ŞUA'LAR

3

[İKİNCİ ŞU‘]

[Eskişehir Hapishânesi’nin Son Meyvesi Otuz birinci Lem‘a’nın İkinci Şuâ‘ı]

On altı sene evvel Eskişehir Hapishânesi’nde arkadaşlarımın tahliyeleriyle yalnız kaldığım bir vakitte, şu şuâ‘ gāyet acele, pek noksân kalemimle, sıkıntılı râhatsızlık bir zamanda te’lîf edildiğinden, bir derece intizâmsız olmakla beraber, bugünlerde tashîh ederken, îmân ve tevhîd noktasında pek çok kıymetdâr ve kuvvetli ve ehemmiyetli gördüm.

Saîdü’n-Nûrsî

İhtâr: Bu risâle, benim nazarımda çok mühimdir. Çünki içinde çok mühim ve ince olan esrâr-ı îmâniye inkişâf ediyor. Bu risâleyi anlayarak okuyan adam, îmânını kurtarır inşâallâh. Maatteessüf ben burada kimse ile görüşemediğimden kendime tebyîz edip yazdıramadım. Bu risâlenin kıymetini birden anlamak istersen, başta bulunan İkinci ve Üçüncü Meyveleri ve âhirdeki Hâtime’yi ve Hâtime’den iki sahîfe evvelki mes’eleyi evvelce dikkatle oku. Sonra tamamını, teennî ile mütâlaa et.

Bu nükte, altı ism-i a'zamın altı nüktelerinin اَللّٰهُ اَحَدٌ e dâir yedinci nükte-i a'zamıdır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَبِهٖ نَسْتَعٖینُ

فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ âyetinin muhteşem bir nüktesiyle ve meşhûr bir kasem-i Nebevînin işârâtı ve ilhâmıyla hissettiğim gāyet güzel ve çok şirin ve nihâyet derecede latîf üç meyve-i tevhîde ve üç muktezîsine ve üç huccetine dâir bir nüktedir.

İşte Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yemîn ettiği vakit en çok isti‘mâl ettiği; ve tekrar ile her zaman ferman ettiği şu وَالَّذٖی نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِیَدِهٖ kasemidir. Ve bu kasem gösteriyor ki, şecere-i kâinâtın en geniş dâiresi ve en müntehâsı ve nihâyâtı ve teferruâtı dahi, Zât-ı Vâhid-i Ehad’in kudretiyle, irâdesiyle hareket eder. Çünki mahlûkātın en müntehabı ve ihtiyârca en mümtâzı olan, nev‘-i insanın en müntehabı ve en müstesnâsı olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nefsi kendi kendine mâlik olmazsa ve ef‘âlinde serbest bulunmazsa ve harekâtı başka bir iktidâra, başka ihtiyâra bağlı ise, elbette hiç bir şey ve hiç bir şe’n ve hiç bir hâl ve hiç bir keyfiyet cüz’î olsun, küllî olsun, o muhît iktidârın ve o şâmil ihtiyârın dâire-i tasarrufunun hâricinde olamaz.

4

Evet, bu çok ma‘nîdâr kasem-i Muhammedînin asm ifade ettiği, gāyet muazzam ve muhît bir tevhîd-i rubûbiyettir. Ve bu tevhîdin isbatına dâir yüz, belki bin bâhir burhânlar sirâcünnûr olan Risâle-i Nûr’da beyân edildiğinden, bu hakîkat-i âliyenin tafsîlâtını ve isbatını Risâle-i Nûr’a havâle ederek, bu İkinci Şuâ‘da muhtasar üç makam içinde, bu çok ehemmiyetli hakîkat-i îmâniyenin Birinci Makamı’nda, gāyet latîf ve tatlı ve çok kıymetdâr ve nûrlu hadsiz semerelerinden üç küllî meyvelerini gāyet muhtasar bir sûrette beyânla, o meyvelere benim kalbimi sevk eden zevklerime ve hislerime işâret edilecek. İkinci Makam’da ise, bu kudsî hakîkatin üç küllî muktezîsi ve esbâb-ı mûcibesi beyân edilir. Ve o üç muktezî, üç bin muktezîlerin kuvvetindedirler. Ve Üçüncü Makam’da, o hakîkat-i tevhîdiyenin üç alâmetleri zikredilecek. O üç alâmet, üç bin alâmet ve emâre ve delîller kuvvetindedirler.

Birinci Makam’ın Birinci Meyvesi: Tevhîdde ve vahdette, cemâl-i İlâhî ve kemâl-i Rabbânî tezâhür eder. Eğer vahdet olmazsa, o hazîne-i ezeliye gizlenir.

Evet, hadsiz cemâl ve kemâlât-ı İlâhiye ve nihâyetsiz mehâsin ve hüsn-ü Rabbânî ve hesabsız ihsânât ve bahâ-yı Rahmânî ve gāyetsiz kemâl ve cemâl-i Samedânî, ancak vahdet aynasında ve vahdet vâsıtasıyla şecere-i hilkatin nihâyetindeki cüz’iyâtın sîmâlarında temerküz eden cilve-i esmâda görünür. Meselâ, iktidârsız ve ihtiyârsız bir yavrunun imdâdına umulmadık bir yerden, yani kan ve fışkı ortasından beyaz, sâfî, temiz bir süt göndermek olan cüz’î fiil ise, tevhîd nazarıyla bakıldığı vakit, birden bütün yavruların pek çok hârikulâde ve pek çok şefkatkârâne olan küllî ve umûmî iâşeleriyle ve vâlidelerinin onlara musahhar edilmeleriyle rahmet-i Rahmânın cemâl-i lâyezâlîsi, kemâl-i şa‘şaa ile görünür. Eğer tevhîd nazarıyla bakılmazsa, o cemâl gizlenir. Ve o cüz’î iâşe dahi esbâba ve tesâdüfe ve tabiata havâle edilir. Bütün bütün kıymetini kaybeder. Belki de mâhiyetini de kaybeder.

Hem meselâ, müdhiş bir hastalıktan şifâ bulmak, eğer tevhîd nazarıyla bakılsa, birden zemîn denilen hastahâne-i kübrâda bulunan bütün derdlilere, âlem denilen eczâhâne-i ekberden ilaçlarıyla, dermanlarıyla şifâ ihsân etmek yüzünde, Rahîm-i Mutlak’ın cemâl-i şefkati ve mehâsin-i rahîmiyeti, küllî ve şa‘şaalı bir sûrette görünür. Eğer tevhîd nazarıyla bakılmazsa, o cüz’î, fakat alîmâne, basîrâne, şuûrkârâne olan şifâ vermek dahi, câmid ilaçların hâsiyetlerine ve kör kuvvete ve şuûrsuz tabiata verilir. Bütün bütün mâhiyetini ve hikmetini ve kıymetini kaybeder.

Bu makam münâsebetiyle hâtıra

5

gelen bir salavâtın bir nüktesini beyân ediyorum. Şöyle ki: Namaz tesbîhâtının âhirinde Şâfiîlerde gāyet müsta‘mel ve meşhûr bir salavât olan اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِ سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ كُلِّ دَٓاءٍ وَدَوَٓاءٍ وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَیْهِ وَعَلَیْهِمْ كَثٖیرًا كَثٖیرًا nın ehemmiyeti bundandır ki, insanın hikmet-i hilkati ve sırr-ı câmiiyeti ise, her zaman, her dakîka Hâlik’ına ilticâ ve yalvarmak ve hamd edip şükür etmek olduğundan, insanı, kamçı vurup dergâh-ı İlâhî’ye sevk eden en keskin, müessir sâik, hastalıklar olduğu gibi, insanı kemâl-i şevk ile şükre sevk eden ve tam ma‘nâsıyla minnetdâr edip hamdettiren tatlı ni‘metler ise, başta şifâlar, devâlar ve âfiyetler olduğundan, bu salavât-ı şerîfe gāyet müşerref ve ma‘nîdâr olmuştur. Ben bazen بِعَدَدِ كُلِّ دَٓاءٍ وَدَوَٓاءٍ dedikçe, küre-i arzı bir hastahâne sûretinde ve maddî ve ma‘nevî bütün derdlerin ve ihtiyaçların dermanlarını ihsân eden Şâfî-i Hakîkî’nin pek âşikâr bir mevcûdiyetini ve küllî bir şefkatini ve kudsî ve geniş bir rahîmiyetini hissediyorum.

Hem meselâ, dalâletin gāyet müdhiş ma‘nevî elemini hisseden bir adama îmân ile hidâyet ihsân etmek, eğer tevhîd nazarıyla bakılsa, birden o cüz’î ve âciz ve fânî adam, bütün kâinâtın Hâlik’ı ve Sultân’ı olan Ma‘bûdunun muhâtab bir abdi olmak ve o îmân vâsıtasıyla bir saâdet-i ebediyeyi ve şâhâne ve çok geniş ve şa‘şaalı bir mülk-ü bâkîyi ve bâkî bir dünyayı ihsân etmek ve onun gibi bütün mü’minleri dahi derecelerine göre, o lütfa mazhar etmek olan bu ihsân-ı ekber yüzünde ve sîmâsında, bir Zât-ı Kerîm ve Muhsin’in öyle bir hüsn-ü ezelîsi ve öyle bir cemâl-i lâyezâlîsi görünür ki, bir lem‘ası ile, bütün ehl-i îmânı kendine dost; ve hâs kısmını da âşık yapıyor. Eğer tevhîd nazarıyla bakılmazsa, o cüz’î îmânı ya mütehakkim veyâhûd hodbîn Mu‘tezileler gibi, kendi nefsine veya bazı esbâba havâle eder ki, hakîkî fiyatı ve bahâsı cennet olan o Rahmânî pırlanta, bir cam parçasına inip, aynadârlık ettiği kudsî cemâlin lem‘asını kaybeder.

İşte bu üç misâle kıyâsen, dâire-i kesretin müntehâsındaki cüz’iyâtın, cüz’iyât-ı ahvâlinde tevhîd noktasında cemâl-i İlâhînin ve kemâl-i Rabbânînin binler envâı ve yüz binler çeşitleri onlarda temerküz etmeleri cihetiyle görünür, anlaşılır, bilinir. Tahakkuku sâbit olur.

İşte tevhîdde cemâl ve kemâl-i İlâhînin kalben görünmesi ve rûhen hissedilmesi içindir ki, bütün evliyâ ve asfiyâ, en tatlı zevklerini ve en şirin ma‘nevî rızıklarını kelime-i tevhîd olan لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ zikrinde ve tekrarında buluyorlar.

6

Hem kelime-i tevhîdde, azamet-i kibriyâ ve celâl-i Sübhânî ve saltanat-ı mutlaka-i rubûbiyet-i Samedâniye tahakkuk ettiği içindir ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: اَفْضَلُ مَا قُلْتُ اَنَا وَالنَّبِیُّونَ مِنْ قَبْلٖی لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ Yani Ben ve benden evvel gelen peygamberlerin en ziyâde fazîletli ve kıymetli sözleri لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ kelâmıdır.

Evet, bir meyve, bir çiçek, bir ışık gibi küçücük bir ihsân, bir ni‘met, bir rızık birer küçük ayna iken, tevhîdin sırrıyla birden bütün emsâline omuz omuza verip ittisâl ettiklerinden, o nev‘ler birer büyük aynaya dönüp o nev‘lere mahsûs cilvelenen bir çeşit cemâl-i İlâhîyi gösterirler. Ve fânî ve muvakkat olan güzellik ile bâkî bir nevi‘ hüsn-ü Sermedîyi irâe ederler. Mevlânâ Celâleddîn’in dediği gibi: اٰنْ خَیَالَاتٖی كِە دَامِ اَوْ لِیَاسْتْ عَكْسِ مَهْرُویَانِ بُوسْتَانِ خُدَاسْتْ sırrıyla bir âyîne-i cemâl-i İlâhî olurlar. Yoksa eğer tevhîd sırrı olmazsa, o cüz’î meyve tek başına kalır. Ne o kudsî cemâli ve ne de o ulvî kemâli gösterir. İçindeki cüz’î bir lem‘a dahi söner, kaybolur. Âdetâ baş aşağı olup elmastan şişeye döner.

Hem tevhîdin sırrıyla, şecere-i hilkatin meyveleri olan zîhayatta bir şahsiyet-i İlâhiye ve bir ehadiyet-i Rabbâniye ve sıfât-ı seb‘aca ma‘nevî bir sîmâ-yı Rahmânî ve bir temerküz-ü esmâ ve اِیَّاكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ deki hitâba muhâtab olan zâtın bir cilve-i taayyünü ve teşahhusu tezâhür eder. Yoksa o şahsiyetin ve o ehadiyetin ve o sîmânın ve o taayyünün cilvesi inbisât ederek kâinât nisbetinde genişlenir, dağılır, gizlenir. Ancak çok büyük ve ihâtalı kalbî gözlere görünür. Çünki azamet-i kibriyâ perde olur. Herkesin kalbi göremez.

Hem o cüz’î zîhayatlarda pek zâhirî bir sûrette anlaşılır ki, onun Sâni‘i, onu görür, bilir, dinler. İstediği gibi yapar. Âdetâ o zîhayatın masnûiyeti arkasında, muktedir, muhtar, işitici, bilici, görücü bir zâtın ma‘nevî bir teşahhusu ve bir taayyünü îmâna görünür. Ve bilhassa zîhayattan insanın mahlûkiyeti arkasında gāyet âşikâr bir tarzda, o ma‘nevî teşahhus ve o kudsî taayyün, sırr-ı tevhîd ile ve îmân ile müşâhede olunur. Çünki o teşahhus-u ehadiyetin esasları olan ilim ve kudret ve hayat ve sem‘ ve basar gibi ma‘nâların hem numûneleri insanda var, hem o numûnelerle insan onlara işâret eder. Çünki meselâ gözü veren zât, hem gözü görür, hem ince bir ma‘nâ olan gözün gördüğünü de görür, sonra verir. Evet, senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür,

7

sonra yapar. Hem kulağı veren zât, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. Sâir sıfatlar buna kıyâs edilsin.

Hem esmânın nakışları ve cilveleri insanda var. İnsan onlarla, o kudsî ma‘nâlara şehâdet eder. Hem insan za‘fıyla, acziyle, fakrıyla, cehliyle diğer bir tarzda aynadârlık edip, yine za‘fına, fakrına merhamet eden ve meded veren bir zâtın kudretine, ilmine, irâdesine ve hâkezâ sâir evsâfına şehâdet eder.

İşte dâire-i kesretin müntehâsında ve en dağınık cüz’iyâtında sırr-ı vahdetle bin bir esmâ-yı İlâhiye, zîhayat denilen küçücük mektûblarda temerküz edip açık okunduğundan, o Sâni‘-i Hakîm, zîhayat nüshalarını pek çok teksîr ediyor. Ve bilhassa zîhayatlardan küçüklerin tâifelerinin nüshalarını, daha çoklukla teksîr ediyor. Ve her tarafa neşrediyor.

Bu birinci meyvenin hakîkatine beni îsâl eden ve sevk eden zevkî bir hissimdir. Şöyle ki: Bir zaman, ziyâde rikkatimden ve fazla şefkatimden ve acımak duygusundan, zîhayatların, hususan onlardan zîşuûrların ve bilhassa insanların ve bilhassa mazlûmların ve musîbete giriftâr olanların hâlleri, benim çok ziyâde rikkatime ve şefkatime ve kalbime dokunuyordu. Kalben diyordum: Bu âciz ve zayıf bîçârelerin derdlerini, âlemde hükmeden bu yeknesak kanunlar dinlemedikleri gibi, istîlâcı ve sağır olan unsurlar ve hâdiseler dahi işitmezler. Bunların bu perişan hâllerine merhamet eden ve husûsî işlerine müdâhale eden yok mu? diye rûhum çok derinden feryâd ediyordu. Hem o çok güzel memlûklerin ve o çok kıymetdâr malların ve o çok müştâk ve minnetdâr dostların işlerine bakacak ve onlara sahâbet edip himâye edecek bir mâlikleri, bir sâhibleri ve bir hakîkî dostları yok mu? diye kalbim bütün kuvvetiyle bağırıyordu.

İşte rûhumun feryâdına ve kalbimin vâveylâsına vâfî ve kâfî gelici ve teskîn edici ve kanâat verici cevâb ise, sırr-ı tevhîd ile Rahmân ve Rahîm olan Zât-ı Zülcelâl’in, umûmî kanunların tazyîkātları ve hâdisâtın tehâcümâtı altında ağlayan ve sızlayan o sevimli memlûklerine, kanunların fevkınde olarak, ihsânât-ı hususiyesi ve imdâdât-ı hâssası ve doğrudan doğruya her şeye karşı rubûbiyet-i hususiyesi olduğunu; ve her şeyin tedbîrini bizzât kendisi gördüğünü; ve her şeyin derdlerini bizzât dinlediğini; ve her şeyin hakîkî mâliki ve sâhibi ve hâmîsi olduğunu

8

sırr-ı Kur’ân ile ve nûr-u îmân ile bildim. O hadsiz me’yûsiyet yerinde, nihâyetsiz bir mesrûriyet hissettim. Ve her zîhayat, öyle bir Mâlik-i Zülcelâl’e mensubiyeti ve memlûkiyeti cihetiyle, nazarımda binler derece bir kıymet, bir ehemmiyet kesb ettiler.

Çünki mâdem herkes, efendisinin şerefiyle ve mensûb olduğu zâtın makamıyla, şöhretiyle iftihâr eder, bir izzet peydâ eder. Elbette nûr-u îmân ile, mensubiyetin ve memlûkiyetin inkişâfı sûretinde bir karınca bir firavun’u, o mensubiyet kuvvetiyle mağlûb ettiği gibi; o karınca o mensubiyet şerefiyle dahi, gāfil ve kendi kendine mâlik ve kendini başıboş zanneden; ve ecdâdıyla ve mülk-ü Mısır ile iftihâr eden; ve kabir kapısında o iftihârı sönen bin Firavun kadar iftihâr edebilir. Ve sinek dahi Nemrûd’un sekerât vaktinde azâba ve hicaba inkılâb eden iftihârına karşı, kendi mensubiyetinin şerefini irâe edip, onunkini hiçe indirebilir.

İşte اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظٖیمٌ âyeti, şirkte hadsiz ve çok büyük bir zulüm bulunduğunu bu ifade ile bildirir. Şirk öyle bir cürümdür ki, her bir mahlûkun hakkına ve şerefine ve haysiyetine bir tecâvüzdür. Onu ancak cehennem temizler.

Tevhîdin İkinci Meyvesi: Birinci Meyve, Hâlik-ı Kâinât olan Zât-ı Akdes’e baktığı gibi, bu İkinci Meyve de, kâinâtın zâtına ve mâhiyetine bakar.

Evet, sırr-ı vahdetle kâinâtın kemâlâtı tahakkuk eder. Hem mevcûdâtın ulvî vazîfeleri anlaşılır. Hem mahlûkātın netice-i hilkatleri takarrur eder. Hem masnûâtın kıymetleri bilinir. Hem bu âlemdeki makāsıd-ı İlâhiye vücûd bulur. Hem zîhayatların ve zîşuûrların hikmet-i hilkatleri ve sırr-ı îcâdları tezâhür eder. Hem bu dehşet-engîz tahavvülât içinde kahhârâne fırtınaların hiddetli ekşi sîmâları arkasında, rahmetin ve hikmetin güler ve güzel yüzleri görünür. Hem fenâ ve zevâlde kaybolan mevcûdâtın netîceleri ve hüviyetleri ve mâhiyetleri ve rûhları ve tesbîhâtları gibi çok vücûdlarını, kendilerine bedel âlem-i şehâdette bırakıp, sonra gittikleri bilinir.

Hem kâinât, baştan başa gāyet ma‘nîdâr bir kitâb-ı Samedânî; ve mevcûdât ferşten arşa kadar gāyet mu‘cizâne bir mecmûa-i mektûbât-ı Sübhâniye; ve mahlûkātın bütün tâifeleri, gāyet muntazam ve muhteşem birer ordu-yu Rabbânî; ve masnûâtın bütün kabîleleri mikroptan, karıncadan, tâ gergedana kadar, tâ kartallara kadar, seyyârâta kadar Sultân-ı Ezelî’nin gāyet vazîfeperver me’mûrları olduğu bilinmesi; ve her şey, aynadârlık ve intisâb cihetiyle binler derece kıymet-i şahsiyesinden daha yüksek kıymet almaları; ve seyl-i mevcûdâtın ve kafile-i mahlûkātın, Nereden geliyorlar? Ve nereye gidecekler? Ve ne için gelmişler? Ve ne yapıyorlar? diye halledilmeyen

9

tılsımlı suâllerin muammâları ona inkişâf etmesi, ancak ve ancak sırr-ı tevhîd iledir. Yoksa, kâinâtın mezkûr yüksek kemâlâtları sönecek. Ve o ulvî ve kudsî hakîkatleri, zıdlarına inkılâb edecek.

İşte şirk ve küfür cinâyeti, kâinâtın bütün kemâlâtına ve ulvî hukuklarına ve kudsî hakîkatlerine bir tecâvüz olduğu cihetledir ki, ehl-i şirk ve küfre karşı, kâinât kızıyor. Semâvât ve arz hiddet ediyor. Ve onların mahvı için anâsır ittifâk edip, kavm-i Nûh as ve Âd ve Semûd ve Firavun gibi ehl-i şirki boğuyor, gark ediyor. Ve تَكَادُ تَمَیَّزُ مِنَ الْغَیْظِ âyetinin sırrıyla, cehennem dahi ehl-i şirk ve küfre öyle kızıyor ve kızışıyor ki, parçalanmak derecesine geliyor. Evet, şirk, kâinâta karşı büyük bir tahkîr ve azîm bir tecâvüzdür. Ve kâinâtın kudsî vazîfelerini ve hilkatin hikmetlerini inkâr etmekle şerefini kırıyor. Numûne için binler misâllerinden bir tek misâle işâret edeceğiz.

Meselâ, sırr-ı vahdetle kâinât, öyle cesîm ve cismânî bir melâike hükmünde olur ki, mevcûdâtın nevi‘leri adedince yüz binler başlı; ve her başında, o nev‘de bulunan ferdlerin sayısınca yüz binler ağız; ve her ağzında, o ferdin cihâzât ve eczâsı ve a‘zâsı ve hüceyrâtı mikdârınca yüz binler diller ile Sâni‘ini takdîs ederek tesbîhât yapan İsrâfîl-misâl ubûdiyette ulvî bir makam sâhibi bir acâib mahlûk iken; hem sırr-ı tevhîd ile âhiret âlemlerine ve menzillerine çok mahsûlât yetiştiren bir mezraa; ve dâr-ı saadet tabakātlarına a‘mâl-i beşeriye gibi çok hâsılâtıyla levâzımât tedârik eden bir fabrika; ve âlem-i bekādaki, hususan cennet-i a‘lâdaki ehl-i temâşâya, dünyadan alınma sermedî manzaraları göstermek için mütemâdiyen işleyen yüz binler yüzlü sinemalı bir fotoğraf iken; şirk ise, bu çok acîb ve tam mutî‘ ve hayâtdâr ve cismânî melâikeyi; câmid, rûhsuz, fânî, vazîfesiz, hâlik, ma‘nâsız, hâdisâtın herc ü merci altında ve inkılâbların fırtınaları içinde, adem zulümâtında yuvarlanan bir perişan mecmûa-i vâhiyesi, hem bu çok garîb ve tam muntazam ve menfaatdâr fabrikayı; mahsûlâtsız, neticesiz, işsiz, muattal, karmakarışık olarak, şuûrsuz tesâdüflerin oyuncağı ve sağır tabiatın ve kör kuvvetin mel‘abegâhı; ve umûm zîşuûrun mâtemhânesi; ve bütün zîhayatın mezbahası ve hüzüngâhı sûretine çevirir.

İşte اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظٖیمٌ sırrıyla, şirk bir tek seyyie iken, ne kadar çok ve büyük cinâyetlere medâr oluyor ki, ehl-i şirki cehennemde hadsiz azâba müstehak eder. Her ne ise, Sirâcünnûr’da bu İkinci Meyve’nin îzâhâtı ve huccetleri mükerreren beyân edildiğinden, bu uzun kıssayı kısa bıraktık.

10

Bu İkinci Meyve’ye beni sevk edip îsâl eden, acîb bir his ve garîb bir zevktir. Şöyle ki: Bir zaman, bahar mevsiminde temâşâ ederken gördüm ki, zemîn yüzünde haşir ve neşr-i a‘zamın yüz binler numûnelerini gösteren bir seyerân ve seyelân içinde kafile kafile arkasında gelen giden mevcûdâtın; ve bilhassa zîhayat mahlûkātın; ve hususan küçücük zîhayatların kısa bir zamanda görünüp, der‘akab kaybolmaları; ve dâimî bir fa‘âliyet-i müdhişe içinde mevt ve zevâl levhaları bana çok hazîn görünüyordu. Rikkatime şiddetli dokunuyordu. Beni ağlatıyordu. O güzel hayvancıkların vefâtlarını gördükçe kalbim acıyordu. Of, yazık Vâh, yazık diyerek, bu ofların ve vâhların altında, derinden derine bir vâveylâ-yı rûhî hissediyordum. Bu âkıbete uğrayan hayatı ise, ölümden beter bir azâb gördüm.

Hem nebâtât ve hayvanât âleminde gāyet güzel, sevimli ve çok kıymetdâr, san‘atlı olan zîhayatlar, bir dakîka gözlerini açıp bu seyrângâh-ı kâinâta bakarlar. Dakikasıyla mahvolur, giderler. Bu hâli temâşâ ettikçe ciğerlerim sızlıyor. Ağlamakla şekvâ etmek istiyor; Neden geliyorlar? Hiç durmuyorlar, gidiyorlar? diye kalbim feleğe karşı dehşetli suâller soruyor. Ve böyle fâidesiz, gāyesiz, neticesiz, çabuk i‘dâm edilen bu masnû‘cuklar, gözümüzün önünde bu kadar ihtimâm ve dikkat ile ve san‘at ve cihâzât ile ve terbiye ve tedbîr ile kıymetdâr bir sûrette îcâd edildikten sonra, gāyet ehemmiyetsiz paçavralar gibi parçalanıp hiçlik karanlıklarına atıldıklarını gördükçe, kemâlâta meftûn ve güzelliklere mübtelâ ve kıymetdâr şeylere âşık olan bütün latîfelerim ve duygularım feryâd edip bağırıyorlardı ki: Neden bunlara merhamet edilmiyor? Yazık değiller mi? Bu baş döndürücü deverândaki fenâ ve zevâl, nereden gelmiş, bu bîçârelere musallat olmuş? diye mukadderât-ı hayatiyenin dış yüzünde bulunan elîm keyfiyetleriyle, kadere karşı müdhiş i‘tirâzlar başladığı hengâmda, birden Nûr-u Kur’ân, sırr-ı îmân, lütf-u Rahmân ile tevhîd imdâdıma yetiştiler, o karanlıkları aydınlattırdılar. Benim bütün o Vâh ve Of larımı, Oh lara; ve o ağlamalarımı sürûrlara ve o yazık demelerimi mâşâallâhlara, bârekellâhlara çevirdiler. Ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نُورِ الْاٖیمَانِ dedirdiler.

Sırr-ı vahdet ile şöyle gördüm ki, her bir mahlûkun, hususan her bir zîhayatın sırr-ı tevhîd ile çok büyük netîceleri

11

ve umûmî fâideleri vardır. Ezcümle, her bir zîhayat, meselâ bu süslü çiçek ve şu tatlıcı sinek öyle ma‘nîdâr İlâhî manzûm birer kasîdeciktirler ki, hadsiz zîşuûrlar onları kemâl-i lezzetle mütâlaa ederler. Ve öyle kıymetdâr birer mu‘cize-i kudrettirler ki ve birer i‘lânnâme-i hikmettirler ki, Sâni‘inin san‘atını nihâyetsiz ehl-i takdîre câzibedârâne teşhîr ederler.

Hem kendi san‘atını, kendisi temâşâ etmek; ve kendi cemâl-i fıtratını, kendisi müşâhede etmek; ve kendi cilve-i esmâsının güzelliklerini, aynacıklarda kendisi seyretmek isteyen Fâtır-ı Zülcelâl’in nazar-ı şuhûduna görünmek ve mazhar olmak, gāyet yüksek bir netice-i hilkatidir. Hem kâinâtta hadsiz fa‘âliyeti iktizâ eden tezâhür-ü rubûbiyete ve tebârüz-ü kemâlât-ı İlâhiyeye, Yirmi dördüncü Mektûb’da beyân edildiği gibi beş vecihle hizmeti dahi ulvî bir vazîfe-i fıtratıdır. Ve böyle fâideleri ve netîceleri vermekle beraber, kendi yerinde bu âlem-i şehâdette; zîruh ise, ruhunu hadsiz hâfızalarda ve sâir elvâh-ı mahfûzalarda sûretini ve hüviyetini; ve tohumlarında ve yumurtacıklarında mâhiyetinin kanunlarını ve bir nevi‘ müstakbel hayatını; ve âlem-i gaybda ve devâir-i esmâda aynadârlık ettiği kemâllerini ve güzelliklerini bırakıp, terhîs ma‘nâsında bir zâhirî mevt ile bir zevâl perdesi altına mesrûrâne girer. Yalnız dünyevî gözlerden saklanır, mâhiyetinde gördüm. Oh; elhamdülillâh dedim.

Evet, kâinâtın bütün tabakātında ve umûm nevi‘lerinde göz ile görünen ve her tarafa kök salan gāyet esaslı ve çok kuvvetli ve kusursuz ve nihâyet derecede parlak olan bu cemâller ve bu güzellikler, elbette şirkin iktizâ ettiği çok çirkin ve pek haşîn ve gāyet menfûr ve çok perişan olan vaz‘iyetin muhâl ve mevhûm olduğunu gösteriyor. Çünki böyle çok esaslı bir cemâl perdesi altında, bu dehşetli çirkinlik saklanamaz. Ve bulunamaz. Eğer bulunsa, o hakîkatli cemâl hakîkatsiz, asılsız, vâhî ve vehmî olur. Demek şirkin hakîkati yok. Yolu kapalı, bataklığa saplanır. Hükmü muhâldir, mümteni‘dir.

Bu mezkûr hissî olan hakîkat-i îmâniye, tafsîlâtıyla ve kat‘î burhânlarıyla Sirâcünnûr’un müteaddid risâlelerinde beyân edildiğinden, burada bu kısacık işaretle iktifâ ettik.

12

Üçüncü Meyve: Zîşuûra ve bilhassa insana bakar. Evet, sırr-ı vahdet ile insan, bütün mahlûkāt içinde büyük bir kemâl sâhibi; ve kâinâtın en kıymetdâr meyvesi; ve mahlûkātın en nâzenîni ve en mükemmeli; ve zîhayatın en bahtiyarı ve en mes‘udu; ve Hâlik-ı Âlem’in muhâtabı ve dostu olabilir. Hatta bütün kemâlât-ı insaniye ve beşerin bütün ulvî maksadları, tevhîd ile bağlıdır. Ve sırr-ı vahdetle vücûd bulur. Yoksa eğer vahdet olmazsa, insan, mahlûkātın en bedbahtı; ve mevcûdâtın en süflîsi; ve hayvanâtın en bîçâresi; ve zîşuûrun en hüzünlüsü ve azablısı ve gamlısı olur. Çünki insanın nihâyetsiz bir aczi ve nihâyetsiz düşmanları; ve hadsiz bir fakrı ve hadsiz ihtiyâçları bulunmakla beraber, mâhiyeti öyle çok ve mütenevvi‘ âlât ile ve hissiyât ile techîz edilmiş ki, yüz bin çeşit elemleri hisseder. Yüz binler tarzlarda lezzetleri zevk ederek ister. Ve öyle maksadları ve arzuları var ki, bütün kâinâta hükmü geçmeyen bir zât, o arzuları yerine getiremez.

Meselâ insanda, gāyet şedîd bir arzu-yu bekā var. İnsanın bu maksadını öyle bir zât verebilir ki, bütün kâinâtı bir saray hükmünde tasarruf eder. Ve bir odanın kapısını kapayıp diğer bir menzilin kapısını açmak gibi kolay bir sûrette, dünya kapısını kapayıp âhiret kapısını açabilsin. Beşerin bu arzu-yu bekā gibi, ebed tarafına uzanmış ve aktâr-ı âleme yayılmış binler menfî ve müsbet arzuları var ki, onları vermekle beşerin iki dehşetli yarası olan aczini ve fakrını tedâvi eden zât, ancak sırr-ı vahdetle bütün kâinâtı kabzasında tutan Zât-ı Ehad olabilir.

Hem beşerin kalbinin selâmetine ve istirâhatine âit öyle incecik ve gizli ve cüz’î matlabları var ki; ve ruhunun bekāsına ve saâdetine medâr öyle büyük ve muhît ve küllî maksadları var ki, onları öyle bir zât verebilir ki, kalbinin en ince ve görünmez perdelerini görür. Lâkayd kalmaz. Hem en gizli ve işitilmez, gāyet mahfî sesleri işitir, cevâbsız bırakmaz.

Hem semâvâtı ve arzı, iki mutî‘ nefer gibi emrine musahhar eder ve küllî hizmetlerde çalıştıracak derecede muktedir ola. Hem insanın bütün cihâzâtları ve hissiyâtları, sırr-ı vahdetle gāyet yüksek bir kıymet alırlar. Ve şirk ve küfür ile, gāyet derecede sukūt ederler. Meselâ insanın en kıymetdâr cihazı, aklıdır. Eğer o akıl sırr-ı tevhîd ile olsa, hem İlâhî ve kudsî defineleri açan, hem kâinâtın binler hazînelerini açan pırlanta gibi bir anahtar olur. Eğer şirk ve küfre düşse, o akıl o hâlde

13

geçmiş zamanın elîm hüzünlerini ve gelecek zamanın vahşi korkularını insanın başına toplattıran meş’ûm ve sebeb-i ta‘cîz bir âlet-i belâ olur.

Hem meselâ, insanın en latîf ve şirin bir seciyesi olan şefkat, eğer sırr-ı tevhîd onun yardımına yetişmezse, öyle müdhiş bir hirkat, bir firkat, bir rikkat ve bir musîbet olur ki, insanı, en bedbaht dereceye indirir. Tek güzel bir yavrusunu ebedî kaybeden bir gāfil vâlide, bu hirkati tam hisseder.

Hem meselâ, insanın en lezzetli ve tatlı ve kıymetli hissi olan muhabbet, eğer sırr-ı tevhîd yardım etse, bu küçücük insanı kâinât kadar büyüttürür ve genişlik verir. Ve mahlûkāta nâzenîn bir sultân yapar. Eğer şirk ve küfre düşse, اَلْعِیَاذُ بِاللّٰهِ öyle bir musîbet olur ki, mütemâdiyen zevâl ve fenâda mahvolan hadsiz mahbûblarının ebedî firâklarıyla bîçâre kalb-i insanîyi her dakîka parça parça eder. Fakat gaflet veren lehviyâtlar, muvakkaten ibtâl-i hissederek zâhiren hissettirmiyorlar.

İşte bu üç misâle yüzer cihâzât ve hissiyât-ı beşeriyeyi kıyâs etsen, vahdet ve tevhîd ne derece kemâlât-ı insâniyeye medâr olduğunu anlarsın. Bu Üçüncü Meyve dahi Sirâcünnûr’un, belki yirmi risâlesinde gāyet güzel bir tafsîl ve huccetli bir sûrette beyân edildiğinden, burada bu kısa işaretle iktifâ ederiz. Beni bu meyveye sevk ve îsâl eden şöyle bir histir:

Bir zaman yüksek bir dağ başında idim. Gafleti dağıtan bir intibâh-ı rûhî vâsıtasıyla; kabir, tam ma‘nâsıyla; ölüm, bütün çıplaklığıyla; zevâl ve fenâ, ağlattırıcı levhalarıyla bana göründüler. Herkes gibi fıtratımdaki fıtrî aşk-ı bekā, birden zevâle karşı isyan edip galeyâna geldi. Ve muhabbet ve takdîr ile pek çok alâkadâr olduğum ehl-i kemâlâtın ve meşâhîrin ve enbiyâ ve evliyâ ve asfiyânın sönmelerine ve mahvolmalarına karşı, hem mâhiyetimdeki rikkat-i cinsiye ve şefkat-i nev‘iye dahi kabre karşı tuğyân edip feverân etti. Ve altı cihete istimdâdkârâne baktım. Hiç bir cihetten hiç bir teselli ve hiç bir meded göremedim. Çünki zaman-ı mâzî tarafı, bir mezâr-ı ekber; müstakbel bir karanlık; yukarı tarafı, bir dehşet; aşağı, sağ ve sol taraflardan da elîm ve hazîn hâllerin ve hadsiz muzır şeylerin tehâcümâtını gördüm.

Birden sırr-ı tevhîd imdâdıma yetişti, perdeyi açtı. Hakîkat-i hâlin yüzünü gösterdi. Bak dedi. En evvel beni çok korkutan ölümün yüzüne baktım. Gördüm ki ölüm, ehl-i îmân için bir terhîstir. Ecel, bir terhîs tezkeresidir.

14

Bir tebdîl-i mekândır. Bir hayât-ı bâkiyenin mukaddimesi ve kapısıdır. Zindân-ı dünyâdan çıkıp bâğıstân-ı cinâna uçmaktır. Hizmetinin ücretini almak için huzûr-u Rahmân’a girmeye bir nöbettir. Dâr-ı saâdete gitmeye bir da‘vettir, diye kat‘î anladığımdan ölümü ve mevti sevmeye başladım.

Sonra zevâl ve fenâya baktım. Gördüm ki, sinema perdeleri gibi ve güneşe mukābil akan kabarcıklar misillü, lezzet verici bir teceddüd-ü emsâldir, bir tazelenmektir. Ve esmâ-yı hüsnâ’nın çok hüsnâ ve güzel cilvelerini tazelendirmek için âlem-i gaybdan gelerek âlem-i şehâdette vazîfedârâne bir seyerândır, bir cevelândır. Ve cemâl-i rubûbiyetin hikmetdârâne bir tezâhürâtıdır. Ve mevcûdâtın hüsn-ü Sermedîye karşı bir aynadârlığıdır, yakînen bildim.

Sonra altı cihete baktım, gördüm ki: Sırr-ı tevhîd ile o kadar nûrânîdirler ki, göz kamaştırıyorlar. Geçmiş zamanın bir mezâr-ı ekber olmadığını, belki zaman-ı istikbâle inkılâb eden binler mecâlis-i münevvere ve mecma‘-ı ahbâb ve binler menâzil-i nûrâniye olduğunu gördüm. Ve hâkezâ, bu iki hâlât gibi binler hâlâtın hakîkî yüzlerine baktım. Sürûr ve şükürden başka hiç bir te’sîr ve hiç bir keyfiyet vermediklerini gördüm.

Bu Üçüncü Meyve’ye âit bu zevkimi ve bu hissimi Sirâcünnûr’un, belki kırk kadar risâlelerinde cüz’î küllî delîllerle beyân etmişim. Ve bilhassa Yirmi altıncı Lem‘a olan İhtiyârlar Risâlesi’nin on üç aded recâlarında, o derece kat‘î ve güzel îzâh edilmiştir ki, daha fevkınde îzâh olamaz. Onun için bu pek uzun kıssayı bu makamda pek çok kısa kestim.

İkinci Makam: Tevhîdi ve vahdâniyeti ve vahdeti kat‘î bir sûrette iktizâ ve istilzâm ve îcâb eden; ve şirk ve iştirâki kabûl etmeyen ve müsâade vermeyen delîller hadsizdirler. Onlardan yüzler, belki binler burhânlar Risâle-i Nûr’da tafsîlen isbat edildiğinden, burada o muktezîlerin üç adedine icmâlen işâret edilecek.

Tevhîdin Birinci Muktezîsi: Bu kâinâtta gözle görünen hakîmâne ef‘âlin ve basîrâne tasarrufâtın şehâdetiyle bu masnûât, bir Hâkim-i Hakîm’in ve bir Kebîr-i Kâmil’in hudûdsuz sıfat ve isimleriyle ve nihâyetsiz ve mutlak olan ilim ve kudretiyle yapılıyor, îcâd ediliyor.

Evet, bir hads-i kat‘î ile bu eserlerden, o Sâni‘in

15

hem rubûbiyet-i âmme derecesinde hâkimiyeti ve âmiriyeti, hem ceberûtiyet-i mutlaka derecesinde kibriyâsı ve azameti, hem ulûhiyet-i mutlaka derecesinde kemâli ve istiğnâsı, hem hiç bir kayıd altına girmeyen ve hiç bir had ve nihâyeti bulunmayan fa‘âliyeti ve saltanatı var olduğu anlaşılır. Ve kat‘î bilinir. Belki görünür. Hâkimiyet ve kibriyâ ve kemâl ve istiğnâ ve ıtlâk ve ihâta ve nihâyetsizlik ve hadsizlik ise, vahdeti istilzâm ederler. İştirâke zıddırlar.

Ama hâkimiyet ve âmiriyetin vahdete şehâdeti ise, Risâle-i Nûr’un çok yerlerinde kat‘î bir sûrette isbat edilmiştir. Hulâsatü’l-hulâsası şudur ki: hâkimiyetin şe’ni ve muktezîsi, istiklâliyet ve infirâddır. Ve gayrın müdâhalesini reddir. Hatta aczleri için fıtraten muâvenete muhtâç olan insanlarda dahi o hâkimiyetin bir gölgesi olmak cihetiyle gayrın müdâhalesini red ve istiklâliyetini muhâfaza etmek için bir memlekette iki padişah, bir vilâyette iki vâli, bir nâhiyede iki müdür, hatta bir mahallede iki muhtar bulunamaz. Eğer bulunsa, herc ü merc olur, ihtilâl başlar. İntizâm bozulur.

Mâdem hâkimiyetin bir gölgesi, âciz ve muâvenete muhtâç olan insanlarda bu derece müdâhale-i gayrı ve iştirâki reddedip kabûl etmez. Elbette aczden münezzeh bir Kadîr-i Mutlak’da, rubûbiyet sûretindeki hâkimiyet, hiç bir cihetle iştirâki ve müdâhale-i gayrı kabûl etmez. Belki gāyet şiddetle reddeder. Ve şirki tevehhüm ve i‘tikād edenleri, gāyet hiddetle dergâhından tard eder. İşte Kur’ân-ı Hakîm’in ehl-i şirk aleyhinde gāyet şiddet ve hiddetle beyânâtı, bu mezkûr hakîkatten ileri geliyor.

Ama kibriyâ ve azamet ve celâlin vahdete şehâdetleri ise, o dahi Risâle-i Nûr’da parlak burhânlarla beyân edilmiştir. Burada gāyet muhtasar bir meâline işâret edilecek. Meselâ nasıl ki, güneşin azamet-i nûru ve kibriyâ-yı ziyâsı perdesiz yakınında bulunan başka zayıf nûrlara hiç bir cihetle ihtiyâç bırakmadığı ve te’sîr vermediği gibi, öyle de, kudret-i İlâhiyenin azamet ve kibriyâsı dahi, ayrı hiç bir kuvvete ve hiç bir kudrete ihtiyâç bırakmaz. Ve onlara hiç bir îcâdı ve hiç bir hakîkî te’sîri vermez. Ve bilhassa kâinâttaki bütün makāsıd-ı Rabbâniyenin temerküz ettiği yerleri ve medârları olan zîhayat ve zîşuûrları, başkalara havâle etmesi kābil değildir.

16

Hem hilkat-i insaniyenin ve hadsiz envâ‘-ı ni‘metin îcâdındaki gayelerin tezâhür ettiği yerleri ve menşe’leri olan zîhayatların cüz’iyâtındaki ahvâl ve semerâtı ve netîceleri başka ellere havâle etmek, hiç bir cihet-i imkânı yoktur. Meselâ, bir zîhayatın cüz’î bir şifâsı veya bir rızkı veya bir hidâyeti için, Cenâb-ı Hakk’dan başkasına hakîkî minnetdâr olmak; ve başkasını perestişkârâne medh ü senâ etmek rubûbiyetin azametine dokunur ve ulûhiyetin kibriyâsına ilişir. Ve ma‘bûdiyet-i mutlakanın haysiyetine dokundurur. Celâlini müteessir eder.

Ama kemâlin sırr-ı vahdete şehâdeti ise, yine Resâil-i Nûr’da çok parlak burhânlarla beyân edilmiştir. Gāyet muhtasar bir meâli şudur ki: semâvât ve arzın hilkati, bilbedâhe gāyet kemâlde bir kudret-i mutlakayı ister. Belki her bir zîhayatın acâib cihâzâtı dahi kemâl-i mutlakta bir kudreti iktizâ eder. Ve aczden münezzeh ve kayıddan müberrâ bir kudret-i mutlakadaki kemâl ise, elbette vahdeti istilzâm eder. Yoksa kemâline nakîsa ve ıtlâkına kayıd bulunmak; ve nihâyetsizliğine nihâyet vermek; ve en kavî bir kudreti, en zayıf bir acze sukūt ettirmek; ve nihâyetsiz bir kudrete, nihâyetsiz olduğu bir vakitte bir mütenâhî ile nihâyet vermek lâzım gelecek. Bu hâl ise, beş vecihle muhâl içinde muhâldir.

Ama ıtlâk ve ihâtanın ve nihâyetsizliğin vahdete şehâdetleri ise, o dahi Sirâcünnûr’un resâilinde tafsîlen zikredilmiştir. Bir muhtasar meâli şudur: Mâdem kâinâttaki ef‘âlin her biri, kendi eserinin etrafına istîlâkârâne yayılması ile her bir fiilin ihâtasını ve ıtlâkını ve hadsiz bulunduğunu ve kayıdsızlığını gösterir. Hem mâdem iştirâk ve şirk ise, o ihâtayı inhisâr altına alıyor. Ve ıtlâkı kayıd altına alıyor. Ve o hadsizliği had altına alıyor. Ve ıtlâkın hakîkatini ve ihâtanın mâhiyetini bozuyor. Elbette mutlak ve muhît olan o ef‘âlde iştirâk muhâldir, imkânı yoktur.

Evet, ıtlâkın mâhiyeti, iştirâke zıddır. Çünki ıtlâkın ma‘nâsı, hatta mütenâhî ve maddî ve mahdûd bir şeyde dahi olsa, yine istîlâkârâne ve istiklâldârâne etrâfa ve her yere yayılmaktır ve intişâr etmektir. Meselâ, hava ve ziyâ ve nûr ve harâret, hatta su ıtlâka mazhar olsalar, her tarafa yayılırlar.

Mâdem ıtlâk ciheti cüz’îde dahi olsa, maddîleri, mahdûdları böyle müstevlî yapıyor. Elbette küllî bir ıtlâk-ı hakîkî, böyle hem nihâyetsiz, hem maddeden münezzeh, hem hudûdsuz, hem kusurdan müberrâ olan sıfatlara öyle bir istîlâ ve ihâta verir ki, şirk ve iştirâkin hiç bir cihet-i imkânı ve ihtimâli olamaz.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç