
SAYFA 361
[ONÜÇÜNCÜ ŞU‘]
Isparta ve Denizli hapishânelerinde tecrîd-i mutlak içinde Hazret-i Üstâd’ın hapisdeki kardeşlerine kimse ile görüştürmediklerinden, gizli yazıp gönderdiği mektublardır. Bu kıymetdâr nûrânî mektûblar, Risâle-i Nûr’un parlak mücâhedâtını gāyet parlak bir sûrette göstermektedirler.
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Ramazân-ı Şerîf’den bir gün evvel gizli zındık düşmanlarım tarafından olduğunu kuvvetli ihtimâl verdiğimiz ve doktorun tasdîkiyle bir zehirlenmek hastalığıyla harâretim kırk dereceden geçmeye başlamışken, Kastamonu’da adliye müddeî-i umûmîleri ve taharrî komiserleri menzilimi taharrî etmeye geldiler. Ben o dakîkadan sonra başıma gelen dehşetli taarruzu bir hiss-i kablelvukū‘ ile anlayarak ve şiddetli zehirli hastalığım dahi beni ölüme götürüyor diye, Isparta vilâyetinde kıymetdâr kardeşlerimin kucaklarında teslîm-i rûh edip o mübârek toprağa defnolmamı kalben niyâz ettim.
Hizbü’l-Ekberü’l-Kur’ân’ı açtım. Birden bu âyet-i kerîme; وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْیُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ karşıma çıktı: Bana bak, dedi. Ben de baktım. üç kuvvetli emâre ile ma‘nâ-yı işârî cihetinde bana ve bize teselli veriyor. Şimdi başımıza gelen bu musîbeti hiçe indirdi. ve Isparta’ya mevkūfen beşinci nefyimi, o kalbî duâmın kabûl olmasına delîl eyledi.
Birinci emâre: Şeddeler sayılır, hesâb-ı ebced ile bin üç yüz altmış iki ederek, bu sene Arabî aynı târîhine tevâfuk edip ma‘nâsıyla der: Sabreyle. başına gelen kazâ-yı Rabbânîye teslîm ol. Sen inâyet gözü altındasın. merâk etme. Gecelerde tesbîhât ve tahmîdâta devam eyle.
Tahlîl: Üç (ر) altı yüz dört (ن) iki yüz bir (س), bir (م) yüz bir (ص), bir (ف), bir (م) iki yüz on dört (ك), bir (ع) yüz elli üç (ح), bir (و), bir (ي) kırk bir (ل), dokuz (ب), bir (د), bir (و), dört (ا) altmış iki eder. Yekünü bin üç yüz altmış iki ederek, bu senenin aynı târîhine ve başımıza gelen musîbetin aynı dakikasına tam tamına tevâfuku, kuvvetli bir emâredir.
İkinci emâre: Bu âyetin ma‘nâsını tam tamına hakkımda me’mûlümün çok fevkinde aynen müşâhede ettim.
Üçüncü emâre: Beyânına şimdilik lüzûm olmadığından yazdırılmadı.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 362
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Geçen Leyle-i Kadr’inizi ve gelen bayramınızı bütün mevcûdiyetimle tebrîk ve sizleri Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn’in birliğine ve rahmetine emânet ediyorum. مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ sırrıyla, sizi teselliye muhtâç görmemekle beraber, derim ki:
وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْیُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ âyetinin ma‘nâ-yı işârîsiyle verdiği tesellîyi tamamıyla gördüm.
Şöyle ki: Dünyayı unutmak ve Ramazanımızı âsûde geçirmeyi düşünürken, hâtıra gelmeyen ve bütün bütün tahammülün fevkinde bu dehşetli hâdise, hem benim, hem Risâle-i Nûr’un, hem sizin, hem Ramazanımız, hem uhuvvetimiz için ayn-ı inâyet olduğunu ben müşâhede ettim. Bana âit ciheti ise, çok fâidelerinden yalnız iki-üçünü, beyân ederim.
Birisi: Ramazân’da çok şiddetli bir heyecan, bir ciddiyet ve bir ilticâ ve bir niyâz ile müdhiş hastalığa galebe ederek çalıştırdı.
İkincisi: Her birinize karşı bu senede görüşmek ve yakınınızda bulunmak arzusu şiddetli idi. Yalnız birinizi görmek ve Isparta’ya gelmek için bu çektiğim zahmeti kabûl ederim.
Üçüncüsü: Hem Kastamonu’da, hem yolda, hem burada fevkalâde bir tarzda elîm hâletler, birden değişiyor ve me’mûlümün ve arzumun hilâfına olarak bir dest-i inâyet görünüyor. اَلْخَیْرُ فٖی مَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ dediriyor.
En ziyâde beni düşündüren Risâle-i Nûr’u en gāfil ve dünyaca büyük makamlarda bulunanlara da kemâl-i dikkatle okutturuyor. Başka bir sâhada fütûhâta meydan açıyor. Ve en ziyâde rikkatime dokunan ve kendi elemimden başka her birinizin sıkıntısından başıma toplanan bütün elemlere ve teessüflere karşı Ramazân’da, bir saati yüz sâat hükmüne getiren o şehr-i mübârekte, bu musîbet dahi o yüz sevâbı her bir saati on sâat derecesinde ibâdet yapmakla bine iblâğ ettiğinden, Risâle-i Nûr’dan tam ders alan; ve dünya, fânî ve ticaretgâh olduğunu bilen; ve her şeyi îmân ve âhireti için fedâ eden; ve bu dershâne-i Yûsufiyedeki muvakkat sıkıntıların dâimî lezzetler ve fâideler vereceklerine inanan sizin gibi ihlâslı zâtlara acımak ve rikkatten ağlamak hâletini tebrîke ve sebâtınızı gāyet istihsân ve takdîr etmek hâletine çevirdi. Ben de: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی كُلِّ حَالٍ سِوَی الْكُفْرِ وَالضَّلَالِ dedim.
Bana âit bu faideleriniz gibi hem uhuvvetimizin, hem Risâle-i Nûr’un, hem Ramazanımızın, hem sizin öyle fâideleri
SAYFA 363
var ki: perde açılsa, Yâ Rabbenâ, Şükür. Bu kazâ ve kader-i İlâhî, hakkımızda bir inâyettir dedirtecek kanâatim var. Hâdiseye sebebiyet verenlere itâb etmeyiniz. Bu musîbetin geniş ve dehşetli plânı çoktan kurulmuştu. Fakat ma‘nen pek çok hafîf geldi. İnşâallâh çabuk geçer. عَسٰٓی اَنْ تَكْرَهُوا شَیْئًا وَهُوَ خَیْرٌ لَكُمْ sırrıyla müteessir olmayınız.
Saîdü’n-Nûrsî
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Yakınınızda bulunmakla çok bahtiyarım. Sizin hayâlinizle ara sıra konuşurum, mütesellî olurum. Biliniz ki, mümkün olsa idi, bütün sıkıntılarınızı kemâl-i iftihâr ve sevinçle çekerdim. Ben sizin yüzünüzden Isparta’yı ve havâlîsini taşıyla toprağıyla seviyorum. Hatta diyorum ve resmen de diyeceğim: Isparta hükûmeti bana cezâ verse, başka bir vilâyet beni berâet ettirse, yine burayı tercîh ederim.
Evet, ben üç cihetle Ispartalıyım. Gerçi târihçe isbat edemiyorum. fakat kanâatim var ki: İsparit nâhiyesinde dünyaya gelen Saîd’in aslı buradan gitmiş. Hem Isparta vilâyeti öyle hakîkî kardeşleri bana vermiş ki: değil Abdülmecîd’i ve Abdurrahmân’ı, belki Saîd’i onların her birisine maa’l-memnûniye fedâ eylerim.
Tahmîn ederim şimdi küre-i arzda Risâle-i Nûr şâkirdlerinden kalben ve rûhen ve fikren daha az sıkıntı çeken yoktur. Çünki kalb ve rûh ve akılları, îmân-ı tahkîkî nûrlarıyla sıkıntı çekmezler. Maddî zahmetleri ise, Risâle-i Nûr dersiyle hem geçici, hem sevâblı, hem ehemmiyetsiz, hem hizmet-i îmâniyenin başka bir mecrâda inkişâfına vesîle olduğunu bilerek şükür ve sabırla karşılıyorlar. Îmân-ı tahkîkî dünyada dahi medâr-ı saadettir diye hâlleriyle isbat ediyorlar. Evet; Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler; deyip metînâne bu fânî zahmetleri, bâkî rahmetlere tebdîle çalışıyorlar.
Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn onların emsâllerini çoğaltsın. Bu vatana medâr-ı şeref ve saâdet yapsın. ve onları Cennetü’l-Firdevs’de saâdet-i ebediyeye mazhar eylesin. Âmîn.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 364
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bu kazâ-yı İlâhînin adâlet-i kaderiye noktasında yeni talebelerden bir kısım zâtların sırr-ı ihlâsa muvâfık olmayan dünya cihetini de Risâle-i Nûr’la arzu etmelerinden bazı menfaatperest rakîbleri karşılarında bulup, yirmi beş sene evvel aslı yazılan ve sekiz sene zarfında bir-iki def‘a elime geçen ve aynı vakitte kaybettirilen Beşinci Şuâ‘, benden uzak bir yerde ele geçmesiyle o hoca bozması gibi kıskançlar, onunla adliyeyi evhâmlandırdılar. Aynı vakit benim arzu ettiğim yeni harfler ile Miftâhu’l-Îmân mecmûası yerine, Âyetü’l-Kübrâ muvâfakatim olmadan tab‘ olması ve nüshalarının gelmesi hükûmete aksetmiş. İki mes’ele birbiriyle karıştırılmış. Güyâ Kānûn-u Medenîye karşı o Beşinci Şuâ‘ tab‘ edilmiş diye ehl-i garaz bir habbeyi yüz kubbe yaparak gadren bizleri şu çilehâneye soktu. Fakat kader-i İlâhî ise, menfaatimiz için buraya sevk etti. ve eski zamanlarda ihtiyârî çilehânelerin sevâb noktasında çok fevkinde sevâbdâr etmek sırrıyla bizi ihlâs dersini tam almak ve hakîkaten kıymetsiz olan dünya umûruna karşı alâkalarımızı ta‘dîl etmek için yine Medrese-i Yûsufiye’ye çağırdı.
Ehl-i dünyânın evhâmına karşı deriz: Yedinci Şuâ‘ baştan aşağıya kadar îmândır. aldanmışsınız. Ve gāyet mahrem tutulan ve şiddetli taharrîlerde bizde bulunmayan ve aslı yirmi beş sene evvel yazılan Beşinci Şuâ‘, bütün bütün ayrıdır. Biz bunun değil tab‘ına, belki bu zamanda hiç kimseye gösterilmesine râzı olmamakla beraber, orada doğru çıkmış bir ihbâr-ı gaybîdir. mübâreze etmiyor.
Saîdü’n-Nûrsî
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bayramınızı tekrar tebrîkle beraber, sûreten görüşmediğimize teessüf etmeyiniz. Bizler hakîkaten dâimâ beraberiz. Ebed yolunda da inşâallâh bu beraberlik devam edecek. Îmânî hizmetimizde kazandığınız ebedî sevâblar ve rûhî ve kalbî fazîletler ve sevinçler, şimdiki
SAYFA 365
geçici ve muvakkat gamları ve sıkıntıları hiçe indirir kanâatindeyim. Şimdiye kadar Risâle-i Nûr şâkirdleri gibi çok kudsî hizmette, çok az zahmet çekenler olmamış.
Evet, cennet, ucuz değil. Hayâtın ikisini de imhâ eden küfr-ü mutlaktan kurtulmak, bu zamanda pek çok ehemmiyetlidir. Bir parça meşakkat olsa da, şevk ve şükür ve sabırla karşılamalı. Mâdem bizi çalıştıran Hâlikımız, Rahîm ve Hakîm’dir. Başa gelen her şeyi rızâ ile sevinç ile rahmetine ve hikmetine i‘timâd ile karşılamalıyız.
Kahraman bir kardeşimiz, Âyetü’l-Kübrâ mes’elesinde bütün mes’ûliyeti kendine alıp, Hizbü’l-Kur’ân’ı ve Hizbü’n-Nûrîye’yi ve kalemiyle kazandığı fevkalâde uhrevî şeref ve fazîlete istihkākını tam göstermiş. beni derin sevinçlerle ağlatmış. Ve Yedinci Şuâ‘ olan Âyetü’l-Kübrâ, tam nazar-ı dikkati celb ederek ileride ona lâyık bir fütûhâtı ihzâr etmek hikmetiyle ona gelen bu muvakkat müsâdere, o kardeşimizin ve rufekāsının hizmetlerini ve masraflarını zâyi‘ etmeyecek. İnşâallâh daha parlattıracak diye rahmet-i İlâhiyeden bekleriz.
Sizi bütün duâlarında اَجِرْنَا, وَارْحَمْنَا, وَاحْفَظْنَا gibi bütün mütekellim-i maalgayr sîgalarında bilâ-istisnâ dâhil edip kesretli cesedler ve bir tek rûh hükmünde şirket-i ma‘neviyemizin düstûrlarıyla çalışan; ve sizin sıkıntınız ile, sizden ziyâde alâkadâr olan; ve şahs-ı ma‘nevînizden himmet ve meded ve sebât ve metânet ve şefkat bekleyen kardeşiniz.
Saîdü’n-Nûrsî
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Ben şimdiye kadar Nûr Fabrikası dâiresinin Mübârekler Hey’eti’nden iki ehemmiyetli rükünler kurtulmuşlar tahmîn ederdim. Elhak o dâire ve o hey’et, altı-yedi senede yirmi-otuz sene kadar fâtihâne iş görmüşler. Parlak kalemlerinin yâdigârları gibi, onların hizmetleri yine tevakkuf etmez. Onların bedeline, onların defter-i a‘mâllerine hasenât yazdırıyor. Hatta Hizb-i Nûrî’nin öyle bir kuvvetli fütûhâtı var ve öyle ehemmiyetli yerlere gitmiş ki: onu neşredenler, mütemâdiyen çalışıyorlar hükmündedir.
Ben pek çok çalışmış ve çalışkan Hâfız Mustafa’yı da evvelki zât gibi dışarıda zannederdim. Yalnız bir def‘a O da buradadır, işittim. Belki başka Mustafâ’dır diye teselli oluyordum.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 366
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz kardeşlerim,
Ben bu sabah tesbîhâtta Hâfız Tevfîk’e acıdım. Bu iki def‘adır zahmet çekiyor, tahattur ettim. Birden hâtıra geldi: Onu tebrîk et. O kendini fâidesiz bir ihtiyât ile Risâle-i Nûr’daki çok ehemmiyetli makamından ve büyük hissesinden bir derece çekmek isterdi. Fakat hizmetinin kudsiyeti ve azameti, onu yine o büyük hisseye ve pek büyük sevâba muvaffak eyledi. Az bir sıkıntı ve geçici bir küçük zahmet ile, böyle bir şeref-i ma‘nevîden geri kalmamak gerektir.
Evet, kardeşlerim. Mâdem her şey gidiyor. ve gittikten sonra, eğer lezzet ve keyif ise, boşu boşuna gider. bir hasret kalır. Eğer sıkıntı ve zahmet ise, hem dünyevî ve uhrevî, hem böyle bir kudsî hizmet noktasında öyle bir lezzetli fâideleri var ki: o zahmeti hiçe indirir. İçinizde biri müstesnâ, en ihtiyârı ve en ziyâde başına sıkıntılar toplanan, benim. Sizi te’mîn ederim: tam bir sabır ve şükür ve tahammül ile hâlimden memnûnum. Musîbete şükür ise, musîbetteki sevâb ve uhrevî ve dünyevî fâideleri içindir.
Saîdü’n-Nûrsî
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Kardeşlerim,
Yeni hurûfla yazdığınız iki mes’ele cidden te’sîrini gösterdi. Birinci, İkinci, Üçüncü Mes’eleleri de yazılsa, çok iyi olur. Fakat Husrev ve Tâhirî gibi kalemleri Kur’ân’a ve Kur’ân hattına mahsûs ve me’mûr olmalarından bana endişe verir. Başkalar yazsalar, daha münâsibdir.
Saîdü’n-Nûrsî
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz kardeşlerim,
وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ bu âyet dahi وَالْعَصْرِ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفٖی خُسْرٍ işaretine işâret eder ki: kâfirlerin bu kadar tahrîbâtları ve harbleri, fâidesiz ve hasârât içinde ayn-ı zarâr oldu. وَالْعَصْرِ işaretinde Risâle-i Nûr’a bir îmâ bulunması remziyle bu âyet dahi remzen Bin üç yüz altmış rûmî târîhî olan bu senede münâfıklar ve küfre düşenler Risâle-i Nûr’a ilişecekler. Fakat
SAYFA 367
hasârât ederler. Çünki zelzele ve harb gibi belâların ref‘ine bir sebeb, Risâle-i Nûr’dur. Onun ta‘tîli, belâları celb eder diye bir gizli îmâ olabilir.
Saîdü’n-Nûrsî
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz kardeşim Hâfız Alî,
Hastalığına merâk etme. Cenâb-ı Hakk şifâ versin. Âmîn. Hapiste her bir sâat ibâdet, on iki sâat ibâdet yerinde bulunduğundan çok kârlısın. İlac istersen, bir kısım dermanlar bende var. sana göndereyim. Zâten ortalıkta bir hafîf hastalık var. Ben mahkemeye gittiğim gün, her hâlde hasta oluyorum. Belki, sen bana yardım etmek için eski zamanda birbirinin bedeline hasta olması ve ölmesi gibi, hârika fedâkârlık gösteren zâtlar gibi benim bir parça hastalığımı aldın.
Saîdü’n-Nûrsî
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Sizin sebât ve metânetiniz, masonların ve münâfıkların bütün plânlarını akîm bırakıyor. Evet, kardeşlerim, saklamaya lüzûm yok. O zındıklar, Risâle-i Nûr’u ve şâkirdlerini tarîkate ve bilhassa Nakşî Tarîkatine kıyâs edip, o ehl-i tarîkati mağlûb ettikleri planlarla, bizleri çürütmek ve dağıtmak fikriyle bu hücûmu yaptılar.
Evvelen: Ürkütmek ve korkutmak ve o mesleğin sû’-i isti‘mâlini göstermek.
Ve Sâniyen o mesleğin erkânlarının ve menşeinin kusurâtlarını teşhîr etmek.
Sâlisen: maddiyyûn felsefesinin ve medeniyetin câzibedâr sefâhetiyle ve uyutucu lezzetli zehirleriyle ifsâd etmek ile mâbeynlerinde tesânüdü kırmak ve Üstâdlarını, ihânetle çürütmek; ve mesleklerini, fennin ve felsefenin bazı düstûrlarıyla nazarlarında sukūt ettirmektir ki: Nakşîlere ve ehl-i tarîkate isti‘mâl ettikleri aynı silâhla, bizlere hücûm ettiler. fakat aldandılar. Çünki Risâle-i Nûr’un mesleği ve esası, ihlâs-ı tâm ve terk-i enâniyet
SAYFA 368
ve zahmetlerde rahmeti ve elemlerde bâkî lezzetleri hissedip aramak; ve fânî ayn-ı lezzet-i sefîhânede elîm elemleri göstermek; ve îmânın bu dünyada dahi hadsiz lezzetlere medâr olduğunu isbat etmek; ve hiç bir felsefenin eli yetişmediği noktaları ve hakîkatleri ders vermek olduğundan, onların plânlarını inşâallâh tam akîm bırakacak. Ve meslek-i Risâle-i Nûr ise, tarîkatlere kıyâs edilmez diye onları susturacak.
Bir Latîfe: Bu sabah yanımdaki jandarma koğuşundan birisi, beni çağırdı. Pencereye çıktım. Dedi: Bizim kapımız kendi kendine kapandı. ne yapıyoruz, açılmıyor. Ben de dedim: Size bir işarettir ki: nöbetdâr olduğunuz ve üstlerinden kapıları kapadığınız adamların içinde, sizin gibi ma‘sûmlar var. Hatta on seneden beri görmediğim bir kardeşimle bir dakîka görüşmek bahânesiyle bana ihânet ve başka bir bahâne ile dış kapımızın ikincisi dahi kapandı. Onun cezâsı olarak sizin kapınız da kapandı.
Saîdü’n-Nûrsî
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Size dün yazdığım latîfenin üç zarâfeti var.
Birincisi: İstikbâlde gelecek mübârek hey’etin şahs-ı ma‘nevîsinin bir mümessili olmasından, o şahs-ı ma‘nevînin sırrıyla ve bereketiyle sürgülü kapı kendi kendine açıldığı gibi, yine o tahakkuk edip vücûda gelmiş. Mübârek hey’etin bir nevi‘ mümessilinin on sene sonra yarım dakîka benimle görüşmesi sebebiyle müdür tarafından bana hiddet edildi. Ben de hiddet ettim. Kapıları kapansın, tekrar ile dedim. Aynı günün gecesinin sabâhında, hiç vukū‘ bulmamış, kendi kendine nöbetçilerin kapıları kapandı. iki sâat açılmadı.
İkinci Zarâfet: Ben bir pusula müddeî-i umûmîye müdür ile göndermiştim. İçinde demiştim: Ben tecrîddeyim. kimse ile görüşemiyorum. Eğer görüşsem de bu şehirde kimseyi tanımıyorum. Buranın belediyesi birisiyle; ilâ-âhirihî yazmıştım. Sonra müddeî-i umûmî demiş: O tecrîdde mi? Müdür demiş: Yok. İkisi bana i‘tirâz etmişler. Aynı gün yarım meczûb, yarım akrabam yarım dakîka benimle görüşmesi yüzünden öyle bir vaz‘iyet gösterildi ki: hiç bir tecrîdde olmamış. Bana i‘tirâzlarını yüzlerine çarptı.
Üçüncüsü: Komşumdaki haylaz gençlerin kapıda gürültüleri, akşam ile yatsı ortasında bana zarar ediyordu.
SAYFA 369
fakat azdı. O kapıyı da aynı gün bir bahâne ile kapattılar. Hem fenâ koku, menzilimde ziyâdeleşti. hem o haylazların kapıma yakın gürültüleri ziyâde bana zarar verdi. Ben de yine Kapıları kapansın, neden böyle yapıyorlar? dedim. Aynı sabah o hâdise oldu.
Saîdü’n-Nûrsî
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz kardeşlerim,
Meyvenin mes’elelerini tekmîl etmeye meydan vermeyen mâni‘lerin zevâliyle inşâallâh yine başlanacak ki: birisi soğuk, birisi masonların ondan ve kuvvetinden dehşet almalarıdır. Ben bu musîbette kader-i İlâhî tarafını düşünüyorum. Zahmetim, rahmete inkılâb eder.
Evet, Risâle-i Kader’de beyân edildiği gibi her hâdisede iki sebeb var:. Biri zâhirîdir ki: insanlar, ona göre hükmeder. çok def‘a zulmederler. Biri de hakîkîdir ki: kader-i İlâhî, ona göre hükmeder. o aynı hâdisede beşer zulmünün altında adâlet eder. Meselâ bir adam, yapmadığı bir sirkatle zulmen hapse atılır. Fakat gizli bir cinâyetine binâen, kader dahi hapsine hüküm verir. aynı zulm-ü beşeri içinde adâlet eder.
İşte bu mes’elemizde elmaslar şişelerden, sıddîk fedâkârlar mütereddid sebatsızlardan ve hâlis muhlisler benlik ve menfaatini bırakmayanlardan ayrılmak için bu şiddetli imtihâna girmemizin iki sebebi var:.
Birincisi: Ehl-i dünyâ ve ehl-i siyâsetin evhâmlarına dokunan kuvvetli bir tesânüd ve ihlâsla yapılan fevkalâde hizmet-i dîniyedir. Zâlim beşer buna baktı.
İkincisi: Herkes kendi başına bu kudsî hizmete tam ihlâs ve tam tesânüd ile tam liyâkat göstermediğimizdir. kader dahi buna baktı. Şimdi kader-i İlâhî, hakkımızda ayn-ı rahmettir ki: ayn-ı adâlet içinde birbirimize müştâk kardeşleri bir meclise getirdi. Zahmetleri, ibâdete çevirmek; ve zâyiâtları sadaka yapmak; ve yazdıkları risâlelerine her tarafta nazar-ı dikkati celb etmek; ve dünyanın mal ve evlâd ve istirâhati, pek muvakkat ve geçici ve her hâlde bir gün onları bırakıp toprağa girecek olmasından onların yüzünden âhiretini zedelememek; ve sabır ve tahammüle alıştırmak; ve istikbâldeki ehl-i îmâna kahramânâne birer numûne-i imtisâl olmak; belki imamlar olmak gibi çok cihetlerle ayn-ı rahmettir.
Fakat bir cihet var ki: beni düşündürüyor. Nasıl bir parmak yaralansa; göz, akıl, kalb, ehemmiyetli vazîfelerini bırakıp onun ile meşgul oluyorlar. Öyle de, bu derece zarûrete giren sıkıntılı hayâtımızın yarasıyla kalb ve rûhumuzu kendi ile meşgul eder. Hatta dünyayı unutmak lâzım olduğu bir zamanda o hâl beni, masonların meclisine getirdi. Onları tokatlamakla meşgul eyledi.
SAYFA 370
Cenâb-ı Hakk, bu gaflet hâlini de bir mücâhede-i fikriye nev‘inden kabûl etmek şartıyla teselli buldum.
Risâle-i Nûr’un kıymetdâr muallimi Hâfız Mehmed’in kardeşi Ali Gül’ün selâmını aldım. Ben hem ona, hem bütün hemşehrilerime ve Sava’nın bütün ahyâ ve emvâtına binler selâm ve duâ ederim.
Saîdü’n-Nûrsî
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz kardeşim Re’fet Bey,
Senin âlimâne suâllerin, Risâle-i Nûr’un Mektûbât kısmında çok ehemmiyetli hakîkatlerin anahtarları olmasından, senin suâllerine karşı lâkayd kalamıyorum. Bunun kısa cevâbı şudur ki:
Mâdem Kur’ân, bir hutbe-i Ezeliyedir, nev‘-i beşerin umûm tabakātıyla ve ehl-i îmânın bütün tâifeleriyle konuşur. Elbette onlara göre müteaddid ma‘nâları ve küllî ma‘nâsının çok mertebeleri bulunacak. Bazı müfessirler yalnız en umûmî veya en sarîh veya vâcib veya bir sünnet-i müekkedeyi ifade eden ma‘nâyı tercîh eder. Meselâ bu âyette وَمِنَ الَّیْلِ فَسَبِّحْهُ den ehemmiyetli bir sünnet olan iki rek‘at teheccüd namazını; وَاِدْبَارَ النُّجُومِ den bir sünnet-i müekkede olan sabah namazının fecir sünnetini zikretmiş. Yoksa evvelki ma‘nânın daha çok efrâdı var. Kardeşim; Seninle konuşmak kesilmemiş. Her vakit Azîz sıddîk kardeşlerim deyip Isparta’ya ve havâlîsine mektûb yazmış isem, sen ve Hulûsî ve Hulûsî-i Sânî birinci safta benim muhâtablarımsınız.
Saîdü’n-Nûrsî
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
رَبَّنَٓا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَا âyetini şimdi okudum. وَاغْفِرْ لَنَا cümlesi, tam tamına vavsız, bin üç yüz altmış iki eder. Bu senenin aynı târîhine tevâfuk eder. Bizi çok istiğfâra da‘vet eder. ve emir eder ki: Nûrunuz tamam olsun. ve Risâle-i Nûr noksân kalmasın.
Saîdü’n-Nûrsî
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz kardeşlerim,
Şimdi zuhur namazını kıldım. Tesbîhât içinde siz hâtırıma geldiniz ki: her biriniz hem kendini, hem hânesindeki akrabasını düşünmekle
SAYFA 371
mahzûn olur. Birden kalbe geldi:. Mâdem eski zamanlarda âhiretini dünyasına tercîh edenler, hayât-ı ictimâiyenin günahlarından kurtulmak ve âhiretine hâlisâne çalışmak niyetiyle mağaralarda, çilehânelerde, riyâzet ile hayatlarını geçirmişler. Eğer onlar bu zamanda olsalardı, Risâle-i Nûr şâkirdleri olacaklardı. Elbette şimdi bu şerâit altında bunlar, onlardan on derece daha ziyâde muhtaçdırlar. ve on dereceden fazla fazîlet kazanıyorlar. ve on derece daha rahattırlar.
Saîdü’n-Nûrsî
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz kardeşlerim,
Bu gece evrâd ile meşgul olurken, nöbetçiler ve başkaları işitiyordular. Kalbime geldi ki: Bu izhâr, sevâbını noksân etmiyor mu? diye telâş ettim. Birden Hüccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazâlî’nin ra meşhûr bir sözü hâtırıma geldi. Demiş: Bazen izhâr, çok def‘a ihfâdan daha ziyâde efdal olur. Yani âşikâre yapmakta, başkaları ya istifâde etmek; veya taklîd etmek; veya gafletten uyanmak; veya dalâlette ve sefâhette muannid ise, karşısında şeâir-i İslâmiye nev‘inden izhâr etmek; izzet-i dîniyeyi göstermek gibi, çok cihetle hususan bu zamanda ve ihlâs dersini tam alanlarda değil riyâ, belki gizliden tasannu‘ karışmamak şartıyla çok ziyâde sevâblı olabilir diye bir teselli buldum.
Saîdü’n-Nûrsî
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, mübârek kardeşlerim,
Pek çok selâm. Bizim memlekette eskide, arefe gününde bin İhlâs-ı Şerîf okurduk. Ben şimdi bir gün evvel beş yüz, arefede dahi beş yüz okuyabilirim. Kendine güvenen, birden okuyabilir. Ben gerçi sizleri görmüyorum. ve husûsî her birinizle görüşmüyorum. Fakat ben her duâ vakti içinde her birinizle ismiyle sohbet ederim.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 372
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, mübârek kardeşlerim,
Musîbete şükür ise, musîbetteki sevâb ve uhrevî ve dünyevî fâideleri içindir.
Saîdü’n-Nûrsî
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz kardeşlerim,
Bir seneden beri bir parça, yani bir kilo kadar şehriye ve pirinçten sarf ediyordum. Şübhem kalmadı ki: büyük bir bereket, içinde var. Şimdi siz bırakmıyorsunuz ki pişireyim. Öyle ise onu size hem teberrük, hem bereketli bir hediye olarak gönderiyorum. O yıldız şehriyenin bir def‘a hârika bir bereketini gördüm. Tanelerini pişirdikten sonra kurutuyordum. Bir tek tane on mislinden ziyâde büyük olduğunu ben ve başkaları gördük.
Saîdü’n-Nûrsî
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşim,
Ben, sizin orada bulunmanızın hikmetini aynen yazdığın gibi tahmîn ederdim. Orada ya korkudan veya çabuk kurtulmak fikriyle benden ve Risâle-i Nûr’dan bir derece zâhirî bir çekilmek; ve bize muârız olanlara bir parça tarafdâr kendini göstermek vaz‘iyeti, hem bana, hem Risâle-i Nûr’a zararı dokundu. Müdür ile mahkeme, o vaz‘iyetten cesâret aldılar.
Ben bilirdim. fakat o zâtın eski sadâkati ve hizmeti, bana o ehemmiyetli kusûrunu affettiriyordu. Fakat o hâl, o zâta hiç fâide vermediği gibi, kurtulmasını ümîdin hilâfına te’hîr etmekle beraber, binler ma‘sûm diller ile edilen duâlar ve ibâdetlerden sadâkat-i tâm şartıyla mukābilinde hissedâr olmasını kaybetmiş. Ben ara sıra onun teşrîkine ve tam sadâkatine duâlar ile çabalıyorum.
Sen benim tarafımdan ona selâm söyle
SAYFA 373
ve de ki: En ziyâde yaralananlar, siperini bırakanlardır. Hem bizim karşımızdaki, hükûmet ve mahkeme değildir. Belki gizli zındıka ve küfr-ü mutlaka düşenlerin komitesidir. ve hiç bir te’vîl kaldırmayan dehşetli bid‘aların tarafdârlarıdır ki: hükûmeti iğfâl edip aleyhimize sevk ettiler. Meselâ benden kusurum için sıkılan, elbette münâfık masonlara yanaşır. Evet; yol şimdi bizim için ikidir. Bir velî dahi bize hücûm etse, bilmeyerek masonlara yardımcı olur.
Saîdü’n-Nûrsî
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bu eski ve yeni iki Medrese-i Yûsufiye’deki şiddetli imtihânda sarsılmayan ve dersinden vazgeçmeyen ve yakıcı çorbadan ağızları yandığı hâlde talebeliğini bırakmayan ve bu kadar tehâcüme karşı kuvve-i ma‘neviyesi kırılmayan zâtları, ehl-i hakîkat ve nesl-i âtî alkışlayacakları gibi, melâikeler ve rûhânîler de alkışlıyorlar diye kanâatim var. Fakat içinizde hastalıklı, nâzik ve fakirler bulunmasıyla maddî sıkıntı ziyâdedir. Buna karşı her biriniz, her birerlerinize birer tesellîci; ve ahlâkta ve sabırda birer numûne-i imtisâl; ve tesânüd ve taltîfte birer şefkatli kardeş; ve ders müzâkeresinde birer zeki muhâtab ve mücîb ve güzel seciyelerin in‘ikâsında birer ayna olmanız, o maddî sıkıntıları hiçe indirir diye düşünüyorum. ve rûhumdan ziyâde sevdiğim sizler hakkında teselli buluyorum.
Saîdü’n-Nûrsî
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Yüz yirmi yaşında bulunan Mevlânâ Hâlid’in ks cübbesini size bir gün göndereceğim. O zât onu bana giydirdiği gibi, ben de onun nâmına sizin her birinize teberrüken giydirmek için, hangi vakit isterseniz göndereceğim.
Yeni geldiğimiz zaman çiçek aşısı doktoru beni aşıladı. O kolum çıban oldu. şişti. O şiş aşağı iniyor. Beni yatırmıyor. abdestte sıkıntı veriyor. Acaba benim vücûdum aşıya gelmez? veyâhûd başka ma‘nâ var. Yirmi sene evvel Ankara’da beni aşıladılar. Şimdiye kadar o aşı yeri ara sıra işliyor. râhatsızlık veriyor. Bu da öyle olmasın diye hâtırıma geldi. Sizde nasıl?
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 374
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Kader-i İlâhî adâleti, bizleri Denizli Medrese-i Yûsufiyesine sevk etmesinin bir hikmeti, her yerden ziyâde Risâle-i Nûr’a ve şâkirdlerine, hem mahbûsları, hem ahâlisi, belki hem me’mûrları, hem adliyesinin muhtâç olmalarıdır. Buna binâen biz, bir vazîfe-i îmâniye ve uhreviye ile bu sıkıntılı imtihâna girdik.
Evet, yirmi-otuzdan ancak bir-ikisi ta‘dîl-i erkân ile namazını kılan mahbûslar içinde, birden Risâle-i Nûr şâkirdlerinden kırk-ellisi, umûmen bilâ istisnâ mükemmel namazlarını kılmaları, lisân-ı hâl ve fiil diliyle öyle bir ders ve irşâddır ki: bu sıkıntı ve zahmeti hiçe indirir. belki sevdirir. Ve şâkirdler ef‘âlleriyle bu dersi verdikleri gibi, kalblerindeki kuvvetli tahkîkî îmânlarıyla dahi, buradaki ehl-i îmânın ehl-i dalâletin evhâm ve şübühâtından kurtulmalarına medâr, çelikten bir kal‘a hükmüne geçtiğini, rahmet ve inâyet-i İlâhiye ile ümîd ediyoruz.
Buradaki ehl-i dünyânın bizi konuşmaktan ve temastan men‘ etmeleri zarar vermiyor. Lisân-ı hâl, bazen lisân-ı kālden daha kuvvetli konuşuyor. Mâdem hapse girmek, terbiye içindir. Milleti seviyorlarsa, mahbûsları Risâle-i Nûr şâkirdleriyle görüştürsünler. Tâ bir ayda, belki bir günde, bir seneden ziyâde terbiye olsunlar. Hem millete ve vatana, hem kendi istikbâllerine ve âhiretlerine menfaâtli birer insan olsunlar. Gençlik Rehberi bulunsa idi, çok fâidesi olurdu. İnşâallâh bir zaman girer.
Saîdü’n-Nûrsî
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bugün, büyük ve merhûm kardeşim Molla Abdullâh ile Ziyaeddin hakkındaki ma‘lûmunuz muhâvereyi tahattur ettim. Sonra sizi düşündüm. kalben dedim: Eğer perde-i gayb açılsa, bu sebâtsız zamanda böyle sebât gösteren ve bu yakıcı ateşli hâllerden sarsılmayan bu samîmî dindârlar ve ciddî Müslümanlar, eğer her biri bir velî, hatta bir kutub görünseler, benim nazarımda şimdi verdiğim ehemmiyeti ve alâkayı pek az ziyâdeleştirecek. Ve eğer âdî ve âmî görünseler, şimdi verdiğim kıymeti hiç noksân etmeyecek, diye karar verdim. Çünki, böyle pek ağır şerâit altında îmân kurtarmak hizmeti, her şeyin fevkindedir. Şahsî makamların ve hüsn-ü zanların ilâve ettikleri meziyetler, böyle dağdağalı, sarsıntılı hâllerde hüsn-ü zanlarını kırmakla muhabbetler azalır. ve meziyet sâhibi dahi, onların