Destek olunİlmi çalışmalarımıza destek olun, bu hizmetlerin kesintisiz sürmesine katkıda bulunun.
Bağış Yap
SAYFA 563
[ONBEŞİNCİ ŞU‘]
[اَلْحُجَّةُ الزَّهْرَا]
Bir sûreti Ankara’ya Temyîz Mahkemesine verilmiştir.
Afyon hapishânesine Saîd ile beraber giren ve Saîd’den el-Hüccetü’z-Zehrâ’yı ders alan Nûr Şâkirdlerinin ilmî bir müdâfaanâmeleridir.
Evet, biz nûr talebeleri, bizi mahkûm edenlere deriz: Mâdem mes’elemiz birdir. Saîdü’n-Nûrsî’nin aynı suçu ile mes’ûl oluyoruz. Mâdem bu yirmi senede pek şiddetli taharrîlerde ve mahkemelerin tedkîkinde Saîd’in siyâsete ve emniyetin ihlâline dâir kat‘î bir maddesi bulunmamış. ve Denizli Mahkemesi’nde da‘vâ edip bizleri şâhid gösterdiği gibi, bizler de yakînen biliyoruz ki: Saîd otuz senedir, siyâseti bırakmış ve gazeteleri okumamış. Ve on sene harb-i umûmîyi sormamış, merâk etmemiş. ve hükûmetin erkânı ve meb‘ûsları kimlermiş, bilmemiş, merâk edip sormamış. ve istirâhati için yirmi beş sene hiç mürâcaat etmemiş. ve her sıkıntıya tahammül etmiş. Elbette onun suçu, siyâsî olamaz.
Demek yalnız ve yalnız onun mevhûm suçu, ilmindendir. Belki de onun hayatını vakfettiği hakāik-i îmâniye ve Kur’âniyenin beyânında medâr-ı mes’ûliyet bir şey var diye tevehhüm edilmiş. Hatta Denizli’de bu mezkûr hakîkate binâen Meyve Risâlesi’ni yazdı. Bir müdâfaa-i nûriye nâmında Ankara’nın yedi makamâtına gönderdi. Hem orada takdîr edildi. hem berâetimize bir sebeb oldu.
İşte biz nûr talebeleri, bu Afyon hapsinde ders aldığımız el-Hüccetü’z-Zehrâ’yı , aynen Meyve Risâlesi gibi bir müdâfaanâme olarak, berâ-yı ma‘lûmât makamınıza takdîm ediyoruz.
Afyon hapishânesindeki Nûr Talebeleri
[Makamâta giden el-Hüccetü’z-Zehrâ’nın mukaddimesi]
Mukaddime: Risâle-i Nûr’un gizli düşmanları münâfıklar, hükûmetin nazar-ı dikkatini benim şahsıma çevirdiler. Eski siyâsî hayâtımı hâtırlattırdılar. Hem adliyeyi, hem maârif dâiresini, hem zâbıtayı, hem dâhiliye vekâletini evhâmlandırdılar. Partilerin cereyânları ve komünistlerin perdesinde anarşistlerin tahrîkâtıyla o evhâm genişlendi. Bizi tazyîk ve tevkîfe ve ellerine geçen Risâleleri müsâdereye başladılar. Nûr şâkirdlerinin fa‘âliyetine tevakkuf geldi. Benim şahsımı çürütmek fikriyle bir kısım resmî me’mûrlar, hiç kimsenin inanmayacağı isnâdlarda bulundular. Pek acîb iftirâları işâaya başladılar. Fakat kimseyi inandıramadılar.
Sonra pek âdî bahânelerle ve zemherîrin en soğuk günlerinde beni tevkîf ederek büyük ve gāyet soğuk sobasız bir koğuşta iki gün tecrîd-i mutlak içinde
SAYFA 564
hapis ettiler. Ben kendi küçük odamda günde birkaç def‘a soba yakar ve dâimâ mangalımda ateş varken, zayıf ve hastalığımdan zor dayanabilirdim. Şimdi bu vaz‘iyette hem soğuktan bir sıtma, hem dehşetli bir sıkıntı ve hiddet içinde çırpınırken, bir inâyet-i İlâhiye ile bir hakîkat kalbimde inkişâf etti. Ma‘nen denildi ki:
Sen hapse Medrese-i Yûsufiye nâmını vermişsin. Hem Denizli’de sıkıntınızdan bin derece ziyâde, hem ferah, hem ma‘nevî kâr, hem oradaki mahbûsların Nûrlardan istifâdeleri, hem büyük dâirelerde Nûr’un fütûhâtı gibi netîceler, size şekvâ yerinde binler şükür ettirdi. Her bir sâat hapsinizi ve sıkıntınızı, on sâat ibâdet hükmüne getirdi. O fânî saatleri bâkîleştirdi. İnşâallâh bu üçüncü Medrese-i Yûsufiye’deki musîbetzedelerin Nûrlardan istifâdeleri ve teselli bulmaları, senin bu soğuk ve ağır sıkıntılarını harâretlendirip sevinçlere çevirecek. ve hiddet ettiğin adamlar, eğer aldanmışlar ise, bilmeyerek sana zulmediyorlar. onlar hiddete lâyık değiller. Eğer bilerek ve garazla ve dalâlet hesabına seni incitiyorlar ve işkence ediyorlarsa, onlar pek yakın bir zamanda ölümün i‘dâm-ı ebedîsiyle kabrin haps-i münferidine girip dâimî sıkıntılı azâb çekecekler. Sen onların zulmü yüzünden hem sevâb, hem fânî saatlerini bâkîleştirmeyi, hem ma‘nevî lezzetleri, hem vazîfe-i ilmiye ve diniyeyi ihlâs ile yapmasını kazanıyorsun, diye rûhuma ihtâr edildi. Ben de bütün kuvvetimle Elhamdülillâh dedim. İnsaniyet damarıyla o zâlimlere acıdım. Yâ Rabbî; Onları ıslâh eyle diye duâ ettim.
Bu yeni hâdisede ifademde Dâhiliye Vekâleti’ne yazdığım gibi, bu hâdisenin on vecihle kanunsuz olduğu gibi ve kanun nâmına kanunsuzluk eden o zâlimler, asıl suçlu onlar olduğu gibi, öyle bahâneleri aradılar ki: işitenleri güldürecek ve hakperestleri ağlattıracak iftirâlarıyla ve uydurmalarıyla ehl-i insâfa gösterdiler ki: Risâle-i Nûr’a ve şâkirdlerine ilişmeye, kanun ve hak cihetinde imkân bulamıyorlar. dîvâneliğe sapıyorlar.
Ezcümle: Bir ay bizi tecessüs eden me’mûrlar, bir şey bahâne bulamadıklarından bir pusula yazmışlar ki: Saîd’in hizmetkârı bir dükkândan rakı almış, Saîd’e götürmüş diye o pusulayı imza ettirmek için hiç bir kimseyi bulamamışlar. Sonra yabancı ve sarhoş bir adamı yakalamışlar. tehdîdkârâne: Gel bunu imza et, demişler. O da: Tevbeler tevbesi olsun, bu acîb yalanı kim imza edebilir? demiş. Onları pusulayı yırtmaya mecbûr etmiş.
İkinci numûne: Bilmediğim ve şimdi dahi tanımadığım bir zât, atını beni gezdirmek için vermişti. Ben de râhatsızlığım için teneffüs kasdıyla ekser günlerde yaz mevsiminde bir-iki sâat geziyordum. O at ve araba sâhibine elli liralık kitap vermeyi söz vermiştim. Tâ kāidem bozulmasın. ve minnet altına girmeyeyim. Acaba bu işte hiç bir zarar ihtimâli var mı? Hâlbuki O at kimindir? diye elli def‘a bizlerden, hem vâli, hem adliyeciler, hem zâbıta ve polisler sordular. Güyâ büyük bir hâdise-i siyâsiyedir.
SAYFA 565
ve âsâyişe temas eden bir vâkıadır. Hatta bu ma‘nâsız sorguların kesilmesi için iki zât hamiyeten biri At benimdir, diğeri Araba benimdir, dedikleri için ikisini de benimle beraber tevkîf ettiler. Bu numûnelere kıyâsen çok çocuk oyuncaklarına seyirci olup gülerek ağladık. ve anladık ki: Risâle-i Nûr’a ve şâkirdlerine ilişenler maskara olurlar.
O numûnelerden latîf bir muhâvere:; Benim tevkîf kâğıdımda tevkîfime sebeb, emniyeti ihlâl suçu yazıldığından ben daha o pusulayı görmeden müddeî-i umûmîye dedim: Seni geçen gece gıybet ettim. Emniyet müdürü hesabına beni konuşturan bir polise dedim: Eğer bin müddeî-i umûmî ve bin emniyet müdürü kadar bu memlekette emniyet-i umûmiyeye hizmet etmemiş isem, üç def‘a Allâh beni kah-retsin dedim.
Sonra bu sırada bu soğukta en ziyâde istirâhate ve üşümemeye ve dünyayı düşünmemeye muhtâç olduğum bir hengâmda, garazı ve kasdı ihsâs eder bir tarzda beni bu tahammülümün fevkinde bu tehcîre ve tecrîde ve tevkîfe ve tazyîke sevk edenlere fevkalâde bir iğbirâr ve kızmak geldi. Bir inâyet imdâda yetişti.
Ma‘nen kalbe ihtâr edildi ki: İnsanların sana ettikleri ayn-ı zulümlerinde, ayn-ı adâlet olan kader-i İlâhînin büyük bir hissesi var ki bu hapistekileri nûrlandırmak ve teselli vermek ve size sevâb kazandırmaktır. Bu hisseye karşı da sabır içinde binler şüküretmek lâzımdır. Hem senin nefsin, bilmediğin kusurlarıyla onda bir hisse var. O hisseye karşı istiğfâr ve tevbe ile nefsine: Bu tokata müstahak oldun, demelisin. Hem gizli düşmanların desîseleriyle bazı sâfdil ve vehhâm me’mûrları iğfâl ile, o zulme sevk etmek cihetiyle onların da bir hissesi var. Ona karşı Risâle-i Nûr’un o münâfıklara vurduğu dehşetli ma‘nevî tokatlar, senin intikāmını tamâmen onlardan almış. O tokatlar onlara yeter. En son hisse, bilfiil vâsıta olan bir kısım resmî me’murlardır. Bu hisseye karşı onların tenkîd niyetiyle nûrlara bakmalarında ister istemez şübhesiz îmân cihetinde istifâdelerinin hâtırı için وَالْكَاظِمٖینَ الْغَیْظَ وَالْعَافٖینَ عَنِ النَّاسِ düstûruyla onları af etmek bir ulüvv-ü cenâblıktır. Ben de bu hakîkatli ihtârdan kemâl-i ferah ve şükür ile bu yeni Medrese-i Yûsufiye’de durmaya, hatta aleyhimde olanlara yardım etmek için kendime mûcib-i cezâ zararsız bir suç yapmaya karar verdim.
Hem benim gibi yetmiş beş yaşında, alâkasız, dünyada sevdiği dostlarından hayâtta yetmişten ancak beşi kalmış ve onun vazîfe-i nûriyesini görecek yetmiş bin Nûr nüshaları bâkî kalıp serbest geziyorlar. Ve bir dile bedel, binler dil ile hizmet-i îmâniyeyi yapacak kardeşleri ve vârisleri bulunan benim gibi bir adama kabir, bu hapisten yüz derece ziyâde hayırlıdır. Ve bu hapis dahi hâricinde
SAYFA 566
hürriyetsiz tahakkümler altındaki serbestiyetten yüz derece daha rahattır, daha fâidelidir. Çünki hapsin hâricinde tek başıyla yüzer alâkadâr me’mûrların tahakkümlerini çekmeye mukābil, hapiste yüzer mahbûslarla beraber yalnız müdür ve gardiyan gibi bir-iki zâtın maslahata binâen hafîf tahakkümlerini çekmeye mecbûr olur. Ona mukābil, hapiste çok dostlardan kardeşâne taltîfler ve tesellîler görür. Hem İslâmiyet şefkati ve insaniyet fıtratı bu vaz‘iyette ihtiyârlara merhameten gelmesi, hapis zahmetini rahmete çeviriyor, diye hapse râzı oldum.
Bu üçüncü mahkemeye geldiğim sırada za‘fiyet ve ihtiyârlıktan ve rahatsızlıktan ve ayakta durmaya sıkıldığımdan mahkeme kapısının hâricinde bir iskemlede oturdum. Birden bir hâkim geldi. hiddet etti: Neden ayakta beklemiyor? ihânetkârâne dedi. Ben de ihtiyârlık cihetinde bu merhametsizliğe kızdım. Birden baktım. Pek çok Müslümanlar kemâl-i şefkat ve uhuvvetle merhametkârâne bakıyorlar, etrafımızda toplanmışlar. dağıtılmıyorlar. Birden iki hakîkat ihtâr edildi:.
Birincisi: Benim ve Nûrların gizli düşmanlarımız, benim istemediğim hakkımdaki teveccüh-ü âmmeyi kırmakla Nûr’un fütûhâtına sed çekilir diye, bazı sâfdil resmî me’mûrları kandırıp, şahsımı millet nazarında çürütmek fikriyle böyle ihânetkârâne muâmeleye sevk etmişler. Buna karşı inâyet-i İlâhiye Nûrların îmân hizmetine mukābil bir ikrâm olarak, o bir tek adamın ihânetine bedel, Bu yüz adama bak, bunlar hizmetinizi takdîr ile size şefkatkârâne acıyorlar. ve alâkadârâne sizi istikbâl ve teşyî‘ ediyorlar. Hatta ikinci gün ben müstantık dâiresinde müddeî-i umûmînin suâllerine cevâb verirken, hükûmet havlusunda mahkeme pencerelerine karşı, bin kadar ahâli kemâl-i alâka ile toplanmışlar. Lisân-ı hâlleriyle Bunları sıkmayınız dediklerini, vaz‘iyetleriyle ifade ediyorlar, göründüler. Polisler onları dağıtamıyorlardı. Kalbime ihtâr edildi ki: Bu ahâli, bu tehlikeli asırda tam bir teselli ve söndürülmez bir nûr ve kuvvetli bir îmân ve saâdet-i bâkiyeye doğru bir müjde istiyorlar. ve fıtraten arıyorlar. ve Nûr Risâlelerinde aradıkları bulunuyor, diye işitmişler ki: benim ehemmiyetsiz şahsıma, îmâna bir parça hizmetkârlığım için haddimden çok ziyâde iltifât gösteriyorlar.
İkinci Hakîkat: Emniyeti ihlâl vehmiyle ve bize ihânet etmek niyetiyle ve teveccüh-ü âmmeyi kırmak kasdıyla, aldanmış mahdûd adamların tahkîrkârâne bed muâmelelerine mukābil, hadsiz ehl-i hakîkatin ve nesl-i âtînin takdîrkârâne alkışlamaları var diye ihtâr edildi.
Evet, komünist perdesi altında anarşistliğin emniyet-i umûmiyeyi bozmaya dehşetli çalışmasına karşı, Risâle-i Nûr ve şâkirdleri, îmân-ı tahkîkî kuvvetiyle bu vatanın her tarafında o müdhiş ifsâdı durduruyorlar ve kırıyorlar. Emniyeti ve âsâyişi te’mîne
SAYFA 567
çalışıyorlar ki: pek çok bir kesrette olan ve memleketin her tarafında bulunan Nûr talebelerinden, bu yirmi senede alâkadâr üç-dört mahkeme ve on vilâyetin zâbıtaları, emniyeti ihlâle dâir hiç bir vukūâtlarını bulmamıştır. ve kaydetmemiştir. Ve üç vilâyetin insaflı bir kısım zâbıtaları demişler: Nûr talebeleri, ma‘nevî bir zâbıtadır. ve âsâyişi muhâfazada bize yardım ediyorlar. Îmân-ı tahkîkî ile Nûrları okuyan her adamın kafasında bir yasakçıyı bırakıyorlar. Emniyeti te’mîne çalışıyorlar.
Bunun bir numûnesi, Denizli hapishânesidir. Nûrlar ve o mahbûslar için yazılan Meyve Risâlesi oraya girmesiyle, üç-dört ay zarfında iki yüzden ziyâde olan o mahbûslar öyle fevkalâde itâatli ve dindârâne bir salâh-ı hâl aldılar ki: üç-dört adamı öldüren bir adam, tahta bitlerini öldürmekten çekiniyordu. Tam merhametli, zararsız, vatana nâfi‘ bir uzuv olmaya başladılar. Hatta resmî me’mûrlar bu hâle hayretle ve takdîrle bakıyorlardı. Hem daha hüküm almadan bir kısım gençler dediler: Bu Nûrcular hapiste kalsalar, biz kendimizi mahkûm ettireceğiz. ve cezâ almaya çalışacağız. Tâ onlardan ders alıp onlar gibi olacağız, Onların dersiyle kendimizi ıslâh edeceğiz.
İşte bu mâhiyette bulunan Nûr Talebelerini, Emniyeti ihlâl ediyorlar diye ithâm edenler, her hâlde ya gāyet fenâ bir sûrette aldanmışlar veya aldanmışlar. veyâhûd bilerek veya bilmeyerek anarşistlik hesabına hükûmeti iğfâl edip bizleri eziyetlerle ezmeye çalışıyorlar. Biz de bunlara karşı deriz:
Mâdem ölüm öldürülmüyor. ve kabir kapanmıyor. ve dünya misâfirhânesinde yolcular, gāyet sür‘at ve telâşla kafile kafile arkasında toprak arkasına girip kayboluyorlar. Elbette pek yakında birbirimizden ayrılacağız. Siz, zulmünüzün cezâsını dehşetli bir sûrette göreceksiniz. Hiç olmazsa mazlum ehl-i îmân hakkında terhîs tezkeresi olan ve ölümün i‘dâm-ı ebedîsi olan dâr ağacına çıkacaksınız. Sizin dünyada tevehhüm-ü ebediyetle aldığınız fânî zevkleriniz, bâkî ve elîm elemlere dönecek.
Maatteessüf gizli münâfık düşmanlarımız bu dîndâr milletin yüzer milyon velî makamında olan şehîdlerinin ve kahraman gāzîlerinin kanıyla ve kılıcıyla kazanılan ve muhâfaza edilen İslâmiyet’e, bazen tarîkat nâmını takıp ve o güneşin bir tek şuâ‘ı olan tarîkat meşrebini, o güneşin aynını gösterip, hükûmetin bazı dikkatsiz me’mûrlarını aldatıp hakîkat-i Kur’âniyeye ve hakāik-i îmâniyeye te’sîrli bir sûrette çalışan Nûr talebelerine tarîkatçi ve siyâsî cem‘iyetçi nâmı vererek aleyhimize sevk etmek istiyorlar. Biz hem onlara, hem onları aleyhimizde dinleyenlere Denizli mahkeme-i âdilesinde dediğimiz gibi deriz:
SAYFA 568
Yüz milyon başların fedâ oldukları bir kudsî hakîkate, bizim dahi başlarımız fedâ olsun. Dünyayı başımıza ateş yapsanız, hakîkat-i Kur’âniyeye fedâ olan bu başlar, zındıkaya teslîm-i silâh etmeyecek. ve vazîfe-i kudsiyelerinden vazgeçmeyecekler. inşâallâh.
[اَلْحُجَّةُ الزَّهْرَا]
(İki Makamdır)
Bu ders, zâhiren küçük, hakîkatte pek büyük ve çok kuvvetli ve çok geniş bir risâledir. Hem benim tefekkürî hayâtımın, hem Nûr’un tahkîkî hayat-ı ma‘neviyesinin ilmelyakîn, aynelyakîn ittihâdından çıkan bir meyve-i îmânîye ve firdevsî bir semere-i Kur’âniyedir.
Birinci Makam üç kısımdır:. Yirminci Mektûb’un hulâsatü’l-hulâsası, ve üçüncü medrese-i Yûsufiye’de verilen dersin Birinci Kısmıdır.
Müellifi
Saîdü’n-Nûrsî
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَبِهٖ نَسْتَعٖینُ
[Birinci Makam]
Afyon hapsinde on bir ay tecrîd-i mutlakta bulunduğuma dâir mahkeme-i temyîze yazdığım istid‘â bahânesiyle, otuz beş sene inzivâda olan ve hususan gecelerde dünyayı unutmakta bulunan ve garazkârâne tarassudlarla yirmi üç sene sıkıntı çektiğinden insanlardan tevahhuş edip, yalnız tek başına kalarak hizmetçisinden ve Nûr dersini iştiyâkla arzu edenden başka kimse ile bir sâat beraber bir yerde bulunmaktan çok sıkılan benim gibi bir bîçâreyi, beşinci koğuşa cebren naklettiler. ve kardeşlerimin yanıma gelmelerini yasak ettiler. O kalabalık içinde yaşayamayacağım diye çok telâş ederken, birden bir alâmet-i hiddet ve gazab olarak, soğuk derecesi o kadar şiddetlendi ki: eğer o eski yerimde kalsa idim, hiç dayanamayacaktım. O zahmet, benim hakkımda rahmete döndü.
Kalbe geldi ki: Gerçi Nûr şâkirdleri her koğuşta, hem kendileri hesabına, hem senin bedeline tam Nûr dersleriyle çalışıyorlar.
SAYFA 569
Fakat bu beşinci koğuş, bir nevi‘ tecrîdhâne olduğundan, gelip gidenlerle tazeleniyor, değişiyor. Nûr dersine daha ziyâde muhtaçdır. Hem Rus’un dehşetli bir inkâr ile ve Allâh’ı tanımamakla hücumunu yazan gazetelerin yazılarını okuyan gençler ve ihtiyârlar, elbette îmân-ı billâhtaki mevcûdiyet ve vahdâniyet-i İlâhiyeye dâir gāyet kat‘î ve kuvvetli derslere pek ziyâde ihtiyâçları var diye tesbîhâtta kalbe geldi.
Ben de sabah namazından sonra eskiden beri onar def‘a okuduğum ve koca Yirminci Mektûb Risâlesi on bir kelimesi’nde, hem on bir burhân-ı vücûb ve vücûdu ve vahdet-i Rabbâniyeyi, hem on bir müjdeyi gāyet parlak güneş gibi tafsîlâtıyla gösteren ve bir rivâyette ism-i a‘zam’ı taşıyan bu tehlîl ve tevhîd-i muazzam: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖیكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ یُحْیٖی وَیُمٖیتُ وَهُوَ حَیٌّ لَا یَمُوتُ بِیَدِهِ الْخَیْرُ وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ وَاِلَیْهِ الْمَصٖیرُ olan kudsî cümleyi mütefekkirâne tekrar edip, Yirminci Mektûb’un kısa bir hulâsatü’l-hulâsasını beraber düşünüyordum. Birden kalbe geldi ki: Bu kısacık hulâsayı Nâdir Hoca’ya ve buradaki gençlere ders ver. Ben de Bismillâh deyip başladım. Dedim:
Bu kelâm-ı tevhîdde on bir müjde ve on bir hüccet-i îmâniye var. Şimdi yalnız hüccetlere gāyet kısa bir işâret edip îzâhını ve müjdelerini Yirminci Mektûb’a ve Nûr eczâlarına havâle edeceğim. Fakat şimdi o dersi yazdığım zaman, onlara söylemediğim bazı kelimeleri ve nükteleri dahi yazmayı münâsib gördüm.
İşte o kelâm-ı tevhîdin on bir kelimesinden Birinci Kelimesi لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ dır. Bundaki hüccet ise, matbû‘ Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’dir ki: o emsâlsiz hüccetin hârikalığı içindir ki: İmâm-ı Alî radıyallâhü anh Nûr’un eczâlarından haber verdiği sırada وَبِالْاٰیَةِ الْكُبْرٰٓی اَمِنّٖی مِنَ الْفَجَتْ deyip o Âyetü’l-Kübrâ’yı şefâatçi yaparak Nûr şâkirdlerinin, o risâlenin, hem Ankara, hem Denizli Mahkemeleri’nde galebesiyle ve perde altında te’sîrli intişârıyla Denizli hapsinden necâtlarına, hem berâet kazanmalarına sebeb olduğu gibi, onun gizli tab‘ı da şâkirdlerinin dokuz ay mevkūfiyetlerine vesîle olmasıyla İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın hem kerâmet-i gaybiyesini, hem Nûr şâkirdlerinin bedeline duâsını pek zâhir bir sûrette tasdîk etti.
Evet, Âyetü’l-Kübrâ Şuâ‘ı, otuz üç icmâ‘-ı azîmi ve küllî hüccetleri mevcûdâtın hey’et-i mecmûasında gösterip, her bir hüccet-i külliyede hadsiz burhânlara işâret ederek başta semâvât yıldızlar kelimeleriyle, arz hayvanât ve nebâtât kelâmları ve cümleleriyle gitgide tâ kâinât mecmûası müştemelât ve mevcûdât ve hudûs ve imkân ve tagayyür hakîkatlerinin kelimeleriyle, Vâcibü’l-Vücûd’un mevcûdiyetini ve vahdâniyetini güneş zuhûrunda ve gündüz kat‘iyetinde isbat ediyor. Sarsılmaz bir îmân isteyenler ve dinsiz anarşistliğe
SAYFA 570
karşı kırılmaz bir kılıç arayanlar, Âyetü’l-Kübrâ’ya mürâcaat etsinler.
İkinci Kelime: وَحْدَهُ dür. Bundaki hüccete gāyet kısa bir işâret şudur: Bu kâinâtta her cihette bir birlik ve bir vahdet görünüyor. Meselâ kâinât bir muntazam şehir ve bir muhteşem saray ve bir mücessem ma‘nîdâr kitap ve bir cismânî ve her bir âyeti hatta her bir harfi ve her bir noktası mu‘cizekâr bir Kur’ân hükmünde bulunmasıyla, bir vahdet ve birlik gösterdiği gibi, o sarayın lâmbası bir, takvîmci kandîli bir ve ateşli aşçısı bir, ve sakacı süngeri sucusu bir; bir bir bir, tâ binbirler kadar birlikleri ve vahdetleri göstermekle, o sarayın ve o şehrin ve o kitabın ve o cismânî Kur’ân-ı kebîrin sâhibi, hâkimi, kâtibi, musannifi bilbedâhe mevcûd ve vâhid ve birdir diye kat‘î isbat eder.
Üçüncü Kelime: لَا شَرٖیكَ لَهُ dür. Bundaki hüccete gāyet kısa bir işâret şöyledir: Âyetü’l-Kübrâ Şuâ‘ının ma‘deni, üstâdı, esası ve Âyetü’l-Kübrâ nâmında olan قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُٓ اٰلِهَةٌ كَمَا یَقُولُونَ اِذًا لَابْتَغَوْا اِلٰی ذِی الْعَرْشِ سَبٖیلاً ilâ âhirihi âyet-i ekberidir. Yani Eğer şerîk olsa idi; ve başka parmaklar îcâda ve rubûbiyete karışsa idiler, intizâm-ı kâinât bozulacaktı. Hâlbuki küçücük bir sineğin kanadından ve gözbebeğindeki bir hüceyrecikten tut, tâ tayyâre-i cevviye olan hadsiz kuşlara, tâ manzûme-i şemsiyeye kadar her şeyde cüz’î ve küllî, küçük ve büyük en mükemmel bir intizâm bulunması, şeksiz ve kat‘î bir sûrette, şerîklerin muhâliyetine ve ma‘dûmiyetine delâlet ettiği gibi, Vâcibü’l-Vücûd’un mevcûdiyetine ve vahdetine bilbedâhe şehâdet eder.
Dördüncü Kelime: لَهُ الْمُلْكُ dür. Bundaki uzun hüccete gāyet kısa bir işâret ederiz. Evet gözümüzle görüyoruz ki: zemîn yüzünü bir tarla yapıp, içinde her bir baharda yüz bin nevi‘ nebâtâtın tohumlarını beraber karışık olarak o pek geniş tarlada ekiyor. Ve mahsûlâtlarını hiç karıştırmayarak, şaşırmayarak kemâl-i intizâmla ayrı ayrı kaldırıp, iki yüz bin nevi‘ hayvanâtına ondan rahmet ve hikmet eliyle erzâk ve ta‘yînâtlarını ihtiyâçlarına göre tevzî‘ eden hadsiz kudret ve ilim sâhibi bir mutasarrıf perde arkasında var ki: bu geniş ve zengin mülkünde, hususan zemîn tarlasında bu tasarrufâtı yapıyor. O Mutasarrıf-ı Hakîm’i ve Mâlik-i Rahîm’i tanımayan, ahmak sofestâîler gibi, bu zemîni mahsûlâtıyla inkâr etmeye mecbûr olur.
Beşinci Kelime: وَلَهُ الْحَمْدُ dür. Bundaki pek geniş hüccete gāyet kısa bir işaretimiz şudur: Evet gözümüz ile