ŞUA'LAR

563

[ONBEŞİNCİ ŞU‘]

[اَلْحُجَّةُ الزَّهْرَا]

Bir sûreti Ankara’ya Temyîz Mahkemesine verilmiştir.

Afyon hapishânesine Saîd ile beraber giren ve Saîd’den el-Hüccetü’z-Zehrâ’yı ders alan Nûr Şâkirdlerinin ilmî bir müdâfaanâmeleridir.

Evet, biz nûr talebeleri, bizi mahkûm edenlere deriz: Mâdem mes’elemiz birdir. Saîdü’n-Nûrsî’nin aynı suçu ile mes’ûl oluyoruz. Mâdem bu yirmi senede pek şiddetli taharrîlerde ve mahkemelerin tedkîkinde Saîd’in siyâsete ve emniyetin ihlâline dâir kat‘î bir maddesi bulunmamış. ve Denizli Mahkemesi’nde da‘vâ edip bizleri şâhid gösterdiği gibi, bizler de yakînen biliyoruz ki: Saîd otuz senedir, siyâseti bırakmış ve gazeteleri okumamış. Ve on sene harb-i umûmîyi sormamış, merâk etmemiş. ve hükûmetin erkânı ve meb‘ûsları kimlermiş, bilmemiş, merâk edip sormamış. ve istirâhati için yirmi beş sene hiç mürâcaat etmemiş. ve her sıkıntıya tahammül etmiş. Elbette onun suçu, siyâsî olamaz.

Demek yalnız ve yalnız onun mevhûm suçu, ilmindendir. Belki de onun hayatını vakfettiği hakāik-i îmâniye ve Kur’âniyenin beyânında medâr-ı mes’ûliyet bir şey var diye tevehhüm edilmiş. Hatta Denizli’de bu mezkûr hakîkate binâen Meyve Risâlesi’ni yazdı. Bir müdâfaa-i nûriye nâmında Ankara’nın yedi makamâtına gönderdi. Hem orada takdîr edildi. hem berâetimize bir sebeb oldu.

İşte biz nûr talebeleri, bu Afyon hapsinde ders aldığımız el-Hüccetü’z-Zehrâ’yı , aynen Meyve Risâlesi gibi bir müdâfaanâme olarak, berâ-yı ma‘lûmât makamınıza takdîm ediyoruz.

Afyon hapishânesindeki Nûr Talebeleri

[Makamâta giden el-Hüccetü’z-Zehrâ’nın mukaddimesi]

Mukaddime: Risâle-i Nûr’un gizli düşmanları münâfıklar, hükûmetin nazar-ı dikkatini benim şahsıma çevirdiler. Eski siyâsî hayâtımı hâtırlattırdılar. Hem adliyeyi, hem maârif dâiresini, hem zâbıtayı, hem dâhiliye vekâletini evhâmlandırdılar. Partilerin cereyânları ve komünistlerin perdesinde anarşistlerin tahrîkâtıyla o evhâm genişlendi. Bizi tazyîk ve tevkîfe ve ellerine geçen Risâleleri müsâdereye başladılar. Nûr şâkirdlerinin fa‘âliyetine tevakkuf geldi. Benim şahsımı çürütmek fikriyle bir kısım resmî me’mûrlar, hiç kimsenin inanmayacağı isnâdlarda bulundular. Pek acîb iftirâları işâaya başladılar. Fakat kimseyi inandıramadılar.

Sonra pek âdî bahânelerle ve zemherîrin en soğuk günlerinde beni tevkîf ederek büyük ve gāyet soğuk sobasız bir koğuşta iki gün tecrîd-i mutlak içinde

564

hapis ettiler. Ben kendi küçük odamda günde birkaç def‘a soba yakar ve dâimâ mangalımda ateş varken, zayıf ve hastalığımdan zor dayanabilirdim. Şimdi bu vaz‘iyette hem soğuktan bir sıtma, hem dehşetli bir sıkıntı ve hiddet içinde çırpınırken, bir inâyet-i İlâhiye ile bir hakîkat kalbimde inkişâf etti. Ma‘nen denildi ki:

Sen hapse Medrese-i Yûsufiye nâmını vermişsin. Hem Denizli’de sıkıntınızdan bin derece ziyâde, hem ferah, hem ma‘nevî kâr, hem oradaki mahbûsların Nûrlardan istifâdeleri, hem büyük dâirelerde Nûr’un fütûhâtı gibi netîceler, size şekvâ yerinde binler şükür ettirdi. Her bir sâat hapsinizi ve sıkıntınızı, on sâat ibâdet hükmüne getirdi. O fânî saatleri bâkîleştirdi. İnşâallâh bu üçüncü Medrese-i Yûsufiye’deki musîbetzedelerin Nûrlardan istifâdeleri ve teselli bulmaları, senin bu soğuk ve ağır sıkıntılarını harâretlendirip sevinçlere çevirecek. ve hiddet ettiğin adamlar, eğer aldanmışlar ise, bilmeyerek sana zulmediyorlar. onlar hiddete lâyık değiller. Eğer bilerek ve garazla ve dalâlet hesabına seni incitiyorlar ve işkence ediyorlarsa, onlar pek yakın bir zamanda ölümün i‘dâm-ı ebedîsiyle kabrin haps-i münferidine girip dâimî sıkıntılı azâb çekecekler. Sen onların zulmü yüzünden hem sevâb, hem fânî saatlerini bâkîleştirmeyi, hem ma‘nevî lezzetleri, hem vazîfe-i ilmiye ve diniyeyi ihlâs ile yapmasını kazanıyorsun, diye rûhuma ihtâr edildi. Ben de bütün kuvvetimle Elhamdülillâh dedim. İnsaniyet damarıyla o zâlimlere acıdım. Yâ Rabbî; Onları ıslâh eyle diye duâ ettim.

Bu yeni hâdisede ifademde Dâhiliye Vekâleti’ne yazdığım gibi, bu hâdisenin on vecihle kanunsuz olduğu gibi ve kanun nâmına kanunsuzluk eden o zâlimler, asıl suçlu onlar olduğu gibi, öyle bahâneleri aradılar ki: işitenleri güldürecek ve hakperestleri ağlattıracak iftirâlarıyla ve uydurmalarıyla ehl-i insâfa gösterdiler ki: Risâle-i Nûr’a ve şâkirdlerine ilişmeye, kanun ve hak cihetinde imkân bulamıyorlar. dîvâneliğe sapıyorlar.

Ezcümle: Bir ay bizi tecessüs eden me’mûrlar, bir şey bahâne bulamadıklarından bir pusula yazmışlar ki: Saîd’in hizmetkârı bir dükkândan rakı almış, Saîd’e götürmüş diye o pusulayı imza ettirmek için hiç bir kimseyi bulamamışlar. Sonra yabancı ve sarhoş bir adamı yakalamışlar. tehdîdkârâne: Gel bunu imza et, demişler. O da: Tevbeler tevbesi olsun, bu acîb yalanı kim imza edebilir? demiş. Onları pusulayı yırtmaya mecbûr etmiş.

İkinci numûne: Bilmediğim ve şimdi dahi tanımadığım bir zât, atını beni gezdirmek için vermişti. Ben de râhatsızlığım için teneffüs kasdıyla ekser günlerde yaz mevsiminde bir-iki sâat geziyordum. O at ve araba sâhibine elli liralık kitap vermeyi söz vermiştim. Tâ kāidem bozulmasın. ve minnet altına girmeyeyim. Acaba bu işte hiç bir zarar ihtimâli var mı? Hâlbuki O at kimindir? diye elli def‘a bizlerden, hem vâli, hem adliyeciler, hem zâbıta ve polisler sordular. Güyâ büyük bir hâdise-i siyâsiyedir.

565

ve âsâyişe temas eden bir vâkıadır. Hatta bu ma‘nâsız sorguların kesilmesi için iki zât hamiyeten biri At benimdir, diğeri Araba benimdir, dedikleri için ikisini de benimle beraber tevkîf ettiler. Bu numûnelere kıyâsen çok çocuk oyuncaklarına seyirci olup gülerek ağladık. ve anladık ki: Risâle-i Nûr’a ve şâkirdlerine ilişenler maskara olurlar.

O numûnelerden latîf bir muhâvere:; Benim tevkîf kâğıdımda tevkîfime sebeb, emniyeti ihlâl suçu yazıldığından ben daha o pusulayı görmeden müddeî-i umûmîye dedim: Seni geçen gece gıybet ettim. Emniyet müdürü hesabına beni konuşturan bir polise dedim: Eğer bin müddeî-i umûmî ve bin emniyet müdürü kadar bu memlekette emniyet-i umûmiyeye hizmet etmemiş isem, üç def‘a Allâh beni kah-retsin dedim.

Sonra bu sırada bu soğukta en ziyâde istirâhate ve üşümemeye ve dünyayı düşünmemeye muhtâç olduğum bir hengâmda, garazı ve kasdı ihsâs eder bir tarzda beni bu tahammülümün fevkinde bu tehcîre ve tecrîde ve tevkîfe ve tazyîke sevk edenlere fevkalâde bir iğbirâr ve kızmak geldi. Bir inâyet imdâda yetişti.

Ma‘nen kalbe ihtâr edildi ki: İnsanların sana ettikleri ayn-ı zulümlerinde, ayn-ı adâlet olan kader-i İlâhînin büyük bir hissesi var ki bu hapistekileri nûrlandırmak ve teselli vermek ve size sevâb kazandırmaktır. Bu hisseye karşı da sabır içinde binler şüküretmek lâzımdır. Hem senin nefsin, bilmediğin kusurlarıyla onda bir hisse var. O hisseye karşı istiğfâr ve tevbe ile nefsine: Bu tokata müstahak oldun, demelisin. Hem gizli düşmanların desîseleriyle bazı sâfdil ve vehhâm me’mûrları iğfâl ile, o zulme sevk etmek cihetiyle onların da bir hissesi var. Ona karşı Risâle-i Nûr’un o münâfıklara vurduğu dehşetli ma‘nevî tokatlar, senin intikāmını tamâmen onlardan almış. O tokatlar onlara yeter. En son hisse, bilfiil vâsıta olan bir kısım resmî me’murlardır. Bu hisseye karşı onların tenkîd niyetiyle nûrlara bakmalarında ister istemez şübhesiz îmân cihetinde istifâdelerinin hâtırı için وَالْكَاظِمٖینَ الْغَیْظَ وَالْعَافٖینَ عَنِ النَّاسِ düstûruyla onları af etmek bir ulüvv-ü cenâblıktır. Ben de bu hakîkatli ihtârdan kemâl-i ferah ve şükür ile bu yeni Medrese-i Yûsufiye’de durmaya, hatta aleyhimde olanlara yardım etmek için kendime mûcib-i cezâ zararsız bir suç yapmaya karar verdim.

Hem benim gibi yetmiş beş yaşında, alâkasız, dünyada sevdiği dostlarından hayâtta yetmişten ancak beşi kalmış ve onun vazîfe-i nûriyesini görecek yetmiş bin Nûr nüshaları bâkî kalıp serbest geziyorlar. Ve bir dile bedel, binler dil ile hizmet-i îmâniyeyi yapacak kardeşleri ve vârisleri bulunan benim gibi bir adama kabir, bu hapisten yüz derece ziyâde hayırlıdır. Ve bu hapis dahi hâricinde

566

hürriyetsiz tahakkümler altındaki serbestiyetten yüz derece daha rahattır, daha fâidelidir. Çünki hapsin hâricinde tek başıyla yüzer alâkadâr me’mûrların tahakkümlerini çekmeye mukābil, hapiste yüzer mahbûslarla beraber yalnız müdür ve gardiyan gibi bir-iki zâtın maslahata binâen hafîf tahakkümlerini çekmeye mecbûr olur. Ona mukābil, hapiste çok dostlardan kardeşâne taltîfler ve tesellîler görür. Hem İslâmiyet şefkati ve insaniyet fıtratı bu vaz‘iyette ihtiyârlara merhameten gelmesi, hapis zahmetini rahmete çeviriyor, diye hapse râzı oldum.

Bu üçüncü mahkemeye geldiğim sırada za‘fiyet ve ihtiyârlıktan ve rahatsızlıktan ve ayakta durmaya sıkıldığımdan mahkeme kapısının hâricinde bir iskemlede oturdum. Birden bir hâkim geldi. hiddet etti: Neden ayakta beklemiyor? ihânetkârâne dedi. Ben de ihtiyârlık cihetinde bu merhametsizliğe kızdım. Birden baktım. Pek çok Müslümanlar kemâl-i şefkat ve uhuvvetle merhametkârâne bakıyorlar, etrafımızda toplanmışlar. dağıtılmıyorlar. Birden iki hakîkat ihtâr edildi:.

Birincisi: Benim ve Nûrların gizli düşmanlarımız, benim istemediğim hakkımdaki teveccüh-ü âmmeyi kırmakla Nûr’un fütûhâtına sed çekilir diye, bazı sâfdil resmî me’mûrları kandırıp, şahsımı millet nazarında çürütmek fikriyle böyle ihânetkârâne muâmeleye sevk etmişler. Buna karşı inâyet-i İlâhiye Nûrların îmân hizmetine mukābil bir ikrâm olarak, o bir tek adamın ihânetine bedel, Bu yüz adama bak, bunlar hizmetinizi takdîr ile size şefkatkârâne acıyorlar. ve alâkadârâne sizi istikbâl ve teşyî‘ ediyorlar. Hatta ikinci gün ben müstantık dâiresinde müddeî-i umûmînin suâllerine cevâb verirken, hükûmet havlusunda mahkeme pencerelerine karşı, bin kadar ahâli kemâl-i alâka ile toplanmışlar. Lisân-ı hâlleriyle Bunları sıkmayınız dediklerini, vaz‘iyetleriyle ifade ediyorlar, göründüler. Polisler onları dağıtamıyorlardı. Kalbime ihtâr edildi ki: Bu ahâli, bu tehlikeli asırda tam bir teselli ve söndürülmez bir nûr ve kuvvetli bir îmân ve saâdet-i bâkiyeye doğru bir müjde istiyorlar. ve fıtraten arıyorlar. ve Nûr Risâlelerinde aradıkları bulunuyor, diye işitmişler ki: benim ehemmiyetsiz şahsıma, îmâna bir parça hizmetkârlığım için haddimden çok ziyâde iltifât gösteriyorlar.

İkinci Hakîkat: Emniyeti ihlâl vehmiyle ve bize ihânet etmek niyetiyle ve teveccüh-ü âmmeyi kırmak kasdıyla, aldanmış mahdûd adamların tahkîrkârâne bed muâmelelerine mukābil, hadsiz ehl-i hakîkatin ve nesl-i âtînin takdîrkârâne alkışlamaları var diye ihtâr edildi.

Evet, komünist perdesi altında anarşistliğin emniyet-i umûmiyeyi bozmaya dehşetli çalışmasına karşı, Risâle-i Nûr ve şâkirdleri, îmân-ı tahkîkî kuvvetiyle bu vatanın her tarafında o müdhiş ifsâdı durduruyorlar ve kırıyorlar. Emniyeti ve âsâyişi te’mîne

567

çalışıyorlar ki: pek çok bir kesrette olan ve memleketin her tarafında bulunan Nûr talebelerinden, bu yirmi senede alâkadâr üç-dört mahkeme ve on vilâyetin zâbıtaları, emniyeti ihlâle dâir hiç bir vukūâtlarını bulmamıştır. ve kaydetmemiştir. Ve üç vilâyetin insaflı bir kısım zâbıtaları demişler: Nûr talebeleri, ma‘nevî bir zâbıtadır. ve âsâyişi muhâfazada bize yardım ediyorlar. Îmân-ı tahkîkî ile Nûrları okuyan her adamın kafasında bir yasakçıyı bırakıyorlar. Emniyeti te’mîne çalışıyorlar.

Bunun bir numûnesi, Denizli hapishânesidir. Nûrlar ve o mahbûslar için yazılan Meyve Risâlesi oraya girmesiyle, üç-dört ay zarfında iki yüzden ziyâde olan o mahbûslar öyle fevkalâde itâatli ve dindârâne bir salâh-ı hâl aldılar ki: üç-dört adamı öldüren bir adam, tahta bitlerini öldürmekten çekiniyordu. Tam merhametli, zararsız, vatana nâfi‘ bir uzuv olmaya başladılar. Hatta resmî me’mûrlar bu hâle hayretle ve takdîrle bakıyorlardı. Hem daha hüküm almadan bir kısım gençler dediler: Bu Nûrcular hapiste kalsalar, biz kendimizi mahkûm ettireceğiz. ve cezâ almaya çalışacağız. Tâ onlardan ders alıp onlar gibi olacağız, Onların dersiyle kendimizi ıslâh edeceğiz.

İşte bu mâhiyette bulunan Nûr Talebelerini, Emniyeti ihlâl ediyorlar diye ithâm edenler, her hâlde ya gāyet fenâ bir sûrette aldanmışlar veya aldanmışlar. veyâhûd bilerek veya bilmeyerek anarşistlik hesabına hükûmeti iğfâl edip bizleri eziyetlerle ezmeye çalışıyorlar. Biz de bunlara karşı deriz:

Mâdem ölüm öldürülmüyor. ve kabir kapanmıyor. ve dünya misâfirhânesinde yolcular, gāyet sür‘at ve telâşla kafile kafile arkasında toprak arkasına girip kayboluyorlar. Elbette pek yakında birbirimizden ayrılacağız. Siz, zulmünüzün cezâsını dehşetli bir sûrette göreceksiniz. Hiç olmazsa mazlum ehl-i îmân hakkında terhîs tezkeresi olan ve ölümün i‘dâm-ı ebedîsi olan dâr ağacına çıkacaksınız. Sizin dünyada tevehhüm-ü ebediyetle aldığınız fânî zevkleriniz, bâkî ve elîm elemlere dönecek.

Maatteessüf gizli münâfık düşmanlarımız bu dîndâr milletin yüzer milyon velî makamında olan şehîdlerinin ve kahraman gāzîlerinin kanıyla ve kılıcıyla kazanılan ve muhâfaza edilen İslâmiyet’e, bazen tarîkat nâmını takıp ve o güneşin bir tek şuâ‘ı olan tarîkat meşrebini, o güneşin aynını gösterip, hükûmetin bazı dikkatsiz me’mûrlarını aldatıp hakîkat-i Kur’âniyeye ve hakāik-i îmâniyeye te’sîrli bir sûrette çalışan Nûr talebelerine tarîkatçi ve siyâsî cem‘iyetçi nâmı vererek aleyhimize sevk etmek istiyorlar. Biz hem onlara, hem onları aleyhimizde dinleyenlere Denizli mahkeme-i âdilesinde dediğimiz gibi deriz:

568

Yüz milyon başların fedâ oldukları bir kudsî hakîkate, bizim dahi başlarımız fedâ olsun. Dünyayı başımıza ateş yapsanız, hakîkat-i Kur’âniyeye fedâ olan bu başlar, zındıkaya teslîm-i silâh etmeyecek. ve vazîfe-i kudsiyelerinden vazgeçmeyecekler. inşâallâh.

[اَلْحُجَّةُ الزَّهْرَا]

(İki Makamdır)

Bu ders, zâhiren küçük, hakîkatte pek büyük ve çok kuvvetli ve çok geniş bir risâledir. Hem benim tefekkürî hayâtımın, hem Nûr’un tahkîkî hayat-ı ma‘neviyesinin ilmelyakîn, aynelyakîn ittihâdından çıkan bir meyve-i îmânîye ve firdevsî bir semere-i Kur’âniyedir.

Birinci Makam üç kısımdır:. Yirminci Mektûb’un hulâsatü’l-hulâsası, ve üçüncü medrese-i Yûsufiye’de verilen dersin Birinci Kısmıdır.

Müellifi

Saîdü’n-Nûrsî

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَبِهٖ نَسْتَعٖینُ

[Birinci Makam]

Afyon hapsinde on bir ay tecrîd-i mutlakta bulunduğuma dâir mahkeme-i temyîze yazdığım istid‘â bahânesiyle, otuz beş sene inzivâda olan ve hususan gecelerde dünyayı unutmakta bulunan ve garazkârâne tarassudlarla yirmi üç sene sıkıntı çektiğinden insanlardan tevahhuş edip, yalnız tek başına kalarak hizmetçisinden ve Nûr dersini iştiyâkla arzu edenden başka kimse ile bir sâat beraber bir yerde bulunmaktan çok sıkılan benim gibi bir bîçâreyi, beşinci koğuşa cebren naklettiler. ve kardeşlerimin yanıma gelmelerini yasak ettiler. O kalabalık içinde yaşayamayacağım diye çok telâş ederken, birden bir alâmet-i hiddet ve gazab olarak, soğuk derecesi o kadar şiddetlendi ki: eğer o eski yerimde kalsa idim, hiç dayanamayacaktım. O zahmet, benim hakkımda rahmete döndü.

Kalbe geldi ki: Gerçi Nûr şâkirdleri her koğuşta, hem kendileri hesabına, hem senin bedeline tam Nûr dersleriyle çalışıyorlar.

569

Fakat bu beşinci koğuş, bir nevi‘ tecrîdhâne olduğundan, gelip gidenlerle tazeleniyor, değişiyor. Nûr dersine daha ziyâde muhtaçdır. Hem Rus’un dehşetli bir inkâr ile ve Allâh’ı tanımamakla hücumunu yazan gazetelerin yazılarını okuyan gençler ve ihtiyârlar, elbette îmân-ı billâhtaki mevcûdiyet ve vahdâniyet-i İlâhiyeye dâir gāyet kat‘î ve kuvvetli derslere pek ziyâde ihtiyâçları var diye tesbîhâtta kalbe geldi.

Ben de sabah namazından sonra eskiden beri onar def‘a okuduğum ve koca Yirminci Mektûb Risâlesi on bir kelimesi’nde, hem on bir burhân-ı vücûb ve vücûdu ve vahdet-i Rabbâniyeyi, hem on bir müjdeyi gāyet parlak güneş gibi tafsîlâtıyla gösteren ve bir rivâyette ism-i a‘zam’ı taşıyan bu tehlîl ve tevhîd-i muazzam: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖیكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ یُحْیٖی وَیُمٖیتُ وَهُوَ حَیٌّ لَا یَمُوتُ بِیَدِهِ الْخَیْرُ وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ وَاِلَیْهِ الْمَصٖیرُ olan kudsî cümleyi mütefekkirâne tekrar edip, Yirminci Mektûb’un kısa bir hulâsatü’l-hulâsasını beraber düşünüyordum. Birden kalbe geldi ki: Bu kısacık hulâsayı Nâdir Hoca’ya ve buradaki gençlere ders ver. Ben de Bismillâh deyip başladım. Dedim:

Bu kelâm-ı tevhîdde on bir müjde ve on bir hüccet-i îmâniye var. Şimdi yalnız hüccetlere gāyet kısa bir işâret edip îzâhını ve müjdelerini Yirminci Mektûb’a ve Nûr eczâlarına havâle edeceğim. Fakat şimdi o dersi yazdığım zaman, onlara söylemediğim bazı kelimeleri ve nükteleri dahi yazmayı münâsib gördüm.

İşte o kelâm-ı tevhîdin on bir kelimesinden Birinci Kelimesi لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ dır. Bundaki hüccet ise, matbû‘ Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’dir ki: o emsâlsiz hüccetin hârikalığı içindir ki: İmâm-ı Alî radıyallâhü anh Nûr’un eczâlarından haber verdiği sırada وَبِالْاٰیَةِ الْكُبْرٰٓی اَمِنّٖی مِنَ الْفَجَتْ deyip o Âyetü’l-Kübrâ’yı şefâatçi yaparak Nûr şâkirdlerinin, o risâlenin, hem Ankara, hem Denizli Mahkemeleri’nde galebesiyle ve perde altında te’sîrli intişârıyla Denizli hapsinden necâtlarına, hem berâet kazanmalarına sebeb olduğu gibi, onun gizli tab‘ı da şâkirdlerinin dokuz ay mevkūfiyetlerine vesîle olmasıyla İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın hem kerâmet-i gaybiyesini, hem Nûr şâkirdlerinin bedeline duâsını pek zâhir bir sûrette tasdîk etti.

Evet, Âyetü’l-Kübrâ Şuâ‘ı, otuz üç icmâ‘-ı azîmi ve küllî hüccetleri mevcûdâtın hey’et-i mecmûasında gösterip, her bir hüccet-i külliyede hadsiz burhânlara işâret ederek başta semâvât yıldızlar kelimeleriyle, arz hayvanât ve nebâtât kelâmları ve cümleleriyle gitgide tâ kâinât mecmûası müştemelât ve mevcûdât ve hudûs ve imkân ve tagayyür hakîkatlerinin kelimeleriyle, Vâcibü’l-Vücûd’un mevcûdiyetini ve vahdâniyetini güneş zuhûrunda ve gündüz kat‘iyetinde isbat ediyor. Sarsılmaz bir îmân isteyenler ve dinsiz anarşistliğe

570

karşı kırılmaz bir kılıç arayanlar, Âyetü’l-Kübrâ’ya mürâcaat etsinler.

İkinci Kelime: وَحْدَهُ dür. Bundaki hüccete gāyet kısa bir işâret şudur: Bu kâinâtta her cihette bir birlik ve bir vahdet görünüyor. Meselâ kâinât bir muntazam şehir ve bir muhteşem saray ve bir mücessem ma‘nîdâr kitap ve bir cismânî ve her bir âyeti hatta her bir harfi ve her bir noktası mu‘cizekâr bir Kur’ân hükmünde bulunmasıyla, bir vahdet ve birlik gösterdiği gibi, o sarayın lâmbası bir, takvîmci kandîli bir ve ateşli aşçısı bir, ve sakacı süngeri sucusu bir; bir bir bir, tâ binbirler kadar birlikleri ve vahdetleri göstermekle, o sarayın ve o şehrin ve o kitabın ve o cismânî Kur’ân-ı kebîrin sâhibi, hâkimi, kâtibi, musannifi bilbedâhe mevcûd ve vâhid ve birdir diye kat‘î isbat eder.

Üçüncü Kelime: لَا شَرٖیكَ لَهُ dür. Bundaki hüccete gāyet kısa bir işâret şöyledir: Âyetü’l-Kübrâ Şuâ‘ının ma‘deni, üstâdı, esası ve Âyetü’l-Kübrâ nâmında olan قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُٓ اٰلِهَةٌ كَمَا یَقُولُونَ اِذًا لَابْتَغَوْا اِلٰی ذِی الْعَرْشِ سَبٖیلاً ilâ âhirihi âyet-i ekberidir. Yani Eğer şerîk olsa idi; ve başka parmaklar îcâda ve rubûbiyete karışsa idiler, intizâm-ı kâinât bozulacaktı. Hâlbuki küçücük bir sineğin kanadından ve gözbebeğindeki bir hüceyrecikten tut, tâ tayyâre-i cevviye olan hadsiz kuşlara, manzûme-i şemsiyeye kadar her şeyde cüz’î ve küllî, küçük ve büyük en mükemmel bir intizâm bulunması, şeksiz ve kat‘î bir sûrette, şerîklerin muhâliyetine ve ma‘dûmiyetine delâlet ettiği gibi, Vâcibü’l-Vücûd’un mevcûdiyetine ve vahdetine bilbedâhe şehâdet eder.

Dördüncü Kelime: لَهُ الْمُلْكُ dür. Bundaki uzun hüccete gāyet kısa bir işâret ederiz. Evet gözümüzle görüyoruz ki: zemîn yüzünü bir tarla yapıp, içinde her bir baharda yüz bin nevi‘ nebâtâtın tohumlarını beraber karışık olarak o pek geniş tarlada ekiyor. Ve mahsûlâtlarını hiç karıştırmayarak, şaşırmayarak kemâl-i intizâmla ayrı ayrı kaldırıp, iki yüz bin nevi‘ hayvanâtına ondan rahmet ve hikmet eliyle erzâk ve ta‘yînâtlarını ihtiyâçlarına göre tevzî‘ eden hadsiz kudret ve ilim sâhibi bir mutasarrıf perde arkasında var ki: bu geniş ve zengin mülkünde, hususan zemîn tarlasında bu tasarrufâtı yapıyor. O Mutasarrıf-ı Hakîm’i ve Mâlik-i Rahîm’i tanımayan, ahmak sofestâîler gibi, bu zemîni mahsûlâtıyla inkâr etmeye mecbûr olur.

Beşinci Kelime: وَلَهُ الْحَمْدُ dür. Bundaki pek geniş hüccete gāyet kısa bir işaretimiz şudur: Evet gözümüz ile

571

görüyoruz ki; ve aklımızla da bedâhetle biliyoruz ki: bu kâinât şehrinde ve zemîn mahallesinde ve insan ve hayvanât kışlasında öyle bir Rezzâk-ı Rahîm ve öyle bir Muhsin-i Kerîm tasarruf ve nezâret ve terbiye ediyor ki: kendi ni‘metlerine mukābil hamd ve şükrettirmek için, zemîni bir sefîne-i ticâret ve erzâk getiren bir şimendifer; ve yüzündeki bahar mevsimini bir vagon tarzında yapıp yüz bin nevi‘ taâmlarla ve memeler denilen konserve paketleriyle doldurup, kış âhirinde erzâkları biten muhtâç zîhayatlara yetiştiren bir Rezzâk-ı Rahîm’in işleri olduğunu, zerre kadar aklı bulunan tasdîk eder. Ve tasdîk etmeyip inkâra sapan, elbette zemîn yüzündeki vesîle-i hamd ve şükrân olan bütün muntazam ni‘metleri ve muayyen rızıkları inkâr etmeye mecbûr olup, ahmak bir muzır hayvan olur.

Altıncı Kelime: یُحْیٖی dir. Hüccetine gāyet kısa bir işâret şöyledir: Evet, Onuncu Söz’de ve Nûr eczâlarında burhânlarıyla isbat edilmiş ki: her baharda zîhayatlardan üç yüz bin nevi‘, hem çeşit çeşit tarzlarda olan ve hadsiz efrâdı bulunan bir ordu-yu Sübhânî, rûy-u zemînde ihyâ ediliyor. Onlara kemâl-i intizâmla hayat ve levâzımât-ı hayatiye veriliyor. Haşr-i a‘zamın yüz bin numûnelerini, belki emârelerini gösterip, o ayrı ayrı hadsiz mahlûkātı beraber birbiri içinde sehivsiz, yanlışsız, noksânsız, hiç şaşırmayarak, karışık iken hiç karıştırmayarak, hiç unutmayarak kemâl-i mîzân ve nizâmla dirilten ve hayat veren; ve nutfe denilen mütemâsil su katrelerinden ve toprağın müteşâbih tohumlarından ve az farklı habbeciklerinden ve sineklerin birbirinin aynı olan yumurtacıklarından ve kuşların aynı havadan birbirinin aynı nutfelerinden, hem birbirinin misli veya az farklı yumurtalarından o hadsiz efrâdı bulunan ve birbirinden sûretçe, san‘atça ve maîşetçe ayrı ayrı yüz binler zîhayatları dirilten; ve zeminde, hususan bahar sahîfesinde yüz bin başka başka kitapları beraber birbiri içinde, hatâsız gāyet mükemmel yazan hadsiz bir dikkat; ve nihâyetsiz bir hikmetle iş gören ve tasarruf eden bir Zât-ı Hayy-ı Kayyûm ve Muhyî bir Hallâk-ı Alîm olduğuna kanâat getirmeyen, elbette hem kendini, hem bütün zeminde ve zaman şeridine asılan bütün geçmiş baharlarda ve hayatlı zemîn ve fezâ yüzlerinde bulunmuş olan bütün zîhayatları inkâr etmeye; ve en ahmak ve bedbaht bir zîhayat olmaya mecbûrdur.

Yedinci Kelime: وَیُمٖیتُ dür. Bunun hüccetine gāyet kısa bir işâret ise, evet görüyoruz ki: güz mevsiminde üç yüz bin nevi‘ zîhayat vefât nâmıyla terhîs edilirken; her bir nev‘in her bir ferdinin sahîfe-i amellerinin

572

kutucukları ve işlediklerinin fihristleri; ve gelecek baharda işleyeceklerinin listeleri; ve bir cihette bir nevi‘ rûhları olan tohumları onların yerlerinde Hafîz-i Zülcelâl’in yed-i hikmetine emânet edildiğini; ve incirin tohumları ve çekirdekleri gibi zerrecik o küçücük tohumları, birer rûh-u bâkî gibi incir ağacının bütün kavânîn-i hayatiyesini taşıyan ve bir kitap kadar kuvve-i hâfızadaki yazı misillü, ağacın târîhçe-i hayatını çekirdeğinde kader kalemiyle yazan ve büyük bir kitap hükmüne getiren bir Hallâk-ı Hakîm’i ve bir Hayy-ı Lâyemût’u tanımayan, elbette değil ahmak bir insan ve dîvâne bir hayvan, belki cehennem ateşini karıştıran bir serseri şeytandan daha bedbaht olur. ve ebedî ölüme mahkûm olur.

Evet, bu kelimelerin hüccetlerine işâret eden küllî ve ihâtalı; ve hadsiz hârikalı ve nihâyetsiz hârikaları ve mu‘cizeleri ihtivâ eden bu mezkûr hakîmâne ef‘âlin fâilsiz olmaları, binler derece muhâl ve bâtıl olduğu gibi kör, âciz, şuûrsuz, sağır, câmid, karma karışık, intizâmsız, karışık ve istîlâcı olan esbâba isnâd etmek, kezâ binler derece mümteni‘ ve esassızdır. Yoksa toprağın her bir zerresinde, hadsiz bir kudret ve bir hikmet; ve bütün otların ve çiçeklerin teşkîlâtına dâir pek hârika ve küllî san‘atkârlık bulunması; ve havanın her bir zerresinde Rehber’deki Hüve Nüktesi’nin dediği gibi bütün konuşmaları; ve telefonların ve radyoların kelimelerini bilecek ve sâir zerrelere ders verecek bir kābiliyet bulunması lâzım gelir. Bu acîb fikri ise, hiç bir şeytan hiç bir kimseye kabûl ettiremez. Ve bu derece akıldan ve hakîkatten uzak; ve bütün mevcûdâta karşı bir tahkîr ve tecâvüz olan küfür ve inkârın cezâsı, ancak dehşetli cehennem olabilir. ve ayn-ı adâlettir. Elbette öyle münkir için, Yaşasın cehennem dememiz lâzım.

Sekizinci Kelime: وَهُوَ حَیٌّ لَا یَمُوتُ dür. Bundaki hüccete gāyet kısa bir işâret şudur: Meselâ nasıl ki gündüzde çalkanan bir denizin yüzünde ve akan bir nehrin üstündeki kabarcıklarda görünen güneşciklerin gitmeleriyle arkalarından gelen yeni kabarcıklar, aynen gidenler gibi güneşcikleri göstermekle gökteki güneşe işâret ve şehâdet ederler. Ve zevâl ve vefatlarıyla bir dâimî güneşin mevcûdiyetine ve bekāsına delâlet ederler. Aynen öyle de, her vakit değişen kâinât denizinin yüzünde ve tazelenen hadsiz fezâsında ve zerrât tarlasında ve bütün hâdisâtı ve fânî mevcûdâtı kucağına alarak beraber çalkanan zaman nehrinin içinde mahlûkāt mütemâdiyen sür‘atle akıp gidiyorlar. Zâhirî sebebleriyle beraber vefât ediyorlar. Her sene, her gün bir kâinât ölür, bir tazesi yerine gelir. Ve zerrât tarlasında mütemâdiyen seyyâr dünyalar ve seyyâl âlemler mahsûlâtı alındığından,

573

elbette kabarcıklar ve içindeki güneşciklerinin zevâlleriyle dâimî bir güneşi gösterdikleri gibi, o hadsiz mahlûkātın ve mahsûlâtın vefâtları; ve zâhirî sebebleriyle beraber kemâl-i intizâmla terhîsleri, gündüz gibi şübhesiz, güneş gibi zâhir bir kat‘iyette bir Hayy-ı Lâyemût’un, bir Şems-i Sermedî’nin ve bir Hallâk-ı Bâkî’nin ve bir Kumandan-ı Akdes’in vücûb-u vücûdu ve vahdeti ve mevcûdiyeti kâinâtın mevcûdiyetinden bin derece zâhir ve kat‘îdir, diye bütün mevcûdât ayrı ayrı ve beraber şehâdet ederler.

İşte kâinâtı dolduran bu yüksek sesleri ve kuvvetli şehâdetleri işitmeyen ve kulak vermeyen, ne derece sağır ve ahmak ve cânî olduğunu elbette anladınız.

Dokuzuncu Kelime: بِیَدِهِ الْخَیْرُ dır. Bundaki hüccete gāyet kısa bir işâret şudur:. Görüyoruz ki: bu kâinâtta her dâire, her nevi‘, her tabaka, hatta her ferd, her a‘zâ, hatta her bedendeki her bir hüceyrenin ihtiyât rızkını taşıyan bir mahzeni, bir deposu ve levâzımâtını yetiştiren ve muhâfaza eden bir tarlası ve hazînesi var ki: gāyet intizâm ve mîzân ile ve gāyet hikmet ve inâyet ile vakti vaktine muhtâcın iktidâr ve ihtiyârı hâricinde bir dest-i gaybî tarafından o muhtâcın eline veriliyor.

Meselâ dağlar, zîhayata ve insana lâzım olan bütün ma‘denleri, ilaçları ve hayâta lâzım şeyleri taşıyorlar. ve birinin emriyle ve tedbîriyle gāyet mükemmel bir hazîne ve bir anbar olduğu gibi, zemîn dahi bütün o zîhayatın erzâklarını bir Rezzâk-ı Hakîm’in kuvvetiyle kemâl-i mîzân ve intizâmla yetiştiren bir tarla, bir harman ve bir matbahtır. Hatta her insanın ve cismindeki her bir uzvun bir deposu ve bir mahzeni, hatta bir hüceyrenin dahi bir ihtiyât mahzenciği bulunduğu gibi, gitgide tâ dâr-ı âhiretin bir mahzeni dünyadır. ve cennetin bir tarlası ve deposu, bu âlemdeki hüsünleri ve hasenâtları ve nûrları mahsûl veren âlem-i İslâmiyet ve hakîkatli insaniyet; ve cehennemin bir anbarı ise, şerleri ve çirkinleri ve küfürleri mahsûl veren ve şer olan ve ademden gelen ve hayır olan vücûd âlemlerini telvîs eden pis maddelerin ve tâifelerin ve yıldızların harâret mahzeni bir cehennem ve nûrlar hazînesi bir cennettir ki: بِیَدِهِ الْخَیْرُ kelimesi, bütün o hadsiz hazinelere işaretle pek parlak bir hücceti gösteriyor.

Evet, bu kelime ile ve بِیَدِهٖ مَقَالٖیدُ كُلِّ شَیْءٍ cümlesiyle, yani Her şeyin anahtarı onun elindedir. nihâyetsiz geniş ve hadsiz hârikalı bir hüccet-i rubûbiyet ve vahdet, bütün bütün kör olmayana gösterir. Meselâ o hadsiz hazinelerden ve anbarlardan yalnız buna bak ki: her biri bir koca ağacın veya bir parlak çiçeğin cihâzâtını ve mukadderâtının programını taşıyan ve küçücük mahzencikler olan çekirdeklerin ve tohumların anahtarları elinde bulunan bir Mutasarrıf-ı Hakîm, bir çekirdeğin kabukçuğunu, Uyan emriyle;

574

ve irâde anahtarıyla tam mîzân ve nizâmla açtığı gibi, zemîn hazînesini dahi yağmur anahtarıyla açarak mahzencikleri ve nebâtâtın nutfeleri olan bütün habbeleri ve hayvanâtın menşe’leri ve kuşların ve sineklerin su ve havadan nutfeleri olan ve bütün inkişâf emrini alan katreler mahzenciklerini beraber hatâsız açtığı vakitte kâinâttaki küllî ve cüz’î maddî ve ma‘nevî bütün hazineleri ve depoları hikmet ve irâde ve rahmet ve meşîet eliyle her birine mahsûs bir anahtarla açtığını bilmek ve görmek istersen, senin bir nevi‘ mahzenciklerin olan kendi kalbine ve dimağına ve cesedine ve midene ve bahçene ve zemînin çiçeği olan bahara ve ondaki çiçeklere ve meyvelere bak ki: kemâl-i nizâm ve mîzân ve rahmet ve hikmetle bir dest-i gaybî tarafından emr-i كُنْ فَیَكُونْ tezgâhından gelen ayrı ayrı anahtarlarla açıyor. Bir dirhem kadar bir kutucuktan bir batman, belki bazen yüz batman taâmları kemâl-i intizâm ile çıkarıyor. Zîhayatlara ziyâfetler veriyor. Acaba böyle alîmâne, basîrâne, nihâyetsiz muntazam bir fiile ve tesâdüfsüz tam hikmetli bir san‘ata ve yanlışsız tam mîzânlı bir tasarrufa ve zulümsüz tam adâletli bir rubûbiyete hiç mümkün müdür ki: kör kuvvet, sağır tabiat, serseri tesâdüf, câmid, câhil, âciz esbâb müdâhale edebilsin? Ve bütün eşyâyı birden görüp ve beraber idare edemeyen ve zerrâtla seyyârât yıldızları emrinde bulunmayan bir mevcûd, bu her cihetle hikmetli, mu‘cizeli, mîzânlı tasarrufa ve idareye karışabilsin.

İşte her hayır elinde ve her şeyin anahtarı yanında bulunan böyle bir Mutasarrıf-ı Rahîm’i ve böyle bir Rabb-i Hakîm’i tanımayan ve inkâra sapan, elbette تَكَادُ تَمَیَّزُ مِنَ الْغَیْظِ âyetinin dediği gibi, Cehennem ona kızıyor ve kızışıyor. Ve lisân-ı hâl ile Hadsiz bir azâba müstehaktır, merhamete hiç lâyık değildir, diyor.

Onuncu Kelime: وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ dir. Bundaki hüccete gāyet kısa bir işâret şöyledir: Bu misâfirhâne-i dünyâya gelen her zîşuûr gözünü açtıkça görür ki: bir kudret, bütün kâinâtı kabzasında tutmuş. Hiç şaşırmayan ezelî ve ihâtalı nihâyetsiz bir ilim ve gāyet dikkatli mîzânsız ve fâidesiz hiç hareket etmeyen bir sermedî hikmet ve inâyet o kudretin içinde bulunur. Zerrât ordusundan bir tek zerreyi meczûb mevlevî gibi döndürerek çok vazîfelerde istihdâm ettiği gibi, küre-i arzı aynı anda aynı kanunla, bir senede yirmi dört bin senelik bir dâirede yine meczûb mevlevî misillü gezdirir. Mevsimlerin mahsûlâtlarını hayvan ve insanlara getirdiği aynı kanunla, aynı zamanda güneşi bir mekik ve bir çıkrık yaparak merkezinde cezbedârâne; ve câzibekârâne döndürüp manzûme-i şemsiye ordusu olan seyyârât yıldızlarını kemâl-i mîzân ve intizâmla vazîfelerde çalıştırır.

575

Ve aynı kudret aynı zamanda aynı kānûn-u hikmetle zemîn sahîfesinde yüz binler kitap hükmünde yüz binler nev‘leri beraber, birbiri içinde, iltibâssız, sehivsiz yazar. Haşr-i a‘zamın binler numûnelerini izhâr eder. Ve aynı kudret aynı zamanda hava sahîfesini bir yazar bozar tahtasına çevirir. Ve havanın bütün zerrelerini, birer kalem uçları; ve o kitabın noktaları hükmünde emir ve irâdenin onlara ta‘yîn ettiği vazîfelerinde isti‘mâl ederek; ve bütün o zerrelerin her birine öyle bir kābiliyet vermiş ki: güyâ bütün sözleri ve konuşmaları bilir gibi alır, neşreder. şaşırmaz. Küçücük birer kulak, incecik birer lisân olarak istihdâm edip, unsur-u havanın emir ve irâde-i İlâhiyenin bir arşı olduğunu isbat eder.

İşte bu kısa işarete kıyâsen, bu kâinâtı bir muntazam şehir ve bir mükemmel apartman ve misâfirhâne ve bir mu‘cizâtlı kitap ve Kur’ân hükmüne getirip, hey’et-i mecmûasından tâ bir zerreye kadar bütün mahlûkāt tabakalarını ve dâirelerini ve tâifelerini, mîzân-ı ilim ve nizâm-ı hikmetle kabzasına alan, tasarruf eden; ve kudreti içinde hikmetini ve rahmetini gösteren; ve rubûbiyet-i mutlakası içinde mevcûdiyetini ve vahdâniyetini güneş ve gündüz gibi bildirip tanıtan; ve bildirip tanıtmasına mukābil, îmânla tanımayı; ve sevdirmesine mukābil, ubûdiyetle mukābele etmeyi; ve ihsânâtlarına mukābil, şükür ve hamd etmeyi isteyen böyle bir Rahmân-ı Rahîm’i tanımayan ve ubûdiyetle onu sevmeye çalışmayan, belki inkâr ile ona bir nevi‘ adâvet taşıyan insan sûretindeki şeytanlar birer küçük Nemrûd ve birer küçük Firavun hükmünde nihâyetsiz bir azâba elbette müstehak olurlar.

On birinci Kelime: وَاِلَیْهِ الْمَصٖیرُ dir. Yani Dâire-i huzûruna ve âlem-i bâkîsine ve âhiretine ve sermedî dâr-ı saadetine gidileceği gibi, bütün kâinâttaki mahlûkātın mercii O’dur. Bütün esbâb silsileleri ona dayanır. ve kudretine istinâd eder. ve o kudretin tasarrufâtına birer perdedirler. O kudret-i kudsiyenin izzetini ve haşmetini muhâfaza için, bütün zâhirî sebebler yalnız birer perdedirler. Îcâdda da hiç te’sîrleri yoktur. Emir ve irâdesi olmazsa, hiç bir şey, hatta hiç bir zerre hareket edemez, demektir. Bu kelimedeki hüccete gāyet kısa bir işâret ederiz:.

Evvelen: Bu kudsî kelimenin ifade ettiği haşir ve âhiret ve hayat-ı bâkiye hakîkatinin bu gelen bahar gibi kat‘î ve şübhesiz tahakkukunu ve geleceğini tam îmân ettirmek ve isbat etmek cihetini Onuncu Söz’e ve zeyillerine ve Yirmi dokuzuncu Söz’e ve Meyve’nin Yedinci Mes’elesi’ne ve Münâcât Şuâ‘ına ve Nûr’un îmânî risâlelerine havâle ederiz. Elhak, onlar bu rükn-ü îmânîyi öyle bir tarzda hadsiz hüccetlerle isbat etmişler ki: dünyanın mevcûdiyeti derecesinde âhiretin tahakkukunu, en muannid münkirleri de tasdîke mecbûr eden bir sûrette isbat etmişler.

576

Sâniyen: Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın üçten birisi, haşre ve âhirete bakar. Her da‘vâyı ona binâ eder. Öyle ise, Kur’ân’ın hakkāniyetini isbat eden bütün mu‘cizeleri ve hüccetleri, âhiretin vücûduna dahi delâlet ettikleri gibi, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvetine şehâdet eden bütün mu‘cizeleri ve umûm delâil-i nübüvveti ve sıdkının bütün hüccetleri, haşre ve âhirete dahi şehâdet ederler. Çünki o Zât’ın asm bütün hayatında dâimî bir büyük da‘vâsı, âhiret olduğu gibi; bütün yüz yirmi dört bin peygamberler aleyhimüsselâm dahi hayât-ı bâkiyeyi ve saâdet-i ebediyeyi da‘vâ edip beşere müjde ederek hadsiz mu‘cizelerle ve kat‘î delîllerle isbat ettiklerinden, elbette onların peygamberliklerine ve sâdıkiyetlerine delâlet eden bütün mu‘cizeleri ve hüccetleri, onların en büyük ve dâimî da‘vâları olan âhirete ve hayât-ı bâkiyeye şehâdet ederler. Buna kıyâsen sâir erkân-ı îmâniyeyi isbat eden bütün delîller dahi, haşrin vukūuna ve dâr-ı saadetin açılmasına şehâdet ederler.

Sâlisen: Hiç mümkün müdür ki: kendi kemâlâtını ve kudretini ve rubûbiyetini izhâr etmek için bu kâinâtı bütün zerrâtıyla ve seyyârât ve eczâsıyla ve tabakātıyla halk edip, kemâl-i hikmetle her birisini bir vazîfe ile, belki çok vazîfelerle mütemâdiyen çalıştıran ve sermedî ve hadsiz cilve-i esmâsını göstermek için kafile kafile arkasında, belki müteceddid seyyâr dünya dünya arkasında mahlûkāt tâifelerini bu misâfirhâne-i âleme ve hayât-ı dünyeviye meydân-ı imtihânına gönderip âlem-i misâlde kurulan uhrevî sinemalarla ve berzahî fotoğraflarla sûretlerini ve amellerini ve vaz‘iyetlerini alarak onları terhîsten sonra başka tâifeleri ve kafileleri ve seyyâl ve seyyâr bir nevi‘ dünyaları o meydana vazîfelerle cilve-i esmâsına aynalar olmak için gönderen bir Sâni‘-i Zülcelâl ve bir Hâlik-ı Zülcemâl ve bir Allâh ü Zülkemâl, bu fânî dünyada şuûr ve akıl ile o Hâlik’ın bütün maksadlarına karşı mukābele eden ve bütün isti‘dâdıyla o Hâlik’ı sevip sevdiren ve tanıyıp ve tanıttırıp hadsiz duâlarla bekā-yı âhiret saâdetini yalvaran ve akıl sebebiyle nihâyetsiz elemleri aldığından bütün fıtratı ve rûhu ve isti‘dâdı ile ayn-ı lezzet olan hayât-ı bâkiyeyi isteyen bu nev‘-i insan için bir dâr-ı mükâfât ve mücâzât ve bir haşir neşir olmasın. Hâşâ Yüz bin def‘a hâşâ ve kellâ.

İşte bu kısacık işaretin îzâhâtı ve tafsîlâtı ve hüccetleri parlak ve kuvvetli bir sûrette Risâle-i Nûr’da bulunduğundan, ona havâle ederek bu pek uzun kıssayı kısa kesiyoruz.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç