
SAYFA 421
[ONDÖRDÜNCÜ ŞU‘]
Afyon Mahkemesi Müdâfaâtıdır.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَبِهٖ نَسْتَعٖینُ
On sekiz sene sükûttan sonra mecbûriyet tahtında bu istid‘â mahkemeye ve sûreti Ankara makamâtına verilmişken, tekrar vermeye mecbûr olduğum, iddiânâmeye karşı i‘tirâznâmemdir.
Ma‘lûm olsun ki: Kastamonu’da üç def‘a menzilimi taharrî etmek için gelen iki müddeî-i umûmî ve iki taharrî komiserlerine ve üçüncüde polis müdürüne ve altı-yedi komiser ve polislere ve Isparta’da müddeî-i umûmînin suâllerine ve Denizli ve Afyon Mahkemeleri’ne karşı dediğim, ayn-ı hakîkat küçük bir müdâfaanın hulâsasıdır. Şöyle ki:
Onlara dedim: Ben on sekiz yirmi senedir münzevî yaşıyorum. Hem Kastamonu’da sekiz senede karakol karşısında ve sâir yerlerde dahi yirmi senedir dâimâ tarassud ve nezâret altında kaç def‘alar menzilimi taharrî ettikleri hâlde, siyâset ile hiç bir tereşşuh, hiç bir emâre görülmedi. Eğer bir karışık hâlim olsa idi, oranın adliyesi ve zâbıtası ve hükûmeti bilmedi. veyâhûd bildi, aldırmadı. Elbette benden ziyâde onlar mes’ûldürler. Eğer böyle bir hâlim yoksa, bütün dünyada kendi âhireti ile meşgul olan münzevîlere ilişilmediği hâlde, neden lüzûmsuz bana, vatan ve millet zararına bu derece ilişiyorsunuz?
Biz Risâle-i Nûr şâkirdleri, Risâle-i Nûr’u, değil dünya cereyânlarına, belki kâinâta da âlet edemeyiz. Hem Kur’ân, bizi siyâsetten şiddetle men‘ etmiş.
Evet, Risâle-i Nûr’un vazîfesi ise, hayât-ı ebediyeyi mahveden ve hayât-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, îmânî olan hakîkatlerle gāyet kat‘î ve en mütemerrid zındık feylesofları dahi îmâna getiren kuvvetli burhânlar ile Kur’ân’a hizmet etmektir. Onun için Risâle-i Nûr’u hiç bir şeye âlet edemeyiz.
Evvelen: Kur’ân’ın elmas gibi hakîkatlerini ehl-i gaflet nazarında bir propaganda-i siyâset tevehhümüyle cam parçalarına indirmemek ve o kıymetdâr hakîkatlere ihânet etmemektir.
Sâniyen: Risâle-i Nûr’un esas mesleği olan şefkat ve hak ve hakîkat ve vicdân, bizleri şiddetle siyâsetten ve idareye ilişmekten men‘ etmiş. Çünki tokada ve belâya müstehak ve küfr-ü mutlaka düşmüş bir-iki dinsize mukābil, yedi-sekiz çoluk çocuk, hasta, ihtiyâr ma‘sûmlar bulunur. Musîbet ve belâ gelse, o bîçâreler dahi yanarlar. Bunun için neticenin de husûlü meşkûk olduğu hâlde siyâset yoluyla idare ve âsâyişin zararına hayât-ı ictimâiyeye karışmaktan şiddetle men‘ edilmişiz.
SAYFA 422
Sâlisen: Bu vatanın ve bu milletin hayat-ı ictimâiyesi bu acîb zamanda anarşilikten kurtulmak için beş esas lâzımdır; ve zarûrîdir. Birincisi hürmet, ikincisi merhamet, üçüncüsü haramdan çekinmek, dördüncüsü emniyet, beşincisi serseriliği bırakıp itâat etmektir. Risâle-i Nûr hayât-ı ictimâiyeye baktığı zaman, bu beş esası kuvvetli ve kudsî bir sûrette tesbît ve tahkîm ederek âsâyişin temel taşını muhâfaza eder; Delîl ise, bu yirmi sene zarfında Risâle-i Nûr’un yüz bin adamı, vatan ve millete zararsız birer uzv-u nâfi‘ hâline getirmesidir. Isparta ve Kastamonu vilâyetleri buna şâhiddir. Demek Risâle-i Nûr’un ekseriyet-i mutlaka eczâlarına ilişenler, her hâlde bilerek veya bilmeyerek anarşilik hesabına vatana ve millete ve hâkimiyet-i İslâmiyeye hıyânet ederler. Risâle-i Nûr’un yüz otuz risâlelerinin iki-üç hususîleri müstesnâ olarak bu vatana yüz yirmi büyük fâidesini ve hasenesini vehhâm ehl-i gafletin sathî nazarlarında kusûrlu tevehhüm edilen iki-üç risâlenin mevhûm zararları çürütemez. Onları, bunlar ile çürüten, gāyet derecede insafsız bir zâlimdir.
Ama benim ehemmiyetsiz şahsımın kusurları ise, bilmecbûriye istemeyerek derim ki: Yirmi iki sene müddetinde gurbette haps-i münferid hükmünde yalnız ve münzevî olarak hayat geçiren; ve bu müddet zarfında ihtiyârıyla bir def‘a çarşıya ve mecma‘-ı nâs büyük câmi‘lere gitmeyen; ve çok tazyîk ve sıkıntı verildiği hâlde, bütün emsâli menfîlere muhâlif olarak istirâhati için bir tek def‘a hükûmete mürâcaat etmeyen; ve yirmi sene zarfında hiç bir gazeteyi okumayan ve dinlemeyen ve merâk etmeyen; ve tam iki sene Kastamonu’da ve yedi sene başka menfâlarında bütün yakın ve görüşen dostlarının şehâdetiyle küre-i arz yüzündeki boğuşmaları ve harbleri ve sulh olmuş, olmamış ve daha kimler harb ettiklerini bilmeyen ve merâk etmeyen ve sormayan; ve üç sene yakınında konuşan radyoyu, üç def‘adan başka dinlemeyen; ve hayât-ı ebediyeyi imhâ eden ve hayât-ı dünyeviyeyi dahi elem içinde eleme, azâb içinde azâba çeviren küfr-ü mutlaka karşı, gālibâne Risâle-i Nûr’la mukābele ettiğine, onun ile îmânlarını kurtaran yüz bin şâhidin şehâdetiyle isbat eden; ve Kur’ân’dan tereşşuh eden Risâle-i Nûr ile ölümü, yüz bin adam hakkında i‘dâm-ı ebedîden terhîs tezkeresine çeviren bir adama bu derece ilişmek ve me’yûs etmek ve onu ağlatmakla, o ma‘sûm yüz binler kardeşlerini ağlatmaya hangi kanun var? Hangi maslahat var? Adâlet nâmına emsâlsiz bir gadir olmaz mı? Ve kanun hesabına emsâlsiz bir kanunsuzluk değil mi?
Eğer bu taharrîlerde bazı vazîfedâr me’mûrların i‘tirâz ettikleri gibi derseniz ki: Sen ve bir-iki risâlen, rejime ve usûlümüze muhâlif gidiyorsunuz?
SAYFA 423
Elcevab: Evvelen: Bu yeni usûlünüzün münzevîlerin çilehânelerine girmeye hiç bir hakkı yok.
Sâniyen: Bir şeyi reddetmek ayrıdır. ve kalben kabûl etmemek yine ayrıdır. ve amel etmemek bütün bütün ayrıdır. Ehl-i hükûmet, ele bakar, kalbe bakmaz. İdare ve âsâyişe ilişmeyen şiddetli muhâlifler, her hükûmette bulunur. Hatta Hazret-i Ömer’in taht-ı hâkimiyetindeki Hristiyanlara, kānûn-u şerîati ve Kur’ân’ı inkâr ettikleri hâlde ilişilmiyordu. Hürriyet-i fikir ve serbestiyet-i vicdân düstûruyla Risâle-i Nûr’un bir kısım şâkirdleri idareye dokunmamak şartıyla rejim ve usûlünüzü ilmen kabûl etmezse ve muhâlif amel etse, hatta rejimin sâhibine adâvet etseler, onlara kanunen ilişilmez. Risâleler ise, o gibi risâlelere mahrem demişiz. neşrini men‘ etmişiz. Hatta bu def‘a, bu hâdiseye sebebiyet veren risâle, Kastamonu’da sekiz sene zarfında bir veya iki def‘a bir tek nüsha birisi bana getirdi. Aynı günde kaybettirdik. Şimdi siz onu zorla teşhîr ediyorsunuz. ve intişâr da etti.
Ma‘lûmdur ki: bir mektûbda kusur olsa, yalnız o kusûrlu kelimeler sansür edilir. mütebâkîsine izin verilir. Eskişehir Mahkemesi’nde dört ay tedkîkāt netîcesinde yüz Nûr Risâlelerinde medâr-ı tenkîd yalnız on beş kelime bulmaları ve şimdi dört yüz sahîfeli Zülfikār’ın, yalnız iki sahîfesinde irsiyet ve tesettür âyetlerinin otuz sene evvel yazılmış tefsîri bulunması ve şimdiki kānûn-u medeniyete uygun gelmemesi kat‘î isbat eder ki: onun hedefi dünya değil. herkes ona muhtaçdır. O dört yüz sahîfelik herkese menfaâtli Zülfikār, iki sahîfe için müsâdere edilmez. O iki sahîfe çıkarılsın. o mecmûamız bize iâde edilsin. ve onun iâdesi hakkımızdır.
Eğer dinsizliği bir nevi‘ siyâset zannedip bu hâdisede bazılarının dedikleri gibi derseniz, Bu risâlelerin ile medeniyetimizi ve keyfimizi bozuyorsun. Ben de derim: Dinsiz bir millet yaşayamaz, dünyaca umûmî bir düstûrdur. Ve bilhassa küfr-ü mutlak olsa, cehennemden daha ziyâde elîm bir azâbı, dünyada dahi verdiğini Risâle-i Nûr’un Gençlik Rehberi gāyet kat‘î bir sûrette isbat etmiş. O risâle ise, şimdi resmen tab‘ edildi.
Bir Müslüman el’iyâzü billâh eğer irtidâd etse, küfr-ü mutlaka düşer. bir derece yaşatan küfr-ü meşkûkte kalmaz. Ecnebî dinsizleri gibi de olmaz. Ve lezzet-i hayat noktasında mâzî ve müstakbeli olmayan hayvandan yüz derece aşağı düşer. Çünki geçmiş ve gelecek mevcûdâtın ölümleri ve ebedî mufârakatleri, onun dalâleti cihetiyle onun kalbine mütemâdiyen hadsiz firâkları ve elemleri yağdırıyor. Eğer îmân gelse, kalbe girse, birden o hadsiz dostlar diriliyorlar. Biz ölmemişiz, mahvolmamışız, lisân-ı hâlleriyle dediklerinden,
SAYFA 424
o cehennemî hâlet, cennet lezzetine çevrilir. Mâdem hakîkat budur. Size ihtâr ediyorum: Kur’ân’a dayanan Risâle-i Nûr’la mübâreze etmeyiniz. O mağlûb olmaz. bu memlekete yazık olur. HâşiyeO başka yere gider. yine tenvîr eder.
Hem eğer, başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, hergün biri kesilse, hakîkat-i Kur’âniyeye fedâ olan bu başı zındıkaya ve küfr-ü mutlaka eğmem. ve bu hizmet-i îmâniye ve nûriyeden vazgeçmem ve geçemem.
Yirmi seneden beri bir münzevînin, elbette ifadedeki kusurlarına bakılmaz. Risâle-i Nûr’u müdâfaa ettiği için, Saded hâricî çıktın denilmez.
Mâdem Eskişehir Mahkemesi mahrem ve gayr-i mahrem yüz risâleleri dört ay tedkîkten sonra yalnız bir-iki risâlede hafîf bir cezâya temas edecek bir-iki maddeden başka bulmamış. ve yüz yirmi adamdan, on beşine altışar ay cezâ verdi. Biz dahi o cezâyı çektik.
Ve mâdem birkaç sene evvel Risâle-i Nûr’un bütün eczâları Isparta hükûmetinin eline geçti. Birkaç ay tedkîkten sonra sâhiblerine iâde edilmiş.
Ve mâdem o cezâdan sonra, Kastamonu’da sekiz sene zarfında şiddetli taharriyâtta zâbıtayı ve adliyeyi alâkadâr edecek bir tereşşuh bulunmamış.
Ve mâdem Kastamonu’daki son taharrîde bir kısım risâlelerimin, hiç bulunmayacak ve neşredilmeyecek bir tarzda kaç sene evvel odun yığınları altına saklanmış olduğu göründü. ve hey’et-i zâbıtaca tahakkuk etti.
Ve mâdem Kastamonu’da polis müdürü ve adliyesi, o saklanmış zararsız kitaplarımı bana iâde etmek üzere kat‘î söz verdikleri hâlde, ikinci gün birden Isparta’dan tevkîf emri geldiğinden, daha o emânetlerimi almadan sevk edildim.
Ve mâdem Denizli ve Ankara Mahkemeleri bizi berâet ettirdiler. ve umûm risâlelerimizi bize iâde ettiler. Elbette ve elbette, bu mezkûr altı hakîkate binâen Denizli adliyesi ve müddeî-i umûmîsi gibi, Afyon adliyesi ve müddeî-i umûmîsi, benim çok ehemmiyetli bu hukukumu nazar-ı dikkate almaları, vazîfeleri muktezâsıdır. Ve hukuk-u umûmiyeyi müdâfaa eden müddeî-i umûmîden Risâle-i Nûr münâsebetiyle ehemmiyetli bir hukuk-u âmme hükmüne geçen bu şahsî hukukumu da müdâfaa edeceğine ümidvârım ve bekliyorum.
Yirmi iki seneden beri hayât-ı ictimâiyeden çekilen ve şimdiki kanunları ve tarz-ı müdâfaayı bilmeyen ve Eskişehir ve Denizli Mahkemeleri’nde cerh edilmez yüz sahîfelik müdâfaâtını bu yeni mahkemeye karşı da aynen takdîm eden ve o zamana kadar kusurlarının cezâsını çeken ve ondan sonra Kastamonu’da ve Emirdağı’nda mütemâdiyen tarassud altında ve haps-i münferid tarzında yaşayan Yeni Saîd, sükût ile sözü Eski Saîd’e bırakıyor. Eski Saîd de diyor ki:
SAYFA 425
Yeni Saîd dünyadan yüzünü çevirdiği için, ehl-i dünyâ ile konuşmayı müdâfaât-ı kat‘iye mecbûriyeti olmadan yapmıyor. lüzûm görmüyor. Fakat bu mes’elede çok ma‘sûm rençber ve esnâf adamlar, bize az bir münâsebetle tevkîf edilerek iş zamanında çoluk-çocuklarına nafaka tedârik edemediklerinden, şiddetle rikkatime dokundu. Derinden derine beni ağlattı. Kasem ederim eğer mümkün olsa idi, onların bütün zahmetlerini kendime alırdım. Zâten bir kusur varsa benimdir. Onlar ma‘sûmdurlar.
İşte bu elîm hâlet için Yeni Saîd’in sükûtuna rağmen ben diyorum: Mâdem Isparta ve Denizli ve Afyon Müddeî-i Umûmîleri’nin yüzer lüzûmsuz suâllerine bîçâre Yeni Saîd cevâb veriyor. Benim de on üç sene evvel, başta Kaya Şükrü olarak dâhiliye vekâletinden ve şimdiki adliye vekâletinden hukukumuzu müdâfaa niyetiyle üç suâl sormak bir hakkımdır.
Birincisi: Risâle-i Nûr’un talebesi olmayan ve yanında yalnız âdî bir mektubumuz bulunan Eğirdirli bir adamın bir jandarma çavuşuyla vukūâtsız bir münâkaşa-i lisâniyesi yüzünden, beni ve yüz yirmi adamı tevkîf ile dört ay mahkeme tedkîkinden sonra on beş bîçâreden başka, bütün berâet kazanmakla ma‘sûmiyetleri tahakkuk eden yüzden ziyâde adamlara, binler lira zarar vermek, hangi kanun iledir? Böyle imkânâtı, vukūât yerinde isti‘mâl etmek, hangi usûl iledir? Ve Denizli’de dokuz ay tedkîkten sonra berâet kazanan yetmiş bîçârelere, binler lira zarar vermek, adâletin hangi düstûruyladır?
İkinci Suâl: وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی fermân-ı esâsîsi ile, bir kardeşin hatâsıyla diğer öz kardeşi mes’ûl olmadığı hâlde, yanlış ma‘nâ verilmemek için neşrini men‘ ettiğimiz; ve sekiz sene zarfında bir veya iki def‘a elime geçen; ve yirmi beş seneden daha evvel aslı yazılan; ve ehemmiyetli noktalarda îmânı şübhelerden ve ma‘nâsı anlaşılmayan bir kısım müteşâbih hadîsleri inkârdan kurtaran bir küçük risâlenin, bizden uzak bir yerde bilmediğimiz bir adamda bulunmasıyla ve yanlış ma‘nâ verilmesiyle ve Kütahya ve Balıkesir tarafında bir dokunaklı mektûb bulunmasıyla, bizleri bu Ramazân-ı Şerîf’de ve bu dehşetli soğukta pek çok ma‘sûm rençber ve esnâfları, hatta âdî ve eski bir mektubumuz yanında bulunmasıyla ve arabası beni gezdirmesiyle ve bize bir dostluk münâsebetiyle veya bir kitabımı okumasıyla tevkîf edip perişan etmek; ve maddeten ve ma‘nen onlara ve vatana ve millete lüzûmsuz bir evhâm yüzünden binler lira zarar vermek, hangi adâlet kanunuyladır? Adliyenin hangi madde-i kānûniyesiyledir? Ayağımızı yanlış atmamak için o kanunları bilmek taleb ediyoruz.
Evet, hem Denizli’de, hem Afyon’da tevkîfimizin bir sebebinin bir hakîkati şudur ki: bir kısım hadîslerin ma‘nâsı ve te’vîli bilinmemesinden
SAYFA 426
Akıl kabûl etmiyor diye inkâr edenlere karşı, avâmın îmânını kurtarmak fikriyle çok zaman evvel Dâru’l-Hikmeti’l-İslâmiye’de iken ve daha evvel aslı yazılan Beşinci Şuâ‘, farz-ı muhâl olarak dünyaya ve siyâsete baksa; ve bu zamanda da yazılsa, mâdem gizlidir. ve taharriyâtta bizde bulunmadı. ve gaybî haberleri doğrudur. ve. îmânî şübheleri izâle eder. ve âsâyişe dokunmuyor. ve mübâreze etmiyor. ve. yalnız ihbâr eder. ve şahısları ta‘yîn etmiyor. ve ilmî bir hakîkati, küllî bir sûrette beyân eder. Elbette o hakîkat-i hadîsiye bu zamanda dahi bir kısım şahıslara mutâbık çıksa; ve münâkaşaya sebeb olmamak için mahkemelerin teşhîr ve neşirlerinden evvel bizce tam mahrem tutulsa, adâlet cihetinde hiç bir vecihle bir suç teşkîl etmez.
Hem bir şeyi reddetmek ayrıdır. ve ilmen kabûl etmemek veya amel etmemek, bütün bütün ayrıdır. O risâle, yakın bir istikbâlde gelecek bir rejimi ilmen kabûl etmiyor diye bir suç olduğuna dâir, dünyada adliyelerin bir kanunu bulunduğuna ihtimâl vermiyoruz.
Elhâsıl: Hayât-ı ebediyeyi mahveden ve hayât-ı dünyeviyeyi dehşetli bir zehire çeviren ve lezzetini imhâ eden küfr-ü mutlakı, otuz seneden beri köküyle kesen; ve tabîiyyûnun dehşetli bir fikr-i küfrîlerini öldürmeye muvaffak olan; ve bu milletin iki hayatının saâdet düstûrlarını hârika hüccetlerle parlak bir sûrette isbat eden; ve Kur’ân’ın hakîkat-i arşiyesine dayanan Risâle-i Nûr, böyle küçük bir risâlenin bir-iki maddesiyle değil, belki bin kusuru dahi olsa, onun binler büyük haseneleri onları affettirir diye da‘vâ ediyoruz. ve isbatına da hazırız.
Üçüncü suâl: Bir mektûbun yirmi kelimesi’nde beş kelime kusûrlu görülse, o beş kelime sansür edilir. Mütebâkîsine izin vermek bir düstûr iken, Eskişehir Mahkemesi dört ay tedkîkten sonra yüz bin kelime içinde zâhirî nazarda zararlı tevehhüm edilen yalnız on beş kelimeden başka bulmamasıyla; ve hey’et-i vekîle de dört yüz sahîfeli Zülfikār’ın, yalnız iki sahîfesinde şimdiki kanuna uygun olmamasından otuz sene evvel yazılan iki âyetin tefsîrinden başka ilişmemesiyle; ve Denizli ve Ankara ehl-i vukūfu, on beş sehivden başkalarına ilişmemesiyle; ve şimdiye kadar yüz bin adamın ıslâhına vesîle olmasıyla vatana ve millete bin büyük menfaati tahakkuk eden Risâle-i Nûr’a küçük bir hizmet eden veya kendi îmânını kurtardığı için bir risâlesini yazan ve Emirdağı’nda garîb ve ihtiyârlığıma şefkaten bana kardeşlik eden Çalışkanlar gibi rızâ-yı İlâhî için bana hizmet eden bîçâreleri, iş mevsiminde ve dehşetli kışta taht-ı tevkîfe almak, hükûmet-i Cumhûriyenin hangi prensibiyle kābil-i tevfîk olabilir? Ve hangi kanunu müsâade etmeye imkânı var?
SAYFA 427
Mâdem cumhûriyet prensipleri, hürriyet-i vicdân kanunuyla dinsizlere ilişmiyor. Elbette mümkün olduğu kadar dünyaya karışmayan ve ehl-i dünyâ ile mübâreze etmeyen ve âhiretine ve îmânına ve vatanına dahi nâfi‘ bir tarzda çalışan dindârlara ilişmemek gerektir. ve elzemdir. Bin seneden beri bu milletin gıda ve ilaç gibi bir hâcet-i zarûriyesi olan takvâyı ve salâhati, bu mazhar-ı enbiyâ olan Asya’da hükmeden ehl-i siyâset, yasak etmez ve edemez biliyoruz. Yirmi seneden beri münzevî yaşayan ve yirmi sene evvelki Saîd’in kafasıyla sorduğu bu suâllerde, bu zamanın tarz-ı telakkîsine uygun gelmeyen kusurlarına bakmamak, insaniyetin muktezâsıdır.
Vatan ve millet ve âsâyişin menfaati hesabına bunu da hâtırlatmak bir vazîfe-i vataniyem olması cihetiyle derim: Böyle bize ve Risâle-i Nûr’a az bir münâsebetle taht-ı tevkîfe alınmak ve gücendirmek yüzünden, vatana ve âsâyişe dindârâne menfaati bulunan pek çok zâtları idare aleyhine çevirebilir. anarşiliğe meydan verir. Evet Risâle-i Nûr ile îmânlarını kurtaran ve millete zararsız ve tam menfaatdâr vaz‘iyete girenler, yüz binden çok ziyâdedir. Hükûmet-i Cumhûriyenin belki her büyük dâiresinde ve milletin her tabakasında fâideli ve müstakîmâne bir sûrette bulunuyorlar. Bunları gücendirmek değil, belki himâye etmek elzemdir.
Şekvâmızı dinlemeyen ve bizi söyletmeyen ve bahânelerle sıkıştıran bir kısım resmî adamlar, vatan aleyhinde anarşiliğe meydan açıyorlar diye kuvvetli bir vehim hâtırımıza geliyor.
Hem maslahat-ı hükûmet nâmına derim: Mâdem Beşinci Şuâ‘ı, hem Denizli, hem Ankara Mahkemeleri tedkîk edip ilişmemişler. bize verdiler. Elbette onu yeniden resmiyete koyup dedikodulara meydan açmamak, idarece zarûrîdir. Biz o risâleyi mahkemelerin ellerine geçmeden ve onu teşhîrlerinden evvel gizlediğimiz gibi, Afyon hükûmet ve mahkemesi dahi onu medâr-ı suâl ve cevâb etmemeli. Çünki kuvvetlidir, reddedilmez. Kablelvukū‘ haber vermiş, doğru çıkmış. Hem hedefi dünya değil. olsa olsa ölmüş gitmiş bir şahsa müteaddid ma‘nâlarından bir ma‘nâsı muvâfık geliyor. Onun dostluğu taassubu ile o gaybî ihbârı ve ma‘nâyı resmiyete koymamayı ve bizi onunla muâheze etmekle daha ziyâde teşhîrine yol açmamayı, vatan ve millet ve âsâyiş ve idare hesabına ihtâr etmeye vicdanım beni mecbûr etti.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 428
Afyon müddeî-i umûmîsine ve mahkeme reîsi ve a‘zâlarına, Denizli adliyesine hukukumu müdâfaa için arz ettiğim Dokuz Esası aynen size de takdîm ediyorum.
Yirmi senedir hayât-ı ictimâiyeyi ve bilhassa böyle resmî ve ince ve siyâsî hayatı terk etmişim. O hâllere karşı alınması lâzım gelen vaz‘iyeti bilmiyorum ve düşünmüyorum. ve düşünmesi beni cidden incitiyor. Fakat mecbûriyetle başka mahkemede insafsız bir zâtın intizâmsız ve mükerrer ve lüzûmsuz pek çok suâllerine verdiğim cevabların hâtimesi ve hulâsası olan bu intizâmsız müdâfaâtımda ve istid‘âmda, belki saded hâricî ve lüzûmsuz tekrârât ve intizâmsızlık ve aleyhime dönecek şiddetli ta‘bîrler ve bilmediğim yeni kanunlara muhâlif ifadeler bulunabilir. Fakat mâdem hakîkat üzere gidiyor. Hakîkatin hâtırı için o kusurlara bakmamak gerektir. O istid‘â ve müdâfaâtım Dokuz Esas üzerine gidiyor.
Birinci Esas: Mâdem hükûmet-i Cumhûriye, cumhûriyetteki hürriyet-i vicdân düstûruyla dinsizlere ve sefâhetçilere ilişmiyor. Elbette dindârlara ve takvâcılara da ilişmemek gerektir. Ve mâdem dinsiz bir millet yaşamaz. ve Asya dîn noktasında Avrupa’ya benzemez. ve İslâmiyet, hayât-ı şahsiye ve uhreviye cihetinde Hristiyanlığa uymaz. ve dinsiz bir Müslüman, başka dinsizler gibi olmaz. Ve bu bin seneden beri dünyayı diyânetiyle ışıklandıran ve bütün dünyanın tehâcümâtına karşı salâbet-i dîniyesini kahramânâne müdâfaa eden bu vatandaki milletin bir ihtiyâc-ı fıtrîsi hükmüne geçen diyânet ve salâhat ve bilhassa îmân hakîkatlerinin öğrenilmesi yerlerini, hiç bir terakkıyât, hiç bir medeniyet tutamaz. ve o ihtiyacı onlara unutturamaz. Elbette bu vatandaki millete hükmeden bir hükûmet, Risâle-i Nûr’a adâlet ve kanun ve âsâyiş cihetinde ilişemez. ve iliştirmemeli.
İkinci Esas: Mâdem bir şeyi reddetmek başkadır. ve onun ile amel etmemek, bütün bütün başkadır. Ve her hükûmette şiddetli muhâlifler bulunur. ve Mecûsî hâkimiyeti altında Müslümanlar ve hükûmet-i İslâmiye-i Ömeriye’de Yahûdîler ve Hristiyanlar bulunması ve âsâyişe ve idareye ilişmeyenin hürriyet-i şahsiyesi her hükûmette vardır. ve ilişilmez. ve hükûmet ele bakar. kalbe bakmaz; Ve mâdem âsâyişe ve idareye ve siyâsete ilişmek isteyen, her hâlde hiç şübhesiz gazetelerle ve dünya hâdisâtı ile alâkadâr olacak. Tâ kendine yardım eden cereyânları ve vaz‘iyetleri ve hâdisâtı bilsin. tâ yanlış ayağını atmasın.
SAYFA 429
Risâle-i Nûr ise, şâkirdlerini o derece men‘ etmiş ki: benim yakın dostlarım biliyorlar ki: yirmi beş senedir, değil gazeteleri okumak, belki sormasını ve merâk etmesini ve düşünmesini bana terk ettirmiş. Şimdi on senedir, kat‘iyen dünya cereyânlarından ve vaz‘iyetlerinden, Alman’ın mağlûbiyetinden ve Bolşevik’in istîlâsından başka, hiç bir haber almayacak derecede beni hayât-ı ictimâiyeden çekmiş. Elbette ve elbette hikmet-i hükûmet ve kānûn-u siyâset ve düstûr-u adâlet, bana ve benim gibi kardeşlerime ilişemez. Ve ilişen her hâlde ya evhâmdan veya garazından veya inâdından ilişir.
Üçüncü Esas: Sâbık mahkememizde bir müddeî-i umûmînin yanlış bir ma‘nâ ile Beşinci Şuâ‘a dâir suâllerinde kanun hesabına değil, belki bir ölmüş şahsın dostluğu taassubu hesabına, ma‘nâsız ve lüzûmsuz i‘tirâzları sebebiyle bu gelecek uzunca tafsîlâtı vermeye mecbûr oldum.
Evvelen:; Bu Beşinci Şuâ‘yı hükûmetin eline geçmeden evvel biz mahrem tutuyorduk. Hem bütün taharrîlerde bende bulunmadı. hem maksadı, yalnız avâmın îmânlarını şübhelerden ve müteşâbih hadîsleri inkârdan kurtarmaktır. Dünya cihetine üçüncü, dördüncü derecede dolayısıyla bakar. Hem verdiği haberler doğrudur. hem ehl-i siyâset ve ehl-i dünyâ ile mübâreze etmiyor. yalnız ihbâr eder. Hem şahısları ta‘yîn etmiyor. küllî bir sûrette bir hakîkat-i hadîsiyeyi beyân eder. Fakat gizli ellerde gezdiği için bir-iki hâşiye, bilmediğimiz bazı zâtlar tarafından ilâve edilerek o küllî hakîkati bu asırdaki dehşetli bir şahsa tam tatbîk etmişler. Onun için bu senelerde yeni te’lîf edilmiş zannıyla i‘tirâz ettiler. Hem o risâlenin aslı, Dâru’l-Hikmet’den daha eskidir. Yalnız bir zaman sonra tanzîm edildi, Risâle-i Nûr’a girdi. Şöyle ki:
Bundan kırk sene evvel ve hürriyetten bir sene evvel İstanbul’a geldim. O zaman Japonya’nın baş kumandanı, İslâm ulemâsından dînî bazı suâller sormuştu. Onları İstanbul hocaları benden sordular. Hem çok şeyleri o münâsebetle suâl ettiler.
Ezcümle: bir hadîste: Âhirzamanda dehşetli bir şahıs sabah kalkar. alnında هٰذَا كَافِرٌ yazılmış bulunur diye hadîs var, deyip benden sordular. Dedim: Bir acîb şahıs, bu milletin başına geçer. ve sabah kalkar, başına şapka giyer ve giydirir.
Bu cevâbımdan sonra bunu sordular: Acaba o zaman onu giyen, kâfir olmaz mı? Dedim: Şapka başa gelecek, Secdeye gitme diyecek. Fakat baştaki îmân, o şapkayı da secdeye getirecek. inşâallâh Müslüman edecek.
Sonra dediler: Aynı şahıs bir su içecek. onun eli delinecek. ve bu hâdise ile
SAYFA 430
Süfyân olduğu bilinecek. Ben de cevâben dedim: Bir darb-ı mesel var. Çok israflı adama, eli deliktir denilir. Yani elinde mal durmuyor, akıyor, zâyi‘ oluyor, deniliyor. İşte o dehşetli adam, bir su olan rakıya mübtelâ olup onun ile hasta olacak. ve kendisi hadsiz isrâfâta girecek. başkalarını da alıştıracak.
Sonra birisi sordu ki: O öldüğü zaman İstanbul’da Dikili Taş’da şeytan dünyaya bağıracak ki: filan öldü. O vakit ben dedim: Telgrafla haber verilecek. Fakat bir zaman sonra radyo çıkmış işittim. Eski cevabım tam değilmiş bildim. On sene sonra Dâru’l-Hikmet’de iken dedim: Şeytan gibi radyo ile dünyaya işittirilecek.
Sonra Sedd-i Zülkarneyn ve Ye’cûc-Me’cûc ve Dâbbetü’l-Arz ve Deccâl ve nüzûl-ü Îsâ as hakkında suâller sormuşlardı. Ben de cevablarını vermiştim. Hatta eski risâlelerimde onlar kısmen yazılmışlardır.
Bir zaman sonra Mustafâ Kemâl, iki def‘a şifre ile Van vilâyetinin eski vâlisi ve benim dostum Tahsîn Bey’in vâsıtasıyla beni neşredilen Hutuvât-ı Sitte’ye mükâfâten taltîf için Ankara’ya celb etti. gittim. Şeyh Sünûsî Kürdce lisânını bilmediğinden, beni onun yerinde üç yüz lira maaşla vilâyât-ı şarkiye vâiz-i umûmîsi, hem meb‘ûs olmak, hem diyânet riyâseti dâiresinde Dâru’l-Hikmet a‘zâlarıyla beraber eski vazîfem ile memnûn etmek ve benim Van’da temelini attığım Medresetü’z-Zehrâ ve şark dâru’l-fünûnuma Sultân Reşâd’ın verdiği on dokuz bin altın lira iki yüz meb‘ûs içinde yüz altmış üç meb‘ûsun imzasıyla yüz elli bin banknota iblâğ edilerek kabûl edildiği hâlde, ben Beşinci Şuâ‘ın aslının verdiği haberin bir kısmını orada bir adamda gördüm. Mecbûriyetle o çok ehemmiyetli vazîfeleri bıraktım. Ve bu adamla başa çıkılmaz ve mukābele edilmez diye dünyayı ve siyâseti ve hayât-ı ictimâiyeyi terk edip, yalnız îmânı kurtarmak yolunda vaktimi sarf ettim. Fakat bazı zâlim ve insafsız me’mûrlar, bana dünyaya bakacak iki-üç risâleyi yazdırdılar.
Sonra bazı zâtlar âhirzaman hâdisâtını haber veren müteşâbih hadîsleri suâl etmek münâsebetiyle, o eski risâlenin aslını tanzîm ettim. Risâle-i Nûr’un Beşinci Şuâ‘ı nâmını aldı. Risâle-i Nûr’un numaraları te’lîf tertîbiyle değildir. Meselâ Otuz üçüncü Mektûb, Birinci Mektûb’dan daha evvel te’lîf edilmiş. ve bu Beşinci Şuâ‘ın aslı ve Risâle-i Nûr’un bir kısım eczâları, Risâle-i Nûr’dan evvel te’lîf edilmiş.
Her ne ise, bu makamda bir müddeî-i umûmînin Mustafâ Kemâl’e dostluğu taassubuyla kanunsuz ve lüzûmsuz ve yanlış i‘tirâzları
SAYFA 431
ve suâlleri beni bu saded hâricî gibi îzâhâtı vermeye mecbûr eyledi. Ben onun adliye kanunu nâmına, tamâmen şahsî ve kanunsuz bir sözünü misâl olarak beyân ediyorum.
Dedi: Beşinci Şuâ‘da sen hiç kalben nedâmet etmedin mi ki: onu rakıdan ve şarabdan su tulumbası gibi ta‘bîrlerle tezyîf etmişsin?
Ben onun bütün bütün ma‘nâsız ve yanlış o dostluk taassubuna mukābil derim: Kahraman ordunun zaferi ve şerefi, ona verilmez. Yalnız onun bir hissesi olabilir. Nasıl ki ordunun ganîmeti, malları, erzâkları bir kumandana verilse zulümdür. dehşetli bir haksızlıktır.
Evet, nasıl o insafsız, o çok kusûrlu adamı sevmemekle beni ithâm etti. âdetâ vatan hâini yaptı. Ben de onu, orduyu sevmemekle ithâm ediyorum. Çünki bütün şerefi ve ma‘nevî ganîmeti o dostuna verip orduyu şerefsiz bırakıyor. Hakîkat ise, müsbet şeyler, haseneler, iyilikler cemâate, orduya tevzî‘ edilir. ve menfîler ve tahrîbât ve kusurlar başa verilir. Çünki bir şeyin vücûdu, bütün şerâitin ve erkânının vücûduyla olur ki: kumandan yalnız bir şarttır. ve o şeyin ademi ve bozulması ise, bir şartın ademiyle ve bir rüknün bozulmasıyla olur, mahvolur, bozulur. O fenâlık başa ve reîse verilebilir. İyilikler ve haseneler, ekseriyetle müsbet ve vücûdîdir. Başlar sâhib çıkamazlar. Fenâlıklar ve kusurlar ademîdir ve tahrîbîdir. Reisler mes’ûl olurlar. Hak ve hakîkat böyle iken, nasıl ki bir aşîret fütûhât yapsa: Âferîn Hasan Ağa, mağlûb olsa: Aşîrete tuh diye aşîret tezyîf edilse, bütün bütün hakîkatin aksine hükmedilir. Aynen öyle de: beni ithâm eden o müddeî bütün bütün hak ve hakîkatin aksine bir hatâsıyla, güyâ adliye nâmına hükmetti.
Aynen bunun hatâsı gibi, eski harb-i umûmî’den biraz evvel ben Van’da iken bazı dîndâr ve müttakî zâtlar yanıma geldiler. Dediler ki: Bazı kumandanlarda dinsizlik oluyor. Gel, bize iştirâk et. Biz bu reîslere isyan edeceğiz.
Ben de dedim: O fenâlıklar ve o dinsizlikler o gibi kumandanlara mahsûstur. Ordu onun ile mes’ûl olmaz. Bu Osmânlı ordusunda, belki yüz bin evliyâ var. Ben bu orduya karşı kılıç çekmem. ve size iştirâk etmem. O zâtlar benden ayrıldılar. kılıç çektiler. Neticesiz Bitlis hâdisesi vücûda geldi. Az zaman sonra harb-i umûmî patladı. O ordu, dîn nâmına iştirâk etti. cihada girdi. O ordudan yüz bin şehîdler, evliyâ mertebesine çıkıp beni o
SAYFA 432
da‘vâmda tasdîk edip, kanlarıyla velâyet fermanlarını imzaladılar.
Her ne ise, Biraz uzun söylemeye mecbûr oldum. Çünki: hiç bir hissiyâtla ve hâricî te’sîrâtla müteessir olmamak mâhiyetinin kat‘î hâssası bulunan adâlet hakîkati nâmına, cüz’î ve hatâ hissiyât ve tarafgîrlik ile bize ve Risâle-i Nûr’a karşı müzeyyifâne hareket eden bir müddeî-i umûmînin acîb vaz‘iyeti beni bu uzun ifadeye sevk etti.
Dördüncü Esas: Eskişehir Mahkemesi yüzer risâleleri ve mektûbları dört ay tedkîkten sonra, yalnız yüz yirmi adamdan on beş adama altışar ay cezâ ve bana da yüz risâleden yalnız bir-iki risâlede on beş kelime ile bir sene cezâ verebildi. Tarîkatçilik ve cem‘iyetçilik ve şapka mes’elelerinde berâet ettirdiler. Biz dahi o cezâyı çektik.
Ondan sonra Kastamonu’da çok def‘a taharrîlerde, hiç bir ilişiğimi bulmadılar. Ve kaç sene evvel Isparta’da mahrem ve gayr-i mahrem Risâle-i Nûr’un bütün eczâları bilâ-istisnâ hükûmetin eline geçti. Üç ay tedkîkten sonra umûmu sâhiblerine iâde edildi. Birkaç sene sonra Denizli ve Ankara Mahkemeleri’nde bütün risâleler iki sene kaldı. Tamâmen bize iâde edildi.
Mâdem hakîkat budur. beni ve Risâle-i Nûr’un şâkirdlerini ithâm eden ve o gibi kanun nâmına kanunsuz ve garazla ve hissiyâtla bizi muâheze edenler, elbette bizden evvel hem Eskişehir Mahkemesi’ni, hem Kastamonu hükûmetini ve zâbıtasını, hem Isparta Adliyesi’ni, hem Denizli Mahkemesi’ni, hem Ankara’nın ağır cezâ mahkemesini ithâm edip, onları varsa suçumuza tam teşrîk ediyorlar. Çünki bir suçumuz olsa idi, bu üç-dört hükûmet, yakınında çok zaman tecessüsüyle görmedi. Ve iki mahkeme, iki sene inceden inceye bakıp bilmedi veya aldırmadı. Bizden ziyâde onlar suçlu olurlar. Hâlbuki bizde dünyaya karışmak arzusu bulunsa idi, böyle sinek vızıltısı gibi değil, top güllesi gibi ses ve patlak verecekti.
Evet, Otuz bir Mart’da Dîvân-ı Harb-i Örfî’de ve Mustafâ Kemâl’e hiddetine karşı dîvân-ı riyâset’te şiddetli ve dokunaklı ve serbest müdâfaa eden bir adam, on sekiz sene zarfında kimseye sezdirmeden dünya entrikalarını çeviriyor diye onu ithâm eden, elbette bir garazla eder. Biz Denizli Müddeî-i Umûmîsi’nden ümîd ettiğimiz gibi, Afyon Müddeî-i Umûmîsi’nden de ümîd ederiz ki: bizi böylelerin i‘tirâzından ve garazlarından kurtarsın. ve hakîkat-i adâleti göstersin.
Beşinci Esas: Risâle-i Nûr şâkirdlerinin mümkün olduğu kadar siyâsete ve idare işine ve hükûmetin icrââtına karışmamak, bir düstûr-u esâsîleridir. Çünki hâlisâne hizmet-i Kur’âniye, onlara her şeye bedel kâfî geliyor.
Hem şimdi hükmeden
SAYFA 433
öyle kuvvetli cereyânlar içinde siyâsete girenlerden hiç bir kimse istiklâliyetini ve ihlâsını muhâfaza edemez. Her hâlde bir cereyân, onun hareketini kendi hesabına alacak. dünyevî maksadına âlet edecek. O hizmetin kudsiyetini bozacak. Hem maddî mübârezede, şu asrın bir düstûru olan eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdâd ile, birinin hatâsıyla onun ma‘sûm çok tarafdârlarını ezmek lâzım gelecek. Yoksa mağlûb düşecek. Hem dünya için dinini bırakan ve âlet edenlerin nazarında Kur’ân’ın hiç bir şeye âlet olmayan kudsî hakîkatleri, bir propaganda-i siyâsette âlet olmuş tevehhüm edilecek. Hem milletin her tabakası muvâfıkı muhâlifi, me’mûru ve âmîsinin o hakîkatlerde hisseleri var. onlara muhtaçdırlar. Risâle-i Nûr şâkirdleri tam bî-taraf kalmak için, siyâseti ve maddî mübârezeyi tam bırakmak ve hiç karışmamak lâzım gelmiş.
Altıncı Esas: Bu mes’elede benim şahsımın veya bazı kardeşlerimin kusuruyla Risâle-i Nûr’a hücûm edilmez. O doğrudan doğruya Kur’ân’a bağlanmış. Kur’ân da Arş-ı A‘zam’la bağlıdır. Kimin haddi var, elini oraya uzatsın? o kuvvetli ipleri çözsün? Hem bu memlekete maddî ve ma‘nevî bereketi ve fevkalâde hizmeti, otuz üç âyât-ı Kur’âniyenin işârâtıyla ve İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın üç kerâmet-i gaybiyesiyle ve Gavs-ı A‘zam’ın ks kat‘î ihbârıyla tahakkuk etmiş olan Risâle-i Nûr, bizim âdî ve şahsî kusurlarımızla mes’ûl olmaz. ve olamaz. ve olmamalı. Yoksa bu memlekete hem maddî, hem ma‘nevî telâfî edilmeyecek derecede zarar olacak.
Risâle-i Nûr’a karşı, gizli düşmanlarımızdan bazı zındıkların şeytanetiyle çevrilen plânlar ve hücûmlar, inşâallâh bozulacaklar. Onun şâkirdleri, başkalara kıyâs edilmezler. dağıttırılmazlar. vazgeçirilmezler. Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle mağlûb edilmezler. Eğer maddî müdâfaadan Kur’ân men‘ etmese idi, bu milletin can damarı hükmünde umûmun teveccühünü kazanan ve her tarafta bulunan o şâkirdler, Şeyh Saîd ve Menemen hâdiseleri gibi cüz’î ve neticesiz hâdiselerle bulaşmazlar. Allâh etmesin, eğer mecbûriyet-i kat‘iye derecesinde onlara zulmedilse, elbette gizli zındıklar ve münâfıklar bin derece pişman olacaklar.
Elhâsıl Mâdem biz ehl-i dünyânın dünyalarına ilişmiyoruz. onlar da bizim âhiretimize ve îmânî hizmetimize bu derece ilişmesinler.
Eskişehir Mahkemesi’nde gizli kalmış ve resmen zabta geçmemiş ve müdâfaâtımda dahi yazılmamış bir eski hâtırayı ve latîf bir kıssa-i müdâfaayı beyân ediyorum.
Orada benden sordular ki: Cumhûriyet hakkında fikrin nedir? Ben de dedim: Yaşlı mahkeme reîsinden başka daha siz dünyaya gelmeden, ben dîndâr cumhuriyetçi olduğumu, elinizdeki târîhçe-i hayatım isbat eder.
SAYFA 434
Hulâsası şudur: O zaman şimdiki gibi hâlî bir türbe kubbesinde inzivâda idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara veriyordum. ekmeğimi onun suyu ile yiyordum. Benden sordular. Ben dedim: Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. Cumhuriyetperverliklerine hürmeten taneleri karıncalara veriyorum.
Sonra dediler: Sen selef-i sâlihîne muhâlefet ediyorsun. Cevâben diyordum: Hulefâ-yı Râşidîn hem halîfe, hem reîs-i cumhûr idiler. Sıddîk-i Ekber ra, Aşere-i Mübeşşere’ye ve Sahâbe-i Kirâm’a elbette reîs-i cumhûr hükmünde idi. Fakat ma‘nâsız isim ve resim değildi. belki hakîkat-i adâleti ve hürriyet-i şer‘iyeyi taşıyan ma‘nâ-yı dîndâr cumhuriyetin reîsleri idiler.
İşte ey müddeî-i umûmî ve mahkeme a‘zâları Elli seneden beri bende olan bir fikrin aksiyle beni ithâm ediyorsunuz. Eğer lâik cumhûriyet soruyorsanız, ben biliyorum ki lâik ma‘nâsı, bî-taraf kalmak, yani hürriyet-i vicdân düstûruyla dinsizlere ve sefâhetçilere ilişilmediği gibi, dindârlara ve takvâcılara da ilişmez bir hükûmet telakkî ederim.
Yirmi beş senedir, hayat-ı siyâsiye ve ictimâiyeden çekilmişim. Hükûmet-i cumhûriye, ne hâl kesb ettiğini bilmiyorum. El-İyâzü billâh, farz-ı muhâl olarak eğer dinsizlik hesabına îmânına ve âhiretine çalışanları mes’ûl edecek kanunları yapan ve kabûl eden bir dehşetli şekle girmiş ise, bunu size bilâ-pervâ i‘lân ve ihtâr ederim ki: bin canım olsa da, îmâna ve âhiretime fedâ etmeye hazırım. Ne yaparsanız yapınız. Benim son sözüm حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ olarak sizin beni i‘dâm ve ağır cezâ ile zulmen mahkûm etmenize mukābil derim: Ben Risâle-i Nûr’un keşf-i kat‘îsi ile i‘dâm olmuyorum. belki terhîs edilip nûr ve saâdet âlemine gidiyorum. Ve sizi ey gizli düşmanlarımız ve dalâlet hesabına bizi ezen bedbahtlar İ‘dâm-ı ebedî ile ve dâimî haps-i münferid ile mahkûm bildiğimden ve gördüğümden tamamıyla intikāmımı sizden alarak rahat-ı kalble teslîm-i rûh etmeye hazırım, Onlara demiştim.
Yedinci Esas: Afyon Mahkemesi, başka yerlerdeki sathî tahkîkāta binâen bize bir cem‘iyet-i siyâsiye noktasında bakmış. Buna cevabımız:
Evvelen: Bütün benim ile arkadaşlık eden zâtların şehâdetiyle on dokuz seneden beri hiç bir gazeteyi okumayan ve dinlemeyen ve sormayan; ve bu on sene beş aydır harb-i umûmî’den, Alman’ın mağlûbiyetinden ve komünistin dehşetinden başka hiç bir haber almayan ve merâk etmeyen ve bilmeyen bir adamın, elbette siyâsetle hiç bir alâkası yoktur. ve siyâsî cem‘iyetlerle hiç bir münâsebeti olmaz.