
SAYFA 51
[DÖRDÜNCÜ ŞU‘]
Ma‘nen ve rütbeten Beşinci Lem‘adır. Sûreten ve makamen, Otuz birinci Mektûb’un Otuz birinci Lem‘ası’nın kıymetdâr Dördüncü Şuâ‘ı ve Âyet-i Hasbiye’nin mühim bir nüktesidir.
İhtâr: Risâle-i Nûr, sâir kitaplara muhâlif olarak başta perdeli gidiyor. gittikçe inkişâf eder. Hususan bu risâlenin, Birinci Mertebe’si, çok kıymetdâr bir hakîkat olmakla beraber, çok ince ve derindir. Hem bu Birinci Mertebe, bana mahsûs gāyet ehemmiyetli bir muhâkeme-i hissî; ve gāyet rûhlu bir muâmele-i îmânî; ve gāyet gizli bir mükâleme-i kalbî sûretinde mütenevvi‘ ve derin derdlerime şifâ olarak tebârüz etmiş. Bana tam tevâfuk eden, tam hissedebilir. Yoksa tam zevk edemez.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ
Bir zaman ehl-i dünyâ beni her şeyden tecrîd ettiklerinden, beş çeşit gurbetlere düşmüştüm. Ve ihtiyârlık zamanımda kısmen teessürâttan gelen beş nevi‘ hastalıklara giriftâr olmuştum.
Sıkıntıdan gelen bir gafletle, Risâle-i Nûr’un teselli verici ve meded edici envârına bakmayarak, doğrudan doğruya kalbime baktım ve rûhumu aradım. Gördüm ki, gāyet kuvvetli bir aşk-ı bekā; ve şedîd bir muhabbet-i vücûd; ve büyük bir iştiyâk-ı hayat; ve hadsiz bir acz; ve nihâyetsiz bir fakr, bende hükmediyorlar. Hâlbuki müdhiş bir fenâ, o bekāyı söndürüyor. O hâletimde yanık bir şâirin dediği gibi dedim: Dil bekāsı, Hakk fenâsı, istedi mülk-ü tenim. Bir devâsız derde düştüm, âh ki Lokmân bî-haber. Me’yûsâne başımı eğdim.
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ âyeti imdâdıma geldi. dedi: Beni dikkatle oku Ben günde beş yüz def‘a okudum. Benim için aynelyakîn sûretinde inkişâf eden çok kıymetdâr envârından bir kısmını ve yalnız dokuz nûrunu ve mertebesini icmâlen yazıp, eskiden aynelyakîn ile değil, belki ilmelyakîn ile bilinen tafsîlâtını Risâle-i Nûr’a havâle ediyorum.
SAYFA 52
Birinci Mertebe-i Nûriye-i Hasbiye: Bendeki aşk-ı bekā, bendeki bekāya değil, belki sebebsiz ve bizzât mahbûb olan kemâl-i mutlak sâhibi, Zât-ı Zülkemâl ve Zülcemâl’in bir isminin bir cilvesinin, mâhiyetimde bir gölgesi bulunduğundan, fıtratımdaki o Kâmil-i Mutlak’ın varlığına ve kemâline ve bekāsına müteveccih olan muhabbet-i fıtriye, gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, aynanın bekāsına âşık olmuştu. حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ geldi. Perdeyi kaldırdı, gördüm ve hissettim ve hakkalyakîn zevk ettim ki, bekāmın lezzet ve saâdeti, aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâkî-i Zülkemâl’in bekāsına ve benim Rabbim ve İlâhım olduğuna îmânımda ve iz‘ânımda ve îkānımda vardır. Çünki onun bekāsıyla, benim için lâyemût bir hakîkat tahakkuk eder. Zîrâ benim mâhiyetim hem bâkî, hem sermedî bir ismin gölgesi olur, daha ölmez diye şuûr-u îmânî ile takarrur eder.
Hem şuûr-u îmânî ile, mahbûb-u mutlak olan kemâl-i mutlakın varlığı bilinmekle, şedîd ve fıtrî olan muhabbet-i zâtî tatmîn edilir. Hem Bâkî-i Sermedî’nin bekāsına ve varlığına âit o şuûr-u îmânî ile, kâinâtın ve nev‘-i insanın kemâlâtı bilinir ve bulunur. Ve kemâlâta karşı fıtrî meftuniyet, hadsiz elemlerden kurtulup zevk ve lezzetini alır.
Hem o şuûr-u îmânî ile o Bâkî-i Sermedî’ye bir intisâb ve o intisâb-ı îmânî ile umûm mülküne bir münâsebetdârlık peydâ olur. Ve o münâsebet-i intisâbî ile hadsiz bir mülke, bir nevi‘ mâlikiyet gibi îmân gözüyle bakar, ma‘nen istifâde eder.
Hem o şuûr-u îmânî ile ve o intisâb ve münâsebet ile, umûm mevcûdâta bir alâka ve bir nevi‘ ittisâl peydâ eder. O hâlde ikinci derecede vücûd-u şahsîsinden başka hadsiz bir vücûd, o şuûr-u îmânî ve intisâb ve münâsebet ve alâka ve ittisâl cihetinde, güyâ onun bir nevi‘ varlığıdır gibi var olur. Varlığa karşı fıtrî aşk teskîn edilir. Hem o şuûr-u îmânî ve intisâb ve münâsebet ve alâkadârlığı cihetiyle, bütün ehl-i kemâlâta karşı bir uhuvvet peydâ olur. O hâlde Bâkî-i Sermedî’nin varlığıyla ve bekāsıyla o hadsiz ehl-i kemâl mahvolmayıp zâyi‘ olmadıklarını bilmekle, takdîr ve tahsîn ile merbût ve dost olduğu hadsiz dostlarının bekāları ve devâm-ı kemâlâtları, o şuûr-u îmânî sâhibine ulvî bir zevk verir.
Hem o şuûr-u îmânî ve intisâb ve münâsebet ve alâkadârlık ve uhuvvet vâsıtasıyla bütün dostlarımın ki, hayâtımı ve bekāmı, onların saâdetleri için maa’l-memnûniye fedâ ediyorum. Onların mes‘ûdiyetleri ile hadsiz bir saâdet kendimde ve kendinde hissedebilir gördüm. Çünki bir samîmî dostun saâdetiyle,
SAYFA 53
şefkatli dostu dahi saadetlenir ve lezzetlenir. Şu hâlde Bâkî-i Zülkemâl’in bekāsı ve varlığıyla, başta Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve âl ve ashâbı olarak ve umûm sâdâtım ve ahbâbım olan enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâ ve bütün sâir hadsiz dostlarım, i‘dâm-ı ebedîden kurtulduklarını ve bir saâdet-i sermediyeye mazhariyetlerini o şuûr-u îmânî ile hissettim. Ve münâsebet ve alâka ve uhuvvet ve dostluk sırlarıyla onların saâdetleri bana in‘ikâs edip beni saadetlendirdiğini zevk ettim.
Hem o şuûr-u îmânî ile, rikkat-i cinsiye ve şefkat-i akrabâ yüzünden gelen hadsiz teellümâttan kurtulup, hadsiz bir zevk-i rûhânî duydum. Çünki hayâtımı ve bekāmı maal-iftihâr onların tehlikelerden kurtulmaları için fedâ etmeye fıtraten arzu ettiğim, başta pederlerim ve vâlidelerim ve bütün neslî ve nesebî ve ma‘nevî akrabalarım, Bâkî-i Hakîkî’nin bekāsıyla ve varlığıyla mahvden ve ademden ve i‘dâm-ı ebedîden ve hadsiz elemlerden kurtulup, o hadsiz rahmetine mazhariyetlerini şuûr-u îmânî ile hissettim. Ve medâr-ı gam ve elem olan cüz’î ve te’sîrsiz şefkatime bedel, nihâyetsiz bir rahmet, onlara nezâret ve onları himâye ettiğini duydum, hissettim. Bir vâlide, veledinin lezzetiyle, zevkiyle, rahatıyla zevklendiği gibi, ben de o bütün şefkat ettiğim zâtların o rahmetin himâyeti altındaki necâtlarıyla ve istirâhatleriyle zevklendim ve ferahlandım. Ve çok derin şükrettim.
Hem o şuûr-u îmânî ile, netice-i hayatım ve sebeb-i saadetim ve vazîfe-i fıtratım olan Resâilü’n-Nûr dahi mahvden, fâidesiz kalmaktan ve ma‘nen kurumaktan kurtulduklarını ve meyvedâr bâkî kalacaklarını o intisâb-ı îmânî ile bildim, hissettim, kanâat getirdim. Kendi bekāmın lezzetinden çok ziyâde bir ma‘nevî lezzet duydum, tam hissettim. Çünki îmân ettim ki, Bâkî-i Zülkemâl’in bekāsı ve varlığıyla Resâilü’n-Nûr, yalnız insanların hâfızalarında ve kalblerinde nakşolmuyor. Belki hadsiz zîşuûr mahlûkātın ve rûhânîlerin bir mütâlaagâhları olmakla beraber, rızâ-yı İlâhîye mazhar ise, Levh-i Mahfûz’da ve elvâh-ı mahfûzalarda irtisâm ederek sevâb meyveleriyle tezeyyün eder. Ve bilhassa Kur’ân’a mensubiyeti ve kabûl-ü Nebevî ve inşâallâh marzî-i İlâhî cihetiyle bir ân-ı vücûdu ve nazar-ı Rabbânîye mazhariyeti, umûm ehl-i dünyânın takdîrinden daha ziyâde kıymetdâr bildim.
İşte hayâtımı ve bekāmı, o Resâil’in hakāik-i îmâniyeyi isbat eden her bir risâlesinin bekāsına, devamına, ifadesine ve makbûliyetine fedâ etmeye her vakit hazır olduğum gibi, saadetimi de, onların Kur’ân’a hizmet etmelerinde bildim. Ve o hâlde, bekā-yı İlâhî ile yüz derece insanların tahsînlerinden daha ziyâde takdîre mazhariyetlerini, o intisâb-ı îmânî ile anladım. Bütün kuvvetimle
SAYFA 54
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ dedim.
Hem o şuûr-u îmânî ile, ebedî bir bekāyı ve dâimî bir hayatı veren Bâkî-i Zülcelâl’in bekāsına ve vücûduna îmân; ve îmânın a‘mâl-i sâliha gibi netîceleri, bu fânî hayâtın bâkî meyveleri ve ebedî bir bekānın vesîleleri olduğunu bildim.
Meyvedâr bir ağaca inkılâb etmek için kabuğunu terk eden bir çekirdek gibi, ben de o bâkî meyveleri vermek için, bu bekâ-yı dünyevînin kabuğunu bırakmaya nefsimi kandırdım. Nefsimle beraber حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ deyip, onun bekāsı bize yeter dedim.
Hem o şuûr-u îmânî ile ve intisâb-ı ubûdiyet ile toprak perdesinin arkası ışıklandığını; ve ağır tabaka-i türâbiye dahi ölülerin üstünden kalktığını; ve kabir kapısıyla girilen yeraltı dahi, adem-âlûd karanlıklar olmadığını ilmelyakîn ile bildim. Bütün kuvvetimle حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ dedim.
Hem gāyet kat‘î bir sûrette hissettim ve o şuûr-u îmânî ile hakkalyakîn bildim ki, fıtratımdaki çok şiddetli olan aşk-ı bekā, Bâkî-i Zülkemâl’in bekāsına ve varlığına iki cihetle bakarken, enâniyetin perde çekmesiyle mahbûbunu kaçırmış, aynasına perestiş etmiş bir serseme dönmüş, kendimi gördüm.
Ve o çok derin ve çok kuvvetli aşk-ı bekā, bizzât ve sebebsiz ve fıtraten sevilen ve perestiş edilen kemâl-i mutlak bir isminin gölgesi vâsıtasıyla mâhiyetimde hükmedip o aşk-ı bekāyı vermiş.
Ve muhabbet için zâtından başka hiç bir illet ve hiç bir garaz ve hiç bir sebeb iktizâ etmeyen kemâl-i zâtî, perestişe kâfî ve vâfî iken, sâbıkan beyân ettiğimiz ve her birisine bir hayat ve bir bekā değil, belki elden gelse binler hayât-ı dünyeviye ve binler bekā fedâ edilmeye lâyık olan mezkûr bâkî meyveleri dahi ihsân etmekle, o fıtrî aşkı şiddetlendirmiş, hissettim. Elimden gelse idi, bütün zerrât-ı vücûdumla حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ diyecektim. Ve o niyetle dedim.
Bekāsını arayan ve bekā-yı İlâhîyi bulan o şuûr-u îmânî ki, bir kısım meyvelerine sâbıkan hem; hem; hem’ler ile işâret ettim. Bana öyle bir zevk ve şevk verdi ki, bütün rûhumla, bütün kuvvetimle, en derin kalbimden nefsimle beraber: حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ dedim.
İkinci Mertebe-i Nûriye-i Hasbiye: Fıtratımdaki hadsiz aczimle beraber ihtiyârlık ve gurbet ve kimsesizlik ve tecrîdim içinde ehl-i dünyâ desîseleriyle, câsûslarıyla bana hücûm ettikleri hengâmda kalbimden dedim: Elleri bağlı, zayıf ve hasta bir tek adama ordular taarruz ediyor. Bu bîçârenin, yani benim için bir nokta-i
SAYFA 55
istinâd yok mu? diye حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ âyetine mürâcaat ettim. Bu âyet bana bildirdi ki, intisâb-ı îmânî tezkeresiyle Kadîr-i Mutlak öyle bir sultâna istinâd edersin ki, zemîn yüzünde, her baharda dört yüz bin milletten mürekkeb nebâtât ve hayvanât ordularının bütün cihâzâtlarını kemâl-i intizâmla vermekle beraber, her sene eşcâr ve tuyûr denilen bu iki muazzam ordusunun elbiselerini tazelendirir, yeni libâslar giydirir. Urbalarını ve formalarını değiştirir. Her tavuğun ve kuşun fistanlarını ve çarşaflarını tazelendirdiği gibi, bütün dağların ve sahrâların yüz örtülerini değiştirir.
Başta insan olarak hayvanâtın muazzam ordusunun bütün erzâklarını, değil medenî insanların son zamanda keşfettikleri et, şeker ve sâir taâmların hulâsaları gibi, belki o medenî hulâsalardan yüz derece daha mükemmel ve bütün taâmların her nev‘inden tohum ve çekirdek denilen Rahmânî hulâsalara koyup ve o hulâsaları dahi onların pişirmelerine ve inbisâtlarına dâir kaderî ta‘rîfeleri içine sarıp, muhâfaza için küçücük sandukçalara koyup tevdî‘ eder. O sandukçukların îcâdı Kâf-Nûn, fabrikasında o kadar çabuklukla ve çoklukla ve kolaylıkla olur ki, Kur’ân der: Bir emir ile yapılır.
Hem o umûm hulâsalar, bir şehri doldurmadığı ve birbirine benzedikleri ve aynı maddeler oldukları hâlde, Rezzâk-ı Kerîm onlardan bir yaz mevsiminde pişirdiği gāyet mütenevvi‘ ve lezîz taâmlar, zemînin bütün şehirlerini bir cihette doldurabilir. İşte sen, intisâb-ı îmânî tezkeresiyle böyle bir nokta-i istinâd bulduğundan, hadsiz bir kuvvete ve kudrete dayanabilirsin.
Ben de âyetten bu dersimi aldıkça, öyle bir kuvve-i ma‘neviyeyi buldum ki: değil şimdiki düşmanlarıma, belki dünyaya meydan okuyabilir bir iktidâr-ı îmânî hissederek bütün rûhumla حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ dedim.
Hem hadsiz fakrım ve ihtiyacım cihetinde dahi bir nokta-i istimdâd için yine bu âyete mürâcaat ettim. Bana dedi ki: Sen memlûkiyet ve ubûdiyet intisâbıyla öyle bir Mâlik-i Kerîm’e mensubsun ve iâşe defterinde mukayyedsin ki, her bahar ve yazda gaybdan ve hiçten ve umulmadık yerden ve kuru topraktan kaldırır, indirir tarzında, yüz def‘a zemîn sofrasını ayrı ayrı yemeklerle tezyîn eder, serer. Güyâ zamanın seneleri ve her senenin günleri, birbiri arkasından gelen ihsân meyvelerine ve rahmet taâmlarına birer kaptırlar ve bir Rezzâk-ı Rahîm’in, küllî ve cüz’î ihsânât mertebelerine
SAYFA 56
birer meşherdirler. İşte sen, böyle bir Ganiyy-i Mutlak’ın abdisin. Abdiyetine şuûrun varsa, senin elîm fakrın, lezîz bir iştihâ olur.
Ben de dersimi aldım. Nefsimle beraber Evet evet, doğrudur deyip mütevekkilâne حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ dedim.
Üçüncü Mertebe-i Nûriye-i Hasbiye: Ben o gurbetlerin ve hastalıkların ve mazlumiyetlerin tazyîkiyle dünyadan alâkamı kesilmiş bularak ebedî bir dünyada ve bâkî bir memlekette dâimî bir saâdete nâmzed olduğumu îmân telkîn ettiği hengâmda, Of Of tan vazgeçtim, Oh Oh demeye başladım. Fakat bu gaye-i hayâlin ve bu hedef-i rûhun ve bu netice-i fıtratın tahakkuku, ancak ve ancak bütün mahlûkātın bütün harekât ve sekenâtlarını ve ahvâl ve a‘mâllerini kavlen ve fiilen bilen ve kaydeden; ve bu küçücük âciz-i mutlak insanı, kendine dost ve muhâtab eden; ve bütün mahlûkāt üstünde bir makam veren bir Kadîr-i Mutlak’ın hadsiz kudretiyle ve insana nihâyetsiz inâyet etmesiyle ve ehemmiyet vermesiyle olabilir diye düşünürken, bu iki noktada, yani böyle bir kudretin fa‘âliyeti ve zâhiren bu ehemmiyetsiz insanın hakîkatli ehemmiyeti hakkında, îmânın inkişâfını ve kalbin itmi’nânını veren bir îzâh istedim.
Yine bu âyete mürâcaat ettim. dedi ki: حَسْبُنَا daki نَاya dikkat et Senin ile beraber, lisân-ı hâl ile ve lisân-ı kāl ile, kimler حَسْبُنَا yı söylüyorlar, dinle emretti. Birden baktım ki, hadsiz kuşlar ve kuşçuklar ve sinekler; ve hesabsız hayvanlar ve hayvancıklar; ve nihâyetsiz nebâtlar ve yeşilcikler; ve gāyetsiz ağaçlar ve ağaççıklar dahi benim gibi lisân-ı hâl ile حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ in ma‘nâsını yâd ediyorlar ve yâda getiriyorlar ki, bütün şerâit-i hayatiyelerini tekeffül eden öyle bir vekîlleri var ki birbirine benzeyen ve maddeleri bir olan yumurtalardan ve birbirinin misli gibi katrelerden; ve birbirinin aynı gibi habbelerden; ve birbirine müşâbih çekirdeklerden, kuşların yüz bin çeşitlerini ve hayvanların yüz bin tarzlarını ve nebâtâtın yüz bin nev‘lerini ve ağaçların yüz bin sınıflarını, yanlışsız, noksânsız, iltibâssız, süslü, mîzânlı, intizâmlı, birbirinden ayrı, fârikalı bir sûrette, gözümüzün önünde, hususan her baharda gāyet çabuklukla ve gāyet kolaylıkla ve gāyet geniş bir dâirede gāyet çoklukla halk eder, yapar. Kudretinin azamet ve haşmeti içinde beraberlik ve benzeyişlik ve birbiri içinde ve bir tarzda yapılmaları, vahdetini ve ehadiyetini bizlere gösterir. Ve böyle hadsiz mu‘cizâtı ibrâz eden bir fiil-i rubûbiyete ve bir tasarruf-u hallâkiyete müdâhale
SAYFA 57
ve iştirâk mümkün olmadığını bildirir diye bildim.
Sonra حَسْبُنَا daki نَاda bulunan اَنَا ye yani nefsime baktım, gördüm ki: Hayvanât içinde beni, menşeim olan bir katre sudan yaratan yaratmış. Mu‘cizâne yapmış, kulağımı açmış, gözümü takmış. Kafama öyle bir dimağ, sîneme öyle bir kalb, ağzıma öyle bir dil koymuş ki, o dimağ ve kalb ve dilde, rahmetin umûm hazinelerinde iddihâr edilen bütün rahmânî hediyeleri ve atiyyeleri tartacak, bilecek yüzer mîzâncıkları ve ölçücükleri; ve esmâ-yı hüsnâ’sının nihâyetsiz cilvelerinin definelerini açacak ve anlayacak binler âletleri yaratmış, yapmış, yazmış. Kokuların, tatların, renklerin adedlerince ta‘rîfeleri, o âletlere yardımcı vermiş.
Hem kemâl-i intizâm ile, bu kadar hassâs duyguları ve hissiyâtları ve gāyet muntazam bu ma‘nevî latîfeleri ve bâtınî hâsseleri bu cismimde derc etmekle beraber, gāyet san‘atlı bu cihâzâtı ve cevârihi ve hayat-ı insaniyece gāyet lüzûmlu ve mükemmel bu kadar a‘zâları ve âletleri, bu vücûdumda kemâl-i hikmetle yaratmış. Tâ ki ni‘metlerinin bütün nev‘lerini ve umûm çeşitlerini bana tattırsın ve ihsâs etsin. Ve hadsiz tecelliyât-ı esmâsının ayrı ayrı zuhûrlarını, o duygular ve hissiyâtlarla bana bildirsin ve zevk ettirsin. Ve bu ehemmiyetsiz görünen hakîr ve fakîr vücûdumu, her mü’minin vücûdu gibi kâinâta bir güzel takvîm ve rûznâme; ve âlem-i ekbere muhtasar bir nüsha-i enver; ve şu dünyaya, bir misâl-i musağğar; ve masnûâtına bir mu‘cize-i azhar; ve ni‘metlerinin her nev‘ine tâlib bir müşteri ve medâr; ve rubûbiyetin kanunlarına ve icrââtlarına, santral gibi bir mazhar; ve hikmet ve rahmet atiyyelerine ve çiçeklerine, numûne bahçesi gibi bir liste, bir fihrist; ve hitâbât-ı Sübhâniyesine, anlayışlı bir muhâtab yaratmış olmakla beraber; en büyük bir ni‘met olan vücûdu, bu vücûdumda büyütmek ve çoğaltmak için hayatı verdi. Ve o hayat ile o ni‘met-i vücûdum, âlem-i şehâdet kadar inbisât edebiliyor.
Hem insaniyeti verdi. O insaniyet ile o ni‘met-i vücûdum, ma‘nevî ve maddî âlemlerde inkişâf ederek insana mahsûs duygularla o geniş sofralardan istifâde yolunu açtı. Hem İslâmiyet’i bana ihsân etti. O İslâmiyet ile o ni‘met-i vücûdum, âlem-i gayb ve âlem-i şehâdet kadar genişlendi.
Hem îmân-ı tahkîkîyi in‘âm etti. O îmân ile o ni‘met-i vücûdum, dünyayı ve âhireti içine aldı. Hem o îmânda ma‘rifet ve muhabbeti verdi. O ma‘rifet ve muhabbet ile o ni‘met-i vücûdum, dâire-i mümkinâttan âlem-i vücûba ve dâire-i esmâ-yı İlâhiyeye kadar hamd ü senâ ile istifâde için ellerini uzatabilir bir mertebe ihsân etti.
SAYFA 58
Hem husûsî olarak bir ilm-i Kur’ânî ve hikmet-i îmâniye verdi. Ve o ihsânı ile çok mahlûkāt üstünde bir tefevvuk verdi.
Ve sâbık noktalar gibi çok cihetlerle öyle bir câmiiyet vermiş ki, ehadiyetine ve samediyetine tam bir ayna; ve küllî ve kudsî rubûbiyetine, geniş ve küllî bir ubûdiyet ile mukābele edebilen bir isti‘dâd vermiş. Ve enbiyâlarla insanlara gönderdiği bütün mukaddes kitapların ve suhufların ve fermanların icmâıyla; ve bütün enbiyâların ve evliyâların ve asfiyâların ittifâkıyla bu, bende bulunan emâneti ve hediyesi ve atiyyesi olan vücûdumu ve hayâtımı ve nefsimi, âyet-i Kur’âniyenin nassıyla benden satın alıyor. Tâ ki, elimde fâidesiz zâyi‘ olmasın, muhâfaza etsin. Ve iâde etmek üzere satmak bahâsına bedel, saâdet-i ebediyeyi ve cenneti vereceğini kat‘î bir sûrette çok tekrar ile va‘d ve ahd ettiğini, ilmelyakîn ile ve tam îmân ile anladım.
Ve böyle hadsiz hayvanât ve nebâtâtın yüz binler nev‘lerinin ve çeşitlerinin sûretlerini, Fettâh ismiyle mahdûd ve müteşâbih katrelerden ve habbelerden, gāyet kolaylıkla ve çabuklukla mükemmel açan; ve insana, sâbıkan beyân ettiğimiz gibi hayret verici bu kadar ehemmiyet veren; ve rubûbiyetin ehemmiyetli işlerine medâr yapan bir Zât-ı Zülcelâl ve’l-İkrâm olan Rabbim var olduğunu; ve gelecek baharın îcâdı gibi kolay ve kat‘î ve muhakkak olan haşri îcâd ve cenneti ihsân ve saâdet-i ebediyeyi halk edeceğini bu Âyet-i Hasbiye’den ders aldım. Elimden gelse idi bilfiil; gelmediği için binniyet, bittasavvur, bilhayâl bütün mahlûkātın dilleriyle حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ dedim. Ve ebedü’l-âbidîn dâimâ tekrar etmesini isterim.
Dördüncü Mertebe-i Nûriye-i Hasbiye: Bir vakit ihtiyârlık, gurbet, hastalık, mağlûbiyet gibi vücûdumu sarsan ârızalar bir gaflet zamanıma rast gelip, şiddetli alâkadâr ve meftûn olduğum vücûdum, belki mahlûkātın vücûdları ademe gidiyorlar diye bana elîm bir endişe verirken, yine Âyet-i Hasbiye’ye mürâcaat ettim. Dedi: Ma‘nâma dikkat et. Ve îmân dürbünüyle bak
Ben de baktım ve îmân gözüyle gördüm ki, bu zerrecik vücûdum, hadsiz bir vücûdun aynası; ve nihâyetsiz bir inbisât ile hadsiz vücûdları kazanmaya bir vesîle; ve kendinden daha kıymetdâr bâkî müteaddid vücûdları meyve veren bir kelime-i hikmet hükmünde bulunduğunu ve mensubiyet cihetiyle bir an yaşaması, ebedî bir vücûd kadar kıymetdâr olduğunu ilmelyakîn ile bildim.
Çünki
SAYFA 59
şuûr-u îmân ile bu vücûdum, Vâcibü’l-Vücûd’un eseri ve san‘atı ve cilvesi olduğunu anlamakla, vahşi evhâmın hadsiz karanlıklarından ve hadsiz mufârakat ve firâkların elemlerinden kurtulup mevcûdâta taalluk eden, hususan zîhayatlara taalluk eden ef‘âlde, esmâ-yı İlâhiye adedince uhuvvet râbıtalarıyla münâsebet peydâ ettiğim bütün sevdiğim mevcûdâta muvakkat bir firâk içinde dâimî bir visâl var olduğunu bildim. Ma‘lûmdur ki, karyeleri ve şehirleri ve memleketleri; veyâhûd taburları kumandanları veya üstâdları gibi râbıtaları bir olan adamlar, sevimli bir uhuvvet ve dostâne bir arkadaşlık hissederler. Ve bu gibi râbıtalardan mahrûm olanlar, dâimî elîm karanlıklar içinde azâb çekiyorlar. Hem bir ağacın meyvelerinin şuûrları olsa, birbirinin kardeşi ve birbirinin bedeli ve musâhibi ve nâzırı olduklarını hissederler. Eğer ağaç olmazsa veya ağaçtan koparılsalar, her bir meyve, koparılan meyveler adedince firâkları hissedecek.
İşte îmân ile ve îmândaki intisâb ile her bir mü’min gibi bu vücûdum dahi, hadsiz vücûdların firâksız envârını kazanır. Kendisi gitse de, onlar arkada kaldıklarından, kendisi kalmış gibi memnûn olur. Bununla beraber; Yirmi dördüncü Mektûb’da tafsîlen kat‘î isbat edildiği gibi; her zîhayatın, hususan zîruhun vücûdu bir kelime gibidir. Söylenir, yazılır, sonra kaybolur. Kendi vücûduna bedel, ikinci derecede vücûdları sayılan hem ma‘nâsını, hem hüviyet-i misâliyesini, hem sûretini, hem netîcelerini, hem mübârek ise sevâbını, hem hakîkati gibi çok vücûdlarını bırakır, sonra perde altına girdiği gibi; aynen öyle de, bu vücûdum ve her zîhayatın vücûdu zâhirî vücûddan gitse, zîruh ise, hem ruhunu, hem ma‘nâsını, hem hakîkatini, hem misâlini, hem mâhiyet-i şahsiyesinin dünyevî netîcelerini ve uhrevî semerelerini, hem hüviyet ve sûretini hâfızalarda ve elvâh-ı mahfûzalarda; ve sermedî manzaraların film şerîtlerinde; ve ilm-i ezelînin meşherlerinde; ve kendini temsîl eden ve kendisine bekā veren fıtrî tesbîhâtını, defter-i a‘mâlinde; ve esmâ-yı İlâhiyenin cilvelerine ve mukteziyâtlarına fıtrî mukābelelerini; ve vücûdî aynadârlıklarını, dâire-i esmâda ve daha bunlar gibi zâhirî vücûdundan daha kıymetdâr müteaddid ma‘nevî vücûdlarını kendi yerinde bırakır, sonra gider, ilmelyakîn ile bildim.
İşte îmân ve îmândaki şuûr ve intisâb ile, bu mezkûr bâkî ma‘nevî vücûdlara sâhib olunabilir. Eğer îmân olmazsa, bütün o vücûdlardan mahrûm olmakla beraber, zâhirî vücûdu dahi onun hakkında ademe ve hiçliğe gider gibi
SAYFA 60
zâyi‘ olur.
Bir zaman bahar çiçeklerinin çabuk mahvolmalarına, çok yazık oluyor diyordum. Hatta o nâzenînlere acıyordum. Burada beyân edilen hakîkat-i îmâniye gösterdi ki: o çiçekler, âlem-i ma‘nâda çekirdeklerdir. Sâbıkan beyân ettiğimiz rûhtan başka, bütün o vücûdları meyve veren birer ağaç, birer sünbül hükmünde nûr-u vücûd noktasında kazançları bire yüzdür. Zâhirî vücûdları mahvolmaz, saklanır. Hem bâkî olan hakîkat-i nev‘iyesinin tazelenen sûretleridir. Geçen bahardaki yaprak, çiçek, meyve gibi mevcûdâtı bu bahardakinin mislidir. Fark yalnız i‘tibârîdir. O i‘tibârî fark dahi, bu hikmet kelimelerine ve rahmet sözlerine ve kudret harflerine ayrı ayrı müteaddid ma‘nâları verdirmek içindir, bildim. Yazıklar yerinde, Mâşâllâh Bârekellâh dedim.
İşte îmânın şuûruyla ve îmân râbıtasıyla, arz ve semâvât san‘atkârına intisâb noktasında, gökleri yıldızlarla, zemîni çiçeklerle ve güzel mahlûklarla yapan ve süslendiren ve böyle bir san‘atta yüzer mu‘cize gösteren bir san‘atkârın eser-i san‘atı ve böyle hadsiz hârikalı bir ustanın yapılışı olmak, ne kadar antika ve kıymetdârdır ve şuûru varsa, ne kadar iftihâr eder ve şereflenir, diye uzaktan hissettim. Hususan o nihâyetsiz mu‘cizekâr usta, koca semâvât ve arzın büyük kitabını, insan gibi küçük bir nüshada yazsa, belki insanı, o kitaba müntehab ve mükemmel bir hulâsa yapsa, o insan ne kadar büyük bir şerefe ve bir kemâle ve bir kıymete medâr ve îmân ile mazhar ve şuûr ve intisâb ile o şerefe sâhib olacağını bu âyetten ders aldığımdan, niyet ve tasavvur cihetinde bütün mevcûdâtın dilleriyle حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ dedim.
Beşinci Mertebe-i Nûriye-i Hasbiye: Yine bir vakit, hayâtım çok ağır şerâit altında sarsıldı. Nazar-ı dikkatimi ömre ve hayâta çevirdi. Gördüm, ömrüm koşarak gidiyor. Âhire yakınlaşmış. Hayâtım dahi tazyîkāt altında sönmeye yüz tutmuş. Hâlbuki Hayy ismine dâir olan risâlede îzâh edilen hayâtın mühim vazîfeleri ve büyük meziyetleri ve kıymetdâr fâideleri, böyle çabuk sönmeye değil, belki pek uzun yaşamaya lâyıktır, diyerek müteellimâne düşündüm.
Yine üstâdım olan حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ âyetine mürâcaat ettim. Dedi: Sana hayatı veren Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’a göre hayâta bak Ben de baktım, gördüm ki, hayâtımın bana bakması bir ise, Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’a bakması
SAYFA 61
yüzdür. Bana âit netîcesi bir ise, Hâlikıma âit bindir. O cihet uzun zaman istemez. belki zaman istemez. Bir an yaşaması yeter. Bu hakîkat, Risâle-i Nûr’un risâlelerinde îzâh edildiğinden burada Dört Mes’ele içinde kısa bir hulâsası beyân edilecek.
Birinci Mes’ele: Hayâtın mâhiyeti ve hakîkati, Hayy-ı Kayyûm’a baktığı cihetle baktım, gördüm ki, mâhiyet-i hayatım, esmâ-yı İlâhiyenin definelerini açan anahtarların mahzeni; ve nakışlarının bir küçük haritası; ve cilvelerinin bir fihristi; ve kâinâtın büyük hakîkatlerine ince bir mikyâs ve bir mîzân; ve Hayy-ı Kayyûm’un ma‘nîdâr ve kıymetdâr isimlerini bilen ve bildiren ve fehmedip tefhîm eden yazılmış bir kelime-i hikmettir anladım. Ve hayâtın bu tarzdaki hakîkati, bin derece kıymet kazanıyor. Ve bir sâat devamı, bir ömür kadar ehemmiyet alır. Zamanî olmayan Zât-ı Ezeliye’ye münâsebeti cihetinde ömrün uzun ve kısalığına bakılmaz.
İkinci Mes’ele: Hayâtımın hakîkî hukukuna baktım, gördüm ki, hayâtım Rabbânî bir mektûbdur. Kardeşlerim olan zîşuûr mahlûkāta kendini okutturur, yaratanını bildirir bir mütâlaagâhtır. Hem Hâlikımın kemâlâtını teşhîr eden bir i‘lânnâmeliktir. Hem hayatı yaratanın hayat ile ihsân ettiği kıymetdâr hediyeleriyle ve nişânlarıyla bilerek süslenip, her gün tekrar eden resm-i küşâdda mü’minâne, şuûrdârâne, şâkirâne, minnetdârâne Pâdişâh-ı Bî-Misâlî’nin nazarına arz etmektir. Hem hadsiz zîhayatların, Hâliklarına vâsıfâne tahiyyâtlarını ve şâkirâne tesbîhât-ı hediyelerini anlamak ve müşâhede etmek ve şehâdetle i‘lân etmektir. Hem lisân-ı hâl ve lisân-ı kāl ile ve lisân-ı ubûdiyet ile Hayy-ı Kayyûm’un mehâsin-i rubûbiyetini izhâr etmektir.
İşte bunlar gibi hayâtın yüksek hukukları uzun zaman istemediği gibi, hayatı bin derece i‘lâ eder. Ve dünyevî olan hukuk-u hayatiyeden yüz derece daha kıymetdârdır diye ilmelyakîn ile bildim. Ve dedim: Sübhânallâh Îmân, ne kadar kıymetdâr ve hayatdârdır ki, hangi şeye girse canlandırır. Ve bir şu‘lesi, böyle fânî hayatı bâkıyâne hayatlandırır, üstündeki fenâyı siler.
Üçüncü Mes’ele: Hayâtımın Hâlikıma bakan fıtrî vazîfelerine ve ma‘nevî fâidelerine baktım, gördüm ki: hayâtım, hayâtın Hâlik’ına üç vecih ile aynadârlık ediyor.
Birinci Vecih: Hayâtım acz ve zaafıyla, fakr ve ihtiyacıyla Hâlik-ı Hayatın kudret ve kuvvetine ve gınâ ve rahmetine
SAYFA 62
aynadârlık eder. Evet, nasıl ki açlık derecesiyle yemeğin lezzet dereceleri; ve karanlığın mertebeleriyle ışığın mertebeleri; ve soğuğun mikyâsıyla harâretin mîzân dereceleri bilinir. Öyle de, hayatımdaki hadsiz acz ve fakr ile beraber, hadsiz ihtiyaçlarım izâle ve hadsiz düşmanlarım def‘ edilmek noktasında, Hâlikımın hadsiz kudret ve rahmetini bildim. suâl ve duâ ve ilticâ ve tezellül ve ubûdiyet vazîfelerini anladım.
İkinci Vecih: Hayatımdaki cüz’î ilim ve irâde ve sem‘ ve basar gibi ma‘nâlarıyla, Hâlikımın küllî ve ihâtalı sıfatlarına ve şuûnâtına aynadârlıktır. Evet, ben kendi hayâtımda ve şuûrlu fiillerimde bilmek, işitmek, görmek, sevmek, istemek gibi çok ma‘nâlar ile bildim ki, bu kâinâtın şahsımdan büyüklüğü nisbetinde ve daha büyük bir mikyâsta, Hâlikımın muhît ilmini, irâdesini; sem‘, basar, kudret ve hayat gibi evsâfını; ve muhabbet ve gazab ve şefkat gibi şuûnâtını anladım. Îmân ederek tasdîk ettim. Ve i‘tirâf ederek bir ma‘rifet yolunu daha buldum.
Üçüncü Vecih: Hayâtımda nakışları ve cilveleri bulunan esmâ-yı İlâhiyeye aynadârlıktır. Evet, ben kendi hayatıma ve cismime baktıkça, yüzer tarzda mu‘cizâne eserler, nakışlar, san‘atlar görmekle beraber, çok şefkatkârâne beslendiğimi müşâhede ettiğimden, beni yaratan ve yaşatan zât, ne kadar fevkalâde sehâvetli, merhametli, san‘atkâr, lütufkâr ve ne kadar hârika iktidarlı ta‘bîrde hatâ olmasın mahâretli, hüşyâr, işgüzâr olduğunu îmân nûruyla bildim. Tesbîh ve takdîs; ve hamd ve şükür; ve tekbîr ve ta‘zîm; ve tevhîd ve tehlîl gibi fıtrat vazîfeleri ve hilkat gāyeleri ve hayat netîceleri ne olduğunu öğrendim. Ve kâinâtta en kıymetdâr mahlûk, hayat olduğunun sebebini; ve her şeyin hayâta musahhar olmasının sırrını; ve hayâta karşı herkeste fıtrî bir iştiyâk bulunduğunun hikmetini; ve hayâtın hayatı îmân olduğunu ilmelyakîn ile anladım.
Dördüncü Mes’ele: Dünyadaki bu hayâtımın hakîkî lezzeti ve saâdeti nedir? diye yine, bu حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ âyetine baktım, gördüm ki, bu hayâtımın en sâfî lezzeti ve en hâlis saâdeti îmândadır. Yani beni yaratan ve yaşatan bir Rabb-i Rahîm’in mahlûku ve masnûu ve memlûkü ve terbiyegerdesi ve nazarı altında olduğuma; ve ona her vakit muhtâç bulunduğuma; ve o Rab ise hem Rabbim, hem İlâhım olduğuna; hem bana karşı gāyet merhametli ve şefkatli bulunduğuna, kat‘î îmân etmekliğim, öyle kâfî ve vâfî ve elemsiz ve dâimî bir lezzet ve saadettir ki,
SAYFA 63
ta‘rîf edilmez. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نِعْمَةِ الْاٖیمَانِhakîkati, ne kadar yerinde diye âyetten fehmettim.
İşte hayâtın hakîkatine ve hukukuna ve vazîfelerine ve ma‘nevî lezzetine âit olan bu dört mes’ele gösterdiler ki: Hayat, Zât-ı Bâkî-i Hayy-ı Kayyûm’a baktıkça ve îmân dahi hayâta hayat ve rûh oldukça hem bekā bulur, hem bâkî meyveler verir. Hem öyle yükseklenir ki, sermediyet cilvesini alır. Daha ömrün kısa ve uzunluğuna bakılmaz, diye bu âyetten dersimi aldım. Ve niyet ve tasavvur ve hayâlce bütün hayatların ve zîhayatların nâmına حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ dedim.
Altıncı Mertebe-i Nûriye-i Hasbiye: Mufârakat-i umûmiye hengâmı olan harâb-ı dünyâdan haber veren âhirzaman hâdisâtı içinde mufârakat-i husûsiyemi ihtâr eden ihtiyârlık; ve âhir ömrümde bir hassâsiyet-i fevkalâde ile fıtratımdaki cemâlperestlik ve güzellik sevdâsı ve kemâlâta meftuniyet hisleri inkişâf ettikleri bir zamanda, dâimî ve tahrîbâtçı olan zevâl ve fenâ ve mütemâdî tefrîk edici olan mevt ve adem, dehşetli bir sûrette bu güzel dünyayı ve güzel mahlûkātı hırpaladığını ve parça parça edip güzelliklerini bozduğunu fevkalâde bir şuûr ve teessürle gördüm. Fıtratımdaki aşk-ı mecâzî bu hâle karşı şiddetli galeyân ve isyan ettiği bir zamanda, bir medâr-ı teselli bulmak için, yine bu Âyet-i Hasbiye’ye mürâcaat ettim. Dedi: Beni oku ve dikkatle ma‘nâma bak Ben de Sûre-i Nûr’daki Âyet-i Nûr’un rasadhânesine girip, îmânın dürbünüyle Âyet-i Hasbiye’nin en uzak tabakātlarına ve şuûr-u îmânî hurdebînî ile en ince esrârına baktım, gördüm.
Nasıl ki aynalar, şişeler, şeffaf şeyler, hatta kabarcıklar güneşin ziyâsının gizli, çeşit çeşit cemâlini ve o ziyânın elvân-ı seb‘a denilen yedi renginin mütenevvi‘ güzelliklerini gösteriyorlar. Ve teceddüd ve taharrükleriyle ve ayrı ayrı kābiliyetleriyle ve inkisârâtlarıyla o cemâli ve o güzellikleri tazelendiriyorlar. Ve inkisârâtlarıyla güneşin ve ziyâsının ve elvân-ı seb‘asının gizli güzelliklerini izhâr ediyorlar. Aynen öyle de, Şems-i Ezel ve Ebed olan Cemîl-i Zülcelâl’in cemâl-i kudsîsine ve nihâyetsiz güzel olan esmâ-yı hüsnâ’sının sermedî güzelliklerine aynadârlık edip, cilvelerini tazelendirmek için bu güzel masnû‘lar ve bu tatlı mahlûklar ve bu cemâlli mevcûdât, hiç durmayarak gelip gidiyorlar. Kendilerinde görünen güzellikler ve cemâller, kendilerinin malı olmadığını, belki tezâhür etmek isteyen sermedî ve mukaddes bir cemâlin; ve dâimî tecellî eden ve görünmek isteyen mücerred ve münezzeh bir hüsnün işaretleri ve lem‘aları ve cilveleri olduğunu
SAYFA 64
pek çok kuvvetli delîlleri Risâle-i Nûr’da tafsîlen beyân edilmiş olduğundan, burada o burhânlardan üç tanesine kısaca işâret edilecektir.
Birinci Burhân: Nasıl ki işlenmiş bir eserin güzelliği, işlemesinin güzelliğine; ve işlemek güzelliği, ustalığın o san‘attan gelen ünvanının güzelliğine; ve ustadaki san‘atkârlık ünvanının güzelliği, o san‘atkârın o san‘ata âit sıfatının güzelliğine; ve sıfatının güzelliği, kābiliyet ve isti‘dâdının güzelliğine; ve kābiliyetin güzelliği, ruhunun ve zâtının ve hakîkatinin güzelliğine derece-i bedâhette gāyet kat‘î bir sûrette delâlet ettiği gibi; aynen öyle de, bu kâinâtın baştan başa bütün güzel mahlûklarındaki ve yapılışları güzel umûm masnû‘lardaki hüsün ve cemâl dahi; San‘atkâr-ı Zülcelâl’deki fiillerin hüsün ve cemâline kat‘î şehâdet eder. Ve ef‘âlindeki hüsün ve cemâl ise, o fiillere bakan ünvanların, yani isimlerin hüsün ve cemâline şübhesiz delâlet eder. Ve isimlerin hüsün ve cemâli ise, isimlerin menşei olan kudsî sıfatların hüsün ve cemâline kat‘î şehâdet eder. Ve sıfatların hüsün ve cemâli ise, sıfatların mebdei olan şuûnât-ı zâtiyenin hüsün ve cemâline kat‘î şehâdet eder. Ve şuûnât-ı zâtiyenin hüsün ve cemâli ise, fâil ve müsemmâ ve mevsûf olan zâtının hüsün ve cemâline ve mâhiyetinin kudsî kemâline ve hakîkatinin mukaddes güzelliğine bedâhet derecesinde kat‘î bir sûrette şehâdet eder.
Demek Sâni‘-i Zülcemâl’in kendi Zât-ı Akdes’ine lâyık öyle hadsiz bir hüsün ve cemâli var ki: Bir gölgesi, bütün mevcûdâtı baştan başa güzelleştirmiş. Ve öyle münezzeh ve mukaddes bir güzelliği var ki: Bir cilvesi, kâinâtı serbeser süslendirmiş. Ve bütün dâire-i mümkinâtı, hüsün ve cemâl lem‘alarıyla tezyîn edip ışıklandırmış.
Evet, işlenmiş bir eser fiilsiz olmadığı gibi, fiil dahi fâilsiz olamaz. Ve isimlerin müsemmâsız olmaları muhâl olduğu gibi, sıfatların dahi mevsûfsuz olmaları mümkün değildir. Mâdem bir san‘atın ve bir eserin vücûdu, bedâhetle o eseri işleyenin fiiline delâlet eder. Ve o fiilin vücûdu, fâilinin ve ünvanının ve eseri intâc eden sıfatın ve ismin vücûdlarına delâlet eder. Elbette bir eserin kemâli ve cemâli dahi, fiilin kendine mahsûs kemâl ve cemâline, o da ismin kendine münâsib cemâline, o da sıfatın kendine lâyık cemâline, o da kābiliyetin o kābiliyete muvâfık güzelliğine, o da zâtın ve hakîkatin fakat zâta ve hakîkate lâyık ve muvâfık kemâline ve cemâline ilmelyakîn ile ve bedâhetle delâlet eder.
Aynen öyle de, bu eserler perdesi altındaki