Hâlik-ı Kâinât’ı tanımak ve ona îmân edip ibâdet etmektir. Ve insanın vazîfe-i fıtratı ve farîza-i zimmeti, ma‘rifetullâh ve îmân-ı billâhtır. Ve iz‘ân ve yakîn ile vücûdunu ve vahdetini tasdîk etmektir.
Evet, fıtraten dâimî bir hayat ve ebedî yaşamak isteyen ve hadsiz emelleri ve nihâyetsiz elemleri bulunan bîçâre insana; elbette o hayât-ı ebediyenin üssü’l-esâsı ve anahtarı olan îmân-ı billâh ve ma‘rifetullâh ve vesîlelerinden başka olan şeyler ve kemâlâtlar, o insana nisbeten aşağıdır. Belki çoğunun kıymetleri yoktur.
Risâle-i Nûr’da bu hakîkat kuvvetli burhânlarla isbat edildiğinden; bu hakîkati Risâle-i Nûr’a havâle ederek yalnız o yakîn-i îmânîyi bu asırda sarsan ve tereddüd veren iki vartayı dört mes’ele içinde beyân ederiz.
Birinci Vartadan Çâre-i Necât: İki mes’ele dir.
Birinci Mes’ele: Otuz birinci Mektûb’un On üçüncü Lem‘ası’nda tafsîlen isbat edildiği gibi; umûmî mes’elelerde isbata karşı nefyin kıymeti yoktur. Ve kuvveti pek azdır. Meselâ Ramazân-ı Şerîf’in başında hilâli görmek husûsunda iki âmî şâhid hilâli isbat etseler; vebinlerle eşrâf ve âlimler görmedik deyip nefyetseler, onların nefiyleri kıymetsiz ve kuvvetsizdir. Çünki, isbatta birbirine
SAYFA 96
kuvvet verir. Ve birbirinde tesânüd ve icmâ‘ var. Nefiyde ise bir olsa, bin olsa, farkları yoktur. Herkes kendi başına kalır, infirâdî olur. Çünki isbat eden, hârice bakar. Ve nefsü’l-emre göre hükmeder. Meselâ misâlimizde olduğu gibi, biri dese, Gökte ay vardır. Diğer arkadaşı parmağını oraya basar. İkisi birleşip kuvvetleşirler.
Nefiy ve inkârda ise, nefsü’l-emre bakmaz ve bakamaz. Çünki Husûsî olmayan ve hâs bir yere bakmayan bir nefiy, isbat edilmez, meşhûr bir düstûrdur. Meselâ bir şey Dünyada var diye ben isbat etsem, sen de Yok desen, benim bir işaretimle kolayca isbat edilebilen o şeyin sen nefyini, yani ademini isbat etmek için, bütün dünyayı aramak ve taramak ve göstermek lâzım. Belki geçmiş zamanların her tarafını dahi görmek lâzım geliyor. Sonra Yoktur, vukû‘ bulmamıştır diyebilirsin.
Mâdem nefiy ve inkâr edenler, nefsü’l-emre bakmazlar. Belki kendi nefislerine ve akıllarına ve gözlerine bakıp hükmederler. Elbette birbirine kuvvet veremezler. Ve zahîr olamazlar. Çünki görmeye ve bilmeye mâni‘ olan perdeler ve sebebler, ayrı ayrıdırlar. Herkes, Ben görmüyorum, benim yanımda ve i‘tikādımda yoktur, diyebilir. Yoksa Vâki‘de yoktur, diyemez. Eğer dese, hususan kâinâta bakan îmân mes’elelerinde dünya kadar bir yalan olur ki, doğru diyemez. ve doğrultulmaz.
Elhâsıl: İsbatta netice birdir, vâhiddir, tesânüd var. Nefiyde ise, bir değildir, müteaddiddir. Ya yanımda ve nazarımda veya i‘tikādımda gibi kayıdların herkese göre taaddüdüyle, netîceler dahi taaddüd eder. Daha tesânüd olmaz.
İşte bu hakîkat noktasında, îmâna karşı gelen kâfirlerin ve münkirlerin kesretinin ve zâhiren çokluğunun kıymeti yoktur. Ve mü’minin yakînine ve îmânına hiç tereddüd vermemek lâzım iken, bu asırda Avrupa feylesoflarının nefiy ve inkârları, bir kısım bedbaht meftunlarına tereddüd verip yakînlerini izâle ve saadet-i ebediyelerini mahvetmiş. Ve insandan her günde otuz bin adama isâbet eden ölümü, mevt ve eceli, bir terhîs ma‘nâsından çıkarıp i‘dâm-ı ebedî sûretine çevirmiş. Kapısı kapanmayan kabir, dâimâ i‘dâmını o münkire ihtâr etmekle, lezzetli hayatını elîm elemlerle zehirliyor. İşte îmân, ne kadar büyük bir ni‘met ve hayâtın hayatı olduğunu anla.
SAYFA 97
İkinci Mes’ele: Bir fennin veya bir san‘atın, medâr-ı münâkaşa olmuş bir mes’elesinde, o fennin veya o san‘atın hâricindeki adamlar ne kadar büyük ve âlim ve san‘atkâr da olsalar, sözleri onda geçmez. Ve hükümleri huccet olmaz. O fennin, icmâ‘-ı ulemâsına dâhil sayılmazlar. Meselâ büyük bir mühendis, bir hastalığın keşfinde ve tedâvisinde, bir küçük tabîb kadar hükmü geçmez. Ve bilhassa maddiyâtta çok tevaggul eden; ve gittikçe ma‘neviyâttan tebâüd eden; ve nûra karşı gabîleşen ve kabalaşan; ve aklı gözüne inen en büyük bir feylesofun münkirâne sözü, ma‘neviyâtta nazara alınmaz ve kıymetsizdir.
Acaba yerde iken arş-ı a‘zam'ı temâşâ eden; ve hârika bir dehâ-yı kudsî sâhibi olan; ve doksan sene ma‘neviyâtta terakkî edip çalışan; ve hakāik-i îmâniyeyi, ilmelyakîn ve aynelyakîn, hatta hakkalyakîn sûretinde keşfeden Şeyh-i Geylânî Kaddesallâhü Sırrahû gibi yüz binler ehl-i hakîkatin ittifâk ettikleri tevhîdi ve kudsî ve ma‘nevî mes’elelerde, maddiyâtın en dağınık ve kesretin en cüz’î teferruâtına dalan, sersemleşen ve boğulan feylesofların sözleri, kaç para eder? Onların inkârları ve i‘tirâzları, gök gürültüsüne karşı sivrisineğin sesi gibi sönük olmaz mı?
Hakāik-i İslâmiyeye zıddiyet gösterip mübâreze eden küfrün mâhiyeti bir inkârdır, bir cehildir, bir nefiydir. Sûreten isbat ve vücûdî görülse de, ma‘nâsı ademdir, nefiydir. Îmân ise ilimdir, vücûdîdir, isbattır, hükümdür. Her bir menfî mes’elesi dahi, bir müsbet hakîkatin ünvânı ve perdesidir. Eğer îmâna karşı mübâreze eden ehl-i küfür gāyet müşkilât ile menfî i‘tikādlarını, kabûl-ü adem ve tasdîk-i adem sûretinde isbat ve kabûl etmeye çalışsalar, o küfür, bir cihette yanlış bir ilim ve hatâ bir hüküm sayılabilir. Yoksa irtikâbı çok kolay olan, yalnız adem-i kabûl ve adem-i tasdîk ise, cehl-i mutlaktır, hükümsüzlüktür.
Elhâsıl: İ‘tikād-ı küfriye iki kısımdır. Birisi: Hakāik-i İslâmiyeye bakmaz. Kendine mahsûs, yanlış bir tasdîk ve bâtıl bir i‘tikād ve hatâ bir kabûldür. Ve zâlim bir hükümdür. Bu kısım, bahsimizden hâriçtir. O bize karışmaz, biz de ona karışmayız.
İkincisi: Hakāik-i îmâniyeye karşı çıkar, muâraza eder. Bu da iki kısımdır.
SAYFA 98
Birisi: Adem-i kabûldür. Yalnız isbatı tasdîk etmemektir. Bu ise bir cehildir, bir hükümsüzlüktür ve kolaydır. Bu da bahsimizden hâriçtir. İkincisi: Kabûl-ü ademdir. Kalben ademi tasdîk etmektir. Bu kısım ise bir hükümdür. bir i‘tikāddır, bir iltizâmdır. Hem iltizâmı için nefyini isbat etmeye mecbûrdur.
Nefiy dahi iki kısım dır. Birinci Kısım Hâs bir mevki‘de ve husûsî bir cihette yoktur der. Bu kısım ise isbat edilebilir. Bu kısım da bahsimizden hâriçtir. İkinci Kısım ise, dünyaya ve kâinâta ve âhirete ve asırlara bakan; îmânî ve kudsî ve âmm ve muhît olan mes’eleleri nefiy ve inkâr etmektir. Bu nefiy ise, Birinci Mes’ele’de beyân ettiğimiz gibi, hiç bir cihetle isbat edilmez. Belki kâinâtı ihâta edecek ve âhireti görecek ve hadsiz zamanın her tarafını temâşâ edecek bir nazar lâzımdır. Tâ o gibi nefiyler isbat edilebilsin.
İkinci Varta ve Çâre-i Necât: Bu dahi iki mes’ele dir. Birincisi: Azamet ve kibriyâ ve nihâyetsizlik noktasında ya gaflete veya ma‘siyete veya maddiyâta dalmak sebebiyle darlaşan akıllar, azametli mes’eleleri ihâta edemediklerinden, bir gurûr-u ilmî ile inkâra saparlar ve nefyederler. Evet, o ma‘nen sıkışmış ve kurumuş akıllarına ve bozulmuş ve ma‘neviyâtta ölmüş olan kalblerine çokgeniş ve çok derin ve ihâtalı olan îmânî mes’eleleri sığıştıramadıklarından, kendilerini küfre ve dalâlete atarlar, boğulurlar.
Eğer dikkatle kendi küfürlerinin iç yüzüne ve dalâletlerinin mâhiyetine bakabilseler görecekler ki, îmânda bulunan ma‘kūl ve lâyık ve lâzım olan azamete karşı, yüz derece muhâl ve imkânsızlık ve imtinâ‘, o küfrün altında ve içindedir. Risâle-i Nûr, yüzer mîzân ve muvâzenelerle bu hakîkati iki kerre iki dört eder derecesinde kat‘î isbat etmiş.
Meselâ, Cenâb-ı Hakk’ın vücûb-u vücûdunu ve ezeliyetini ve ihâtalı sıfatlarını, azametleri için kabûl edemeyen adam, ya hadsiz mevcûdâta, belki nihâyetsiz zerrelere, o vücûb-u vücûdu ve ezeliyetini ve ulûhiyet sıfatlarını vermekle küfrünü i‘tikād edebilir. Veyâhûd ahmak sofestâîler gibi hem kendini, hem kâinâtın vücûdunu inkâr ve nefyetmekle akıldan isti‘fâ etmelidir. İşte bunun gibi bütün hakāik-i îmâniye ve İslâmiye, kendilerinin şe’nlerini, muktezâları olan azamete istinâd ederek, karşılarında küfrün dehşetli muhâlâtından ve vahşetli
SAYFA 99
hurâfâtından ve zulmetli cehâlâtından kurtarıp, kemâl-i iz‘ân ve teslîmiyetle selîm kalblerde ve müstakîm akıllarda yerleştirirler.
Evet, ezân ve namaz gibi ekser şeâir-i İslâmiyede kesretle اللّٰە اكبر اللّٰە اكبر اللّٰە اكبر اللّٰە اكبر diye azamet-i kibriyâsını her vakit i‘lân, hem اَلْعَظَمَةُ اِزَارٖی وَالْكِبْرِیَٓاءُ رِدَٓائٖی hadîs-i kudsînin fermanı, hem Cevşenü’l-Kebîr münâcâtının seksen altıncı ukdesinde یَا مَنْ لَا مُلْكَ اِلَّا مُلْكُهُ یَا مَنْ لَا یُحْصِی الْعِبَادُ ثَنَٓائَهُ یَا مَنْ لَا تَصِفُ الْخَلَٓائِقُ جَلَالَهُ یَا مَنْ لَا تَنَالُ الْاَوْهَامُ كُنْهَهُ یَا مَنْ لَا تُدْرِكُ الْاَبْصَارُ كَمَالَهُ یَا مَنْ لَا تَبْلُغُ الْاَفْهَامُ صِفَاتَهُ یَا مَنْ لَا تَنَالُ الْاَفْكَارُ كِبْرِیَٓائَهُ یَا مَنْ لَا یُحْسِنُ الْاِنْسَانُ نُعُوتَهُ یَا مَنْ لَا یَرُدُّ الْعِبَادُ قَضَٓائَهُ یَا مَنْ ظَهَرَ فٖی كُلِّ شَیْءٍ اٰیَاتُهُ سُبْحَانَكَ یَا لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ نَجِّنَا مِنَ النَّارِ
Diye olan gāyet ârifâne münâcât-ı Ahmediye’nin aleyhissalâtü vesselâm beyânı gösteriyor ki, azamet ve kibriyâ, lüzûmlu bir perdedir.
[İkinci Makam]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبٖیحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَلٖیمًا غَفُورًا
Bu İkinci Makam, bu âyet-i muazzamayı tefsîr etmekle beraber, tayyedilen Arabî Birinci Makam’ın burhânlarını ve huccetlerini ve tercümesini ve kısa bir meâlini beyân eder.
Kâinât erkânından Hâlikını soran bir seyyahın müşâhedâtıdır.
Bu âyet-i muazzama gibi pek çok âyât-ı Kur’âniye, bu kâinât Hâlik’ını bildirmek cihetinde her vakit ve herkesin en çok hayretle bakıp zevk ile mütâlaa ettiği en parlak bir sahîfe-i tevhîd olan semâvâtı en başta zikretmelerinden, en başta ona başlamak muvâfıktır.
Evet, bu dünya memleketine ve misafirhânesine gelen her bir misâfir, gözünü açıp baktıkça görür ki, gāyet keremkârâne bir ziyafetgâh; ve gāyet san‘atkârâne bir teşhîrgâh; ve gāyet haşmetkârâne bir ordugâh ve ta‘lîmgâh; ve gāyet hayretkârâne ve şevk-engîzâne bir seyrângâh ve temâşâgâh; ve gāyet ma‘nîdârâne ve hikmetperverâne bir mütâlaagâh olan bu güzel misafirhânenin sâhibini; ve bu kitâb-ı kebîrin müellifini; ve bu muhteşem memleketin sultanını tanımak ve bilmek için
SAYFA 100
şiddetle merâk ederken, en başta göklerin nûr yaldızı ile yazılan güzel yüzü görünür. Bana bak Aradığını sana bildireceğim der. O da bakar, görür ki:
Bir kısmı, arzımızdan bin def‘a büyük ve o büyüklerden bir kısmı, top güllesinden yetmiş derece sür‘atli yüz binler ecrâm-ı semâviyeyi, direksiz düşürmeden döndüren; ve birbirine çarptırmadan fevkalhad çabuk ve beraber gezdiren; yağsız söndürmeden mütemâdiyen o hadsiz lâmbaları yandıran; ve hiç bir gürültü ve ihtilâl çıkartmadan o nihâyetsiz büyük kitleleri idare eden; ve güneş ve kamerin vazîfeleri gibi hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahlûkları, vazîfelerle çalıştıran; ve iki kutbun dâiresindeki hesab rakamlarına sıkışmayan bir nihâyetsiz uzaklık içinde, aynı zamanda, aynı kuvvet, aynı tarz, aynı sikke-i fıtrat ve aynı sûrette, beraber noksânsız tasarruf eden; ve o pek büyük mütecâviz kuvvetleri taşıyanları, tecâvüz ettirmeden kanununa itâat ettiren; ve o nihâyetsiz kalabalığın enkāzları gibi göğün yüzünü kirletecek süprüntülere meydan vermeden, pek parlak ve pek güzel temizlettiren; ve bir muntazam ordu manevrası gibi manevra ile gezdiren; ve arzı döndürmesiyle o haşmetli manevranın başka bir sûrette hakîkî ve hayâlî tarzlarını, her gece ve her sene sinema levhaları gibi seyirci mahlûkātına gösteren bir tezâhür-ü rubûbiyet içinde görünen teshîr, tedbîr, tedvîr, tanzîm, tanzîf, tavzîften mürekkeb bir hakîkat, bu azameti ve ihâtası ile, o semâvât Hâlik’ının vücûb-u vücûduna ve vahdetine; ve mevcûdiyeti, semâvâtın mevcûdiyetinden daha zâhir bulunduğuna bilmüşâhede şehâdet eder, ma‘nâsıyla Birinci Makam’ın birinci mertebesinde لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖی دَلَّ عَلٰی وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖی وَحْدَتِهِ السَّمٰوَاتُ بِجَمٖیعِ مَا فٖیهَا بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖیقَةِ التَّسْخٖیرِ وَالتَّدْبٖیرِ وَالتَّدْوٖیرِ وَالتَّنْظٖیمِ وَالتَّنْظٖیفِ وَالتَّوْظٖیفِ الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ denilmiştir.
Sonra, dünyaya gelen o yolcu adama ve misâfire, cevvü’s-semâ denilen ve mahşer-i acâib olan fezâ, gürültü ile konuşarak bağırıyor: Bana bak Merâkla aradığını ve seni buraya göndereni, benim ile bilebilir ve bulabilirsin der. O misâfir onun ekşi, fakat merhametli yüzüne bakar. Müdhiş, fakat müjdeli gürültüsünü dinler, görür ki:
Zemîn ile âsumân ortasında muallakta durdurulan bulut, gāyet hakîmâne ve rahîmâne bir tarzda zemîn bahçesini sular. Ve zemîn ahâlisine âb-ı hayât getirir. Ve harâreti, yani yaşamak ateşinin şiddetini ta‘dîl eder. Ve ihtiyaca göre
SAYFA 101
her yerin imdâdına yetişir. Ve bu vazîfeler gibi çok vazîfeleri görmekle beraber, muntazam bir ordunun acele emirlere göre görünmesi ve gizlenmesi gibi, birden cevvi dolduran o koca bulut dahi gizlenir. Bütün eczâları istirâhate çekilir. Hiç bir eseri görülmez. Sonra, Yağmur başına, arş emrini aldığı anda, bir saatte, belki birkaç dakîka zarfında toplanıp cevvi doldurur. Bir kumandanın emrini bekler gibi durur.
Sonra o yolcu, cevdeki rüzgâra bakar, görür ki: Hava o kadar çok vazîfelerle gāyet hakîmâne ve kerîmâne istihdâm olunuyor ki, güyâ o câmid havanın şuûrsuz zerrelerinden her bir zerresi, bu kâinât sultanından gelen emirleri dinler, bilir. Ve hiç birini geri bırakmayarak, o kumandanın kuvvetiyle yapar; ve intizâmla yerine getirir bir vaz‘iyet ile zemînin bütün nüfûslarına nefes vermek; ve zîhayata lüzûmu bulunan harâret ve ziyâ ve elektrik gibi maddeleri ve sesleri nakletmek; ve nebâtâtın telkîhine vâsıta olmak gibi çok küllî vazîfelerde ve hizmetlerde bir dest-i gaybî tarafından gāyet şuûrkârâne ve alîmâne ve hayâtperverâne istihdâm olunuyor.
Sonra yağmura bakar görür ki: O latîf ve berrâk ve tatlı ve hiçten ve gaybî bir hazîne-i rahmetten gönderilen katrelerde, o kadar Rahmânî hediyeler ve vazîfeler var ki, güyâ rahmet tecessüm ederek, katreler sûretinde hazîne-i Rabbâniyeden akıyor, ma‘nâsında olduğundan, yağmura rahmet nâmı verilmiştir.
Sonra şimşeğe bakar ve ra‘dı dinler, görür ki, pek acîb ve garîb hizmetlerde çalıştırılıyor.
Sonra gözünü çeker, aklına bakar. Kendi kendine der ki: Atılmış pamuk gibi bu câmid, şuûrsuz bulut, elbette bizleri bilmez. Ve bize acıyıp imdâdımıza kendi kendine koşmaz. Ve emirsiz meydana çıkmaz ve gizlenmez. Belki gāyet Kadîr ve Rahîm bir kumandanın emriyle hareket eder ki, bir iz bırakmadan gizlenir. Ve def‘aten meydana çıkar, iş başına geçer. Ve gāyet fa‘âl ve müteâl ve gāyet cilveli ve haşmetli bir sultânın fermanıyla ve kuvvetiyle vakit be-vakit cevv âlemini doldurup, boşaltır. Ve mütemâdiyen hikmetle yazar; ve paydos ile bozar tahtasına; ve mahv ve isbat levhasına; ve haşir ve kıyâmet sûretine çevirir. Ve gāyet lütufkâr ve ihsânperver ve gāyet keremkâr ve rubûbiyetperver bir Hâkim-i Müdebbir’in tedbîriyle, rüzgâra biner. Ve dağlar gibi yağmur hazînelerini bindirir. Muhtâç olan yerlere yetiştirir. Güyâ onlara acıyıp ağlayarak, göz yaşlarıyla gelerek, onları çiçeklerle güldürür. Güneşin şiddet-i ateşini serinlettirir. Ve sünger gibi bahçelerine su serper. Ve zemîn yüzünü yıkar, temizler.
SAYFA 102
Hem o merâklı yolcu kendi aklına der: Bu câmid, hayatsız, şuûrsuz, mütemâdiyen çalkanan, kararsız, fırtınalı, dağdağalı, sebâtsız, hedefsiz şu havanın perdesiyle ve zâhirî sûretiyle vücûda gelen yüz binler hakîmâne ve rahîmâne ve san‘atkârâne işler ve ihsânlar ve imdâdlar, bilbedâhe isbat eder ki, bu çalışkan rüzgârın ve cevvâl hizmetkârın kendi başına hiç bir hareketi yok. Belki gāyet Kadîr ve Alîm ve gāyet Hakîm ve Kerîm bir âmirin emriyle hareket eder. Güyâ her bir zerresi, her bir işi bilir. Ve o âmirin her bir emrini anlar ve dinler. Ve bir nefer gibi hava içinde cereyân eden her bir emr-i Rabbânî’yi dinler, itâat eder ki, bütün hayvanâtın teneffüsüne ve yaşamasına; ve nebâtâtın telkîhine ve büyümesine; ve hayatına lüzûmlu maddeleri yetiştirmesine; ve bulutların sevk ve idaresine; ve ateşsiz sefînelerin seyr ve seyahatine; ve bilhassa seslerin ve bilhassa telsiz telefon ve telgraf ve radyo ile konuşmaların îsâline; ve bu hizmetler gibi umûmî ve küllî hizmetlerden başka azot ve müvellidü’l-humûza gibi iki basît maddeden ibâret olan havanın zerreleri, birbirinin misli iken zemîn yüzünde yüz binler tarzda bulunan Rabbânî san‘atlarda kemâl-i intizâm ile bir dest-i hikmet tarafından çalıştırılıyor görüyorum. Demek وَتَصْرٖیفِ الرِّیَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَیْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ âyetinin tasrîhiyle, rüzgârın tasrîfiyle hadsiz Rabbânî hizmetlerde isti‘mâl ve bulutların teshîriyle hadsiz Rahmânî işlerde istihdâm ve havayı o sûrette îcâd eden, ancak Vâcibü’l-Vücûd ve Kādir-i Küll-i Şey’ ve Âlim-i Küll-i Şey’, bir Rabb-i Zülcelâl-i ve’l-İkrâm’dır der, kat‘iyetle hükmeder.
Sonra yağmura bakar, görür ki: Yağmurun taneleri sayısınca menfaatler; ve katreleri adedince rahmânî cilveler; ve reşhaları mikdârınca hikmetler içinde bulunuyor. Hem o şirin ve latîf ve mübârek katreler, o kadar muntazam ve güzel halk olunuyorlar ki, hususan yaz mevsiminde gelen dolu, o kadar mîzân ve intizâm ile gönderiliyor ve iniyor ki, fırtınalar ile çalkanan ve büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli rüzgârlar, onların muvâzenelerini ve intizâmlarını bozmuyor. Katreleri birbirine çarpıp, birleştirip zararlı kitleler yapmıyor. Ve bunlar gibi çok hakîmâne işlerde ve bilhassa zîhayatlarda çalıştırılan basît ve câmid ve şuûrsuz müvellidü’l-mâ’ ve müvellidü’l-humûza gibi iki basît maddeden terekküb eden bu su, yüz binlerle hikmetli ve şuûrlu ve muhtelif hizmetlerde ve san‘atlarda istihdâm ediliyor. Demek bu tecessüm etmiş ayn-ı rahmet olan yağmur, ancak