ŞUA'LAR

93

iştirâk etmektir. Ve bu kadar hadsiz derecede azîm bir maksad için bu hadsiz duâlar daha azdır.

Hem Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a Makam-ı Mahmûd verilmesi, umûm ümmetine edeceği şefâat-i kübrâsına işârettir. Hem o Zât asm, bütün ümmetinin saâdetiyle alâkadârdır. Onun için hadsiz salavât ve rahmet duâlarını bütün ümmetinden istemesi ayn-ı hikmettir.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

YEDİNCİ ŞU‘: Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

Bu risâlenin zeyli ile beraber beş yüz nüshasını, on sene evvel Denizli Ağır Cezâ Mahkemesiyle Ankara Ağır Cezâ Mahkemesi, tam iki sene tedkîk ettikten sonra ittifâkla berâetine ve bize iâdesine karar vermeleri gösteriyor ki, bu eser, şimdiki dehşetli tahrîbâta karşı bir hakîkat-i Kur’âniye ve bir sedd-i a‘zamdır. Onun için bu mübârek şehrin adliyesine ve makam-ı vilâyetine ve emniyet dâiresine bu eseri takdîm ediyoruz. Münâsib görürlerse, yeni harfle neşredilsin ki, hâriçten gelen ma‘nevî tehlikelerden vatandaşları kurtarmaya bir vesîle olsun.

Ben bu def‘a bu risâleyi dikkatle mütâlaa ettim. Elhak, bu risâlenin İmâm-ı Alî’nin ra ve evliyânın gaybî işaretleriyle makbûliyetine imza basmalarına tam lâyık bulunduğunu aynelyakîn derecesinde bildim. Ve şimdiki sıkıntımız, yüz derece ziyâde olsa da, yine ucuzdur. Gam ve keder ve şekvâ ile değil, belki ferah ve sabır ve şükür ile karşılamak lâzımdır, dedim.

Saîdü’n-Nûrsî

94

[Mühim Bir İhtâr ve Bir İfâde-i Merâm]

Bu ehemmiyetli risâlenin herkes her mes’elesini anlamaz. Fakat hissesiz de kalmaz. Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin, o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez. Fakat eline girdiği mikdâr, yeter. O bahçe, yalnız onun için değil. Elleri uzun olanların da hisseleri var.

Bu risâlenin fehmini işkâl eden beş sebeb var:

Birincisi: Ben kendi müşâhedâtımı, kendi fehmime göre, kendim için yazdım. Sâir kitaplar gibi başkalarının fehmine ve telakkîsine göre yazmadım.

İkincisi: İsm-i a‘zam cilvesiyle tevhîd-i hakîkî a‘zamî bir sûrette yazıldığından, mes’eleleri hem gāyet geniş, hem gāyet derin ve bazen çok uzun olduğundan, herkes birden ihâta edemez.

Üçüncüsü: Her bir mes’ele, büyük ve uzun bir hakîkat olması sebebiyle, hakîkati parçalamamak için, bazen bir sahîfe veya bir yaprak, bir tek cümle olur. Bir tek delîl hükmünde çok mukaddemât bulunur.

Dördüncüsü: Ekser mes’elelerinin her birisinin pek çok delîlleri ve huccetleri bulunduğundan, bazen on, bazen yirmi delîli, bir tek burhân yapmak cihetiyle, mes’ele uzunlaşır. Kısa fehimler kavramaz.

Beşincisi: Ben ramazânın feyziyle bu risâlenin nûrlarına mazhar olmaklığımla beraber, birkaç cihette hâlim perişan ve birkaç hastalıkla vücûdum sarsıldığı bir zamanda acele yazılıp, birinci müsvedde ile iktifâ edildi. Hem yazdığım vakit, irâde ve ihtiyârım ile olmadığını hissettiğimden, kendi fikrimle tanzîm veya ıslâh etmeyi muvâfık görmediğim için, bir parça fehmi işkâl edecek bir vaz‘iyet aldı. Hem Arabî fıkralar içine çok girdi. Hatta Birinci Makam, baştan başa Arabî olduğundan içinden çıkarıldı, müstakil yazıldı.

Medâr-ı kusûr ve işkâl olan bu beş sebeble beraber, bu risâlenin öyle bir ehemmiyeti var ki, İmâm-ı Alî Radıyallâhü Anh kerâmet-i gaybiyesinde bu risâleye Âyetü’l-Kübrâ ve Asâ-yı Mûsâ nâmlarını vermiş. Risâle-i Nûr’un risâleleri içinde buna husûsî bakıp nazar-ı dikkati celbetmiş. Hâşiye

95

el-Âyetü’l-Kübrâ’nın bir hakîkî tefsîri olan bu Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi, Hazret-i İmâm-ı Ali’nin ta‘bîrince Asâ-yı Mûsâ nâmında Yedinci Şuâ‘ kitabıdır.

Bu Yedinci Şuâ‘ bir Mukaddime ve İki Makam’dır. Mukaddimesi dört mes’ele-i mühimmeyi; Birinci Makamı Âyet-i Kübrâ’nın tefsîrinde Arabî kısmını; İkinci Makamı onun burhânlarını ve tercümesini ve meâlini beyân ederler. Bu gelen Mukaddime, lüzûmundan fazla îzâh edilmekle beraber; bir derece uzun olması ihtiyârsız olmuştur. Demek ihtiyâç var ki, öyle yazdırıldı. Belki de bir kısım insanlar, bu uzunu kısa görürler.

[Mukaddime]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِیَعْبُدُونِ

Bu âyet-i uzmânın sırrıyla insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gāyesi; Hâlik-ı Kâinât’ı tanımak ve ona îmân edip ibâdet etmektir. Ve insanın vazîfe-i fıtratı ve farîza-i zimmeti, ma‘rifetullâh ve îmân-ı billâhtır. Ve iz‘ân ve yakîn ile vücûdunu ve vahdetini tasdîk etmektir.

Evet, fıtraten dâimî bir hayat ve ebedî yaşamak isteyen ve hadsiz emelleri ve nihâyetsiz elemleri bulunan bîçâre insana; elbette o hayât-ı ebediyenin üssü’l-esâsı ve anahtarı olan îmân-ı billâh ve ma‘rifetullâh ve vesîlelerinden başka olan şeyler ve kemâlâtlar, o insana nisbeten aşağıdır. Belki çoğunun kıymetleri yoktur.

Risâle-i Nûr’da bu hakîkat kuvvetli burhânlarla isbat edildiğinden; bu hakîkati Risâle-i Nûr’a havâle ederek yalnız o yakîn-i îmânîyi bu asırda sarsan ve tereddüd veren iki vartayı dört mes’ele içinde beyân ederiz.

Birinci Vartadan Çâre-i Necât: İki mes’ele dir.

Birinci Mes’ele: Otuz birinci Mektûb’un On üçüncü Lem‘ası’nda tafsîlen isbat edildiği gibi; umûmî mes’elelerde isbata karşı nefyin kıymeti yoktur. Ve kuvveti pek azdır. Meselâ Ramazân-ı Şerîf’in başında hilâli görmek husûsunda iki âmî şâhid hilâli isbat etseler; vebinlerle eşrâf ve âlimler görmedik deyip nefyetseler, onların nefiyleri kıymetsiz ve kuvvetsizdir. Çünki, isbatta birbirine

96

kuvvet verir. Ve birbirinde tesânüd ve icmâ‘ var. Nefiyde ise bir olsa, bin olsa, farkları yoktur. Herkes kendi başına kalır, infirâdî olur. Çünki isbat eden, hârice bakar. Ve nefsü’l-emre göre hükmeder. Meselâ misâlimizde olduğu gibi, biri dese, Gökte ay vardır. Diğer arkadaşı parmağını oraya basar. İkisi birleşip kuvvetleşirler.

Nefiy ve inkârda ise, nefsü’l-emre bakmaz ve bakamaz. Çünki Husûsî olmayan ve hâs bir yere bakmayan bir nefiy, isbat edilmez, meşhûr bir düstûrdur. Meselâ bir şey Dünyada var diye ben isbat etsem, sen de Yok desen, benim bir işaretimle kolayca isbat edilebilen o şeyin sen nefyini, yani ademini isbat etmek için, bütün dünyayı aramak ve taramak ve göstermek lâzım. Belki geçmiş zamanların her tarafını dahi görmek lâzım geliyor. Sonra Yoktur, vukû‘ bulmamıştır diyebilirsin.

Mâdem nefiy ve inkâr edenler, nefsü’l-emre bakmazlar. Belki kendi nefislerine ve akıllarına ve gözlerine bakıp hükmederler. Elbette birbirine kuvvet veremezler. Ve zahîr olamazlar. Çünki görmeye ve bilmeye mâni‘ olan perdeler ve sebebler, ayrı ayrıdırlar. Herkes, Ben görmüyorum, benim yanımda ve i‘tikādımda yoktur, diyebilir. Yoksa Vâki‘de yoktur, diyemez. Eğer dese, hususan kâinâta bakan îmân mes’elelerinde dünya kadar bir yalan olur ki, doğru diyemez. ve doğrultulmaz.

Elhâsıl: İsbatta netice birdir, vâhiddir, tesânüd var. Nefiyde ise, bir değildir, müteaddiddir. Ya yanımda ve nazarımda veya i‘tikādımda gibi kayıdların herkese göre taaddüdüyle, netîceler dahi taaddüd eder. Daha tesânüd olmaz.

İşte bu hakîkat noktasında, îmâna karşı gelen kâfirlerin ve münkirlerin kesretinin ve zâhiren çokluğunun kıymeti yoktur. Ve mü’minin yakînine ve îmânına hiç tereddüd vermemek lâzım iken, bu asırda Avrupa feylesoflarının nefiy ve inkârları, bir kısım bedbaht meftunlarına tereddüd verip yakînlerini izâle ve saadet-i ebediyelerini mahvetmiş. Ve insandan her günde otuz bin adama isâbet eden ölümü, mevt ve eceli, bir terhîs ma‘nâsından çıkarıp i‘dâm-ı ebedî sûretine çevirmiş. Kapısı kapanmayan kabir, dâimâ i‘dâmını o münkire ihtâr etmekle, lezzetli hayatını elîm elemlerle zehirliyor. İşte îmân, ne kadar büyük bir ni‘met ve hayâtın hayatı olduğunu anla.

97

İkinci Mes’ele: Bir fennin veya bir san‘atın, medâr-ı münâkaşa olmuş bir mes’elesinde, o fennin veya o san‘atın hâricindeki adamlar ne kadar büyük ve âlim ve san‘atkâr da olsalar, sözleri onda geçmez. Ve hükümleri huccet olmaz. O fennin, icmâ‘-ı ulemâsına dâhil sayılmazlar. Meselâ büyük bir mühendis, bir hastalığın keşfinde ve tedâvisinde, bir küçük tabîb kadar hükmü geçmez. Ve bilhassa maddiyâtta çok tevaggul eden; ve gittikçe ma‘neviyâttan tebâüd eden; ve nûra karşı gabîleşen ve kabalaşan; ve aklı gözüne inen en büyük bir feylesofun münkirâne sözü, ma‘neviyâtta nazara alınmaz ve kıymetsizdir.

Acaba yerde iken arş-ı a‘zam'ı temâşâ eden; ve hârika bir dehâ-yı kudsî sâhibi olan; ve doksan sene ma‘neviyâtta terakkî edip çalışan; ve hakāik-i îmâniyeyi, ilmelyakîn ve aynelyakîn, hatta hakkalyakîn sûretinde keşfeden Şeyh-i Geylânî Kaddesallâhü Sırrahû gibi yüz binler ehl-i hakîkatin ittifâk ettikleri tevhîdi ve kudsî ve ma‘nevî mes’elelerde, maddiyâtın en dağınık ve kesretin en cüz’î teferruâtına dalan, sersemleşen ve boğulan feylesofların sözleri, kaç para eder? Onların inkârları ve i‘tirâzları, gök gürültüsüne karşı sivrisineğin sesi gibi sönük olmaz mı?

Hakāik-i İslâmiyeye zıddiyet gösterip mübâreze eden küfrün mâhiyeti bir inkârdır, bir cehildir, bir nefiydir. Sûreten isbat ve vücûdî görülse de, ma‘nâsı ademdir, nefiydir. Îmân ise ilimdir, vücûdîdir, isbattır, hükümdür. Her bir menfî mes’elesi dahi, bir müsbet hakîkatin ünvânı ve perdesidir. Eğer îmâna karşı mübâreze eden ehl-i küfür gāyet müşkilât ile menfî i‘tikādlarını, kabûl-ü adem ve tasdîk-i adem sûretinde isbat ve kabûl etmeye çalışsalar, o küfür, bir cihette yanlış bir ilim ve hatâ bir hüküm sayılabilir. Yoksa irtikâbı çok kolay olan, yalnız adem-i kabûl ve adem-i tasdîk ise, cehl-i mutlaktır, hükümsüzlüktür.

Elhâsıl: İ‘tikād-ı küfriye iki kısımdır. Birisi: Hakāik-i İslâmiyeye bakmaz. Kendine mahsûs, yanlış bir tasdîk ve bâtıl bir i‘tikād ve hatâ bir kabûldür. Ve zâlim bir hükümdür. Bu kısım, bahsimizden hâriçtir. O bize karışmaz, biz de ona karışmayız.

İkincisi: Hakāik-i îmâniyeye karşı çıkar, muâraza eder. Bu da iki kısımdır.

98

Birisi: Adem-i kabûldür. Yalnız isbatı tasdîk etmemektir. Bu ise bir cehildir, bir hükümsüzlüktür ve kolaydır. Bu da bahsimizden hâriçtir. İkincisi: Kabûl-ü ademdir. Kalben ademi tasdîk etmektir. Bu kısım ise bir hükümdür. bir i‘tikāddır, bir iltizâmdır. Hem iltizâmı için nefyini isbat etmeye mecbûrdur.

Nefiy dahi iki kısım dır. Birinci Kısım Hâs bir mevki‘de ve husûsî bir cihette yoktur der. Bu kısım ise isbat edilebilir. Bu kısım da bahsimizden hâriçtir. İkinci Kısım ise, dünyaya ve kâinâta ve âhirete ve asırlara bakan; îmânî ve kudsî ve âmm ve muhît olan mes’eleleri nefiy ve inkâr etmektir. Bu nefiy ise, Birinci Mes’ele’de beyân ettiğimiz gibi, hiç bir cihetle isbat edilmez. Belki kâinâtı ihâta edecek ve âhireti görecek ve hadsiz zamanın her tarafını temâşâ edecek bir nazar lâzımdır. Tâ o gibi nefiyler isbat edilebilsin.

İkinci Varta ve Çâre-i Necât: Bu dahi iki mes’ele dir. Birincisi: Azamet ve kibriyâ ve nihâyetsizlik noktasında ya gaflete veya ma‘siyete veya maddiyâta dalmak sebebiyle darlaşan akıllar, azametli mes’eleleri ihâta edemediklerinden, bir gurûr-u ilmî ile inkâra saparlar ve nefyederler. Evet, o ma‘nen sıkışmış ve kurumuş akıllarına ve bozulmuş ve ma‘neviyâtta ölmüş olan kalblerine çokgeniş ve çok derin ve ihâtalı olan îmânî mes’eleleri sığıştıramadıklarından, kendilerini küfre ve dalâlete atarlar, boğulurlar.

Eğer dikkatle kendi küfürlerinin iç yüzüne ve dalâletlerinin mâhiyetine bakabilseler görecekler ki, îmânda bulunan ma‘kūl ve lâyık ve lâzım olan azamete karşı, yüz derece muhâl ve imkânsızlık ve imtinâ‘, o küfrün altında ve içindedir. Risâle-i Nûr, yüzer mîzân ve muvâzenelerle bu hakîkati iki kerre iki dört eder derecesinde kat‘î isbat etmiş.

Meselâ, Cenâb-ı Hakk’ın vücûb-u vücûdunu ve ezeliyetini ve ihâtalı sıfatlarını, azametleri için kabûl edemeyen adam, ya hadsiz mevcûdâta, belki nihâyetsiz zerrelere, o vücûb-u vücûdu ve ezeliyetini ve ulûhiyet sıfatlarını vermekle küfrünü i‘tikād edebilir. Veyâhûd ahmak sofestâîler gibi hem kendini, hem kâinâtın vücûdunu inkâr ve nefyetmekle akıldan isti‘fâ etmelidir. İşte bunun gibi bütün hakāik-i îmâniye ve İslâmiye, kendilerinin şe’nlerini, muktezâları olan azamete istinâd ederek, karşılarında küfrün dehşetli muhâlâtından ve vahşetli

99

hurâfâtından ve zulmetli cehâlâtından kurtarıp, kemâl-i iz‘ân ve teslîmiyetle selîm kalblerde ve müstakîm akıllarda yerleştirirler.

Evet, ezân ve namaz gibi ekser şeâir-i İslâmiyede kesretle اللّٰە اكبر اللّٰە اكبر اللّٰە اكبر اللّٰە اكبر diye azamet-i kibriyâsını her vakit i‘lân, hem اَلْعَظَمَةُ اِزَارٖی وَالْكِبْرِیَٓاءُ رِدَٓائٖی hadîs-i kudsînin fermanı, hem Cevşenü’l-Kebîr münâcâtının seksen altıncı ukdesinde یَا مَنْ لَا مُلْكَ اِلَّا مُلْكُهُ یَا مَنْ لَا یُحْصِی الْعِبَادُ ثَنَٓائَهُ یَا مَنْ لَا تَصِفُ الْخَلَٓائِقُ جَلَالَهُ یَا مَنْ لَا تَنَالُ الْاَوْهَامُ كُنْهَهُ یَا مَنْ لَا تُدْرِكُ الْاَبْصَارُ كَمَالَهُ یَا مَنْ لَا تَبْلُغُ الْاَفْهَامُ صِفَاتَهُ یَا مَنْ لَا تَنَالُ الْاَفْكَارُ كِبْرِیَٓائَهُ یَا مَنْ لَا یُحْسِنُ الْاِنْسَانُ نُعُوتَهُ یَا مَنْ لَا یَرُدُّ الْعِبَادُ قَضَٓائَهُ یَا مَنْ ظَهَرَ فٖی كُلِّ شَیْءٍ اٰیَاتُهُ سُبْحَانَكَ یَا لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ نَجِّنَا مِنَ النَّارِ

Diye olan gāyet ârifâne münâcât-ı Ahmediye’nin aleyhissalâtü vesselâm beyânı gösteriyor ki, azamet ve kibriyâ, lüzûmlu bir perdedir.

[İkinci Makam]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبٖیحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَلٖیمًا غَفُورًا

Bu İkinci Makam, bu âyet-i muazzamayı tefsîr etmekle beraber, tayyedilen Arabî Birinci Makam’ın burhânlarını ve huccetlerini ve tercümesini ve kısa bir meâlini beyân eder.

Kâinât erkânından Hâlikını soran bir seyyahın müşâhedâtıdır.

Bu âyet-i muazzama gibi pek çok âyât-ı Kur’âniye, bu kâinât Hâlik’ını bildirmek cihetinde her vakit ve herkesin en çok hayretle bakıp zevk ile mütâlaa ettiği en parlak bir sahîfe-i tevhîd olan semâvâtı en başta zikretmelerinden, en başta ona başlamak muvâfıktır.

Evet, bu dünya memleketine ve misafirhânesine gelen her bir misâfir, gözünü açıp baktıkça görür ki, gāyet keremkârâne bir ziyafetgâh; ve gāyet san‘atkârâne bir teşhîrgâh; ve gāyet haşmetkârâne bir ordugâh ve ta‘lîmgâh; ve gāyet hayretkârâne ve şevk-engîzâne bir seyrângâh ve temâşâgâh; ve gāyet ma‘nîdârâne ve hikmetperverâne bir mütâlaagâh olan bu güzel misafirhânenin sâhibini; ve bu kitâb-ı kebîrin müellifini; ve bu muhteşem memleketin sultanını tanımak ve bilmek için

100

şiddetle merâk ederken, en başta göklerin nûr yaldızı ile yazılan güzel yüzü görünür. Bana bak Aradığını sana bildireceğim der. O da bakar, görür ki:

Bir kısmı, arzımızdan bin def‘a büyük ve o büyüklerden bir kısmı, top güllesinden yetmiş derece sür‘atli yüz binler ecrâm-ı semâviyeyi, direksiz düşürmeden döndüren; ve birbirine çarptırmadan fevkalhad çabuk ve beraber gezdiren; yağsız söndürmeden mütemâdiyen o hadsiz lâmbaları yandıran; ve hiç bir gürültü ve ihtilâl çıkartmadan o nihâyetsiz büyük kitleleri idare eden; ve güneş ve kamerin vazîfeleri gibi hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahlûkları, vazîfelerle çalıştıran; ve iki kutbun dâiresindeki hesab rakamlarına sıkışmayan bir nihâyetsiz uzaklık içinde, aynı zamanda, aynı kuvvet, aynı tarz, aynı sikke-i fıtrat ve aynı sûrette, beraber noksânsız tasarruf eden; ve o pek büyük mütecâviz kuvvetleri taşıyanları, tecâvüz ettirmeden kanununa itâat ettiren; ve o nihâyetsiz kalabalığın enkāzları gibi göğün yüzünü kirletecek süprüntülere meydan vermeden, pek parlak ve pek güzel temizlettiren; ve bir muntazam ordu manevrası gibi manevra ile gezdiren; ve arzı döndürmesiyle o haşmetli manevranın başka bir sûrette hakîkî ve hayâlî tarzlarını, her gece ve her sene sinema levhaları gibi seyirci mahlûkātına gösteren bir tezâhür-ü rubûbiyet içinde görünen teshîr, tedbîr, tedvîr, tanzîm, tanzîf, tavzîften mürekkeb bir hakîkat, bu azameti ve ihâtası ile, o semâvât Hâlik’ının vücûb-u vücûduna ve vahdetine; ve mevcûdiyeti, semâvâtın mevcûdiyetinden daha zâhir bulunduğuna bilmüşâhede şehâdet eder, ma‘nâsıyla Birinci Makam’ın birinci mertebesinde لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖی دَلَّ عَلٰی وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖی وَحْدَتِهِ السَّمٰوَاتُ بِجَمٖیعِ مَا فٖیهَا بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖیقَةِ التَّسْخٖیرِ وَالتَّدْبٖیرِ وَالتَّدْوٖیرِ وَالتَّنْظٖیمِ وَالتَّنْظٖیفِ وَالتَّوْظٖیفِ الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ denilmiştir.

Sonra, dünyaya gelen o yolcu adama ve misâfire, cevvü’s-semâ denilen ve mahşer-i acâib olan fezâ, gürültü ile konuşarak bağırıyor: Bana bak Merâkla aradığını ve seni buraya göndereni, benim ile bilebilir ve bulabilirsin der. O misâfir onun ekşi, fakat merhametli yüzüne bakar. Müdhiş, fakat müjdeli gürültüsünü dinler, görür ki:

Zemîn ile âsumân ortasında muallakta durdurulan bulut, gāyet hakîmâne ve rahîmâne bir tarzda zemîn bahçesini sular. Ve zemîn ahâlisine âb-ı hayât getirir. Ve harâreti, yani yaşamak ateşinin şiddetini ta‘dîl eder. Ve ihtiyaca göre

101

her yerin imdâdına yetişir. Ve bu vazîfeler gibi çok vazîfeleri görmekle beraber, muntazam bir ordunun acele emirlere göre görünmesi ve gizlenmesi gibi, birden cevvi dolduran o koca bulut dahi gizlenir. Bütün eczâları istirâhate çekilir. Hiç bir eseri görülmez. Sonra, Yağmur başına, arş emrini aldığı anda, bir saatte, belki birkaç dakîka zarfında toplanıp cevvi doldurur. Bir kumandanın emrini bekler gibi durur.

Sonra o yolcu, cevdeki rüzgâra bakar, görür ki: Hava o kadar çok vazîfelerle gāyet hakîmâne ve kerîmâne istihdâm olunuyor ki, güyâ o câmid havanın şuûrsuz zerrelerinden her bir zerresi, bu kâinât sultanından gelen emirleri dinler, bilir. Ve hiç birini geri bırakmayarak, o kumandanın kuvvetiyle yapar; ve intizâmla yerine getirir bir vaz‘iyet ile zemînin bütün nüfûslarına nefes vermek; ve zîhayata lüzûmu bulunan harâret ve ziyâ ve elektrik gibi maddeleri ve sesleri nakletmek; ve nebâtâtın telkîhine vâsıta olmak gibi çok küllî vazîfelerde ve hizmetlerde bir dest-i gaybî tarafından gāyet şuûrkârâne ve alîmâne ve hayâtperverâne istihdâm olunuyor.

Sonra yağmura bakar görür ki: O latîf ve berrâk ve tatlı ve hiçten ve gaybî bir hazîne-i rahmetten gönderilen katrelerde, o kadar Rahmânî hediyeler ve vazîfeler var ki, güyâ rahmet tecessüm ederek, katreler sûretinde hazîne-i Rabbâniyeden akıyor, ma‘nâsında olduğundan, yağmura rahmet nâmı verilmiştir.

Sonra şimşeğe bakar ve ra‘dı dinler, görür ki, pek acîb ve garîb hizmetlerde çalıştırılıyor.

Sonra gözünü çeker, aklına bakar. Kendi kendine der ki: Atılmış pamuk gibi bu câmid, şuûrsuz bulut, elbette bizleri bilmez. Ve bize acıyıp imdâdımıza kendi kendine koşmaz. Ve emirsiz meydana çıkmaz ve gizlenmez. Belki gāyet Kadîr ve Rahîm bir kumandanın emriyle hareket eder ki, bir iz bırakmadan gizlenir. Ve def‘aten meydana çıkar, iş başına geçer. Ve gāyet fa‘âl ve müteâl ve gāyet cilveli ve haşmetli bir sultânın fermanıyla ve kuvvetiyle vakit be-vakit cevv âlemini doldurup, boşaltır. Ve mütemâdiyen hikmetle yazar; ve paydos ile bozar tahtasına; ve mahv ve isbat levhasına; ve haşir ve kıyâmet sûretine çevirir. Ve gāyet lütufkâr ve ihsânperver ve gāyet keremkâr ve rubûbiyetperver bir Hâkim-i Müdebbir’in tedbîriyle, rüzgâra biner. Ve dağlar gibi yağmur hazînelerini bindirir. Muhtâç olan yerlere yetiştirir. Güyâ onlara acıyıp ağlayarak, göz yaşlarıyla gelerek, onları çiçeklerle güldürür. Güneşin şiddet-i ateşini serinlettirir. Ve sünger gibi bahçelerine su serper. Ve zemîn yüzünü yıkar, temizler.

102

Hem o merâklı yolcu kendi aklına der: Bu câmid, hayatsız, şuûrsuz, mütemâdiyen çalkanan, kararsız, fırtınalı, dağdağalı, sebâtsız, hedefsiz şu havanın perdesiyle ve zâhirî sûretiyle vücûda gelen yüz binler hakîmâne ve rahîmâne ve san‘atkârâne işler ve ihsânlar ve imdâdlar, bilbedâhe isbat eder ki, bu çalışkan rüzgârın ve cevvâl hizmetkârın kendi başına hiç bir hareketi yok. Belki gāyet Kadîr ve Alîm ve gāyet Hakîm ve Kerîm bir âmirin emriyle hareket eder. Güyâ her bir zerresi, her bir işi bilir. Ve o âmirin her bir emrini anlar ve dinler. Ve bir nefer gibi hava içinde cereyân eden her bir emr-i Rabbânî’yi dinler, itâat eder ki, bütün hayvanâtın teneffüsüne ve yaşamasına; ve nebâtâtın telkîhine ve büyümesine; ve hayatına lüzûmlu maddeleri yetiştirmesine; ve bulutların sevk ve idaresine; ve ateşsiz sefînelerin seyr ve seyahatine; ve bilhassa seslerin ve bilhassa telsiz telefon ve telgraf ve radyo ile konuşmaların îsâline; ve bu hizmetler gibi umûmî ve küllî hizmetlerden başka azot ve müvellidü’l-humûza gibi iki basît maddeden ibâret olan havanın zerreleri, birbirinin misli iken zemîn yüzünde yüz binler tarzda bulunan Rabbânî san‘atlarda kemâl-i intizâm ile bir dest-i hikmet tarafından çalıştırılıyor görüyorum. Demek وَتَصْرٖیفِ الرِّیَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَیْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ âyetinin tasrîhiyle, rüzgârın tasrîfiyle hadsiz Rabbânî hizmetlerde isti‘mâl ve bulutların teshîriyle hadsiz Rahmânî işlerde istihdâm ve havayı o sûrette îcâd eden, ancak Vâcibü’l-Vücûd ve Kādir-i Küll-i Şey’ ve Âlim-i Küll-i Şey’, bir Rabb-i Zülcelâl-i ve’l-İkrâm’dır der, kat‘iyetle hükmeder.

Sonra yağmura bakar, görür ki: Yağmurun taneleri sayısınca menfaatler; ve katreleri adedince rahmânî cilveler; ve reşhaları mikdârınca hikmetler içinde bulunuyor. Hem o şirin ve latîf ve mübârek katreler, o kadar muntazam ve güzel halk olunuyorlar ki, hususan yaz mevsiminde gelen dolu, o kadar mîzân ve intizâm ile gönderiliyor ve iniyor ki, fırtınalar ile çalkanan ve büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli rüzgârlar, onların muvâzenelerini ve intizâmlarını bozmuyor. Katreleri birbirine çarpıp, birleştirip zararlı kitleler yapmıyor. Ve bunlar gibi çok hakîmâne işlerde ve bilhassa zîhayatlarda çalıştırılan basît ve câmid ve şuûrsuz müvellidü’l-mâ’ ve müvellidü’l-humûza gibi iki basît maddeden terekküb eden bu su, yüz binlerle hikmetli ve şuûrlu ve muhtelif hizmetlerde ve san‘atlarda istihdâm ediliyor. Demek bu tecessüm etmiş ayn-ı rahmet olan yağmur, ancak

103

bir Rahmân-ı Rahîm’in hazîne-i gaybiye-i rahmetinde yapılıyor. Ve nüzûlüyle وَهُوَ الَّذٖی یُنَزِّلُ الْغَیْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَیَنْشُرُ رَحْمَتَهُ âyetini maddeten tefsîr ediyor.

Sonra ra‘dı dinler ve berke bakar, görür ki: Bu iki hâdise-i acîbe-i cevviye tam tamına یُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهٖ ve یَكَادُ سَنَا بَرْقِهٖ یَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِ âyetlerini maddeten tefsîr etmekle beraber, yağmurun gelmekte olduğunu haber verip muhtâçlara müjde ediyorlar.

Evet, hiçten, birden hârika bir gürültü ile cevvi konuşturmak; ve fevkalâde bir nûr ve nâr ile zulmetli cevvi ışıkla doldurmak; ve dağvârî ve pamuk-misâl ve dolu ve kar ve su tulumbası hükmünde olan bulutları ateşlendirmek gibi hikmetli ve garâbetli vaz‘iyetleriyle, başaşağı gāfil insanın başına tokmak gibi vuruyor. Başını kaldır Kendini tanıttırmak isteyen fa‘âl ve kudretli bir zâtın hârika işlerine bak. Sen başıboş olmadığın gibi, bu hâdiseler de başıboş olamazlar. Her birisi çok hikmetli vazîfeler peşinde koşturuluyorlar. Bir Müdebbir-i Hakîm tarafından istihdâm olunuyorlar diye ihtâr ediyorlar.

İşte bu merâklı yolcu, bu cevvde, bulutu teshîrden, rüzgârı tasrîften, yağmuru tenzîlden ve hâdisât-ı cevviyeyi tedbîrden terekküb eden bir hakîkatin yüksek ve âşikâr şehâdetini işitir. Âmentü Billâhder. Yani Allâh'a ve bunları yaratana ve tedbîrini görene tam îmân ettim der.

Birinci Makam’ın ikinci mertebesinde لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖی دَلَّ عَلٰی وُجُوبِ وُجُودِهِ الْجَوُّ بِجَمٖیعِ مَا فٖیهِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖیقَةِ التَّسْخٖیرِ وَالتَّصْرٖیفِ وَالتَّنْزٖیلِ وَالتَّدْبٖیرِ الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ fıkrası, bu yolcunun cevve dâir mezkûr müşâhedâtını ifade eder.

İhtâr: Birinci Makam’da geçen otuz üç mertebe-i tevhîdi bir parça îzâh etmek isterdim. Fakat şimdiki vaz‘iyetim ve hâlimin müsâadesizliği cihetiyle, yalnız gāyet muhtasar burhânlarıyla ve tercümesiyle iktifâya mecbûr oldum. Risâletü’n-Nûr’un otuz, belki yüz risâlelerinde, bu otuz üç mertebe delilleriyle ayrı ayrı tarzlarda, her bir risâlede bir kısım mertebeler beyân edildiğinden, tafsîli onlara havâle edilmiş.

Sonra seyâhat-i fikriyeye alışan o mütefekkir misâfire, küre-i arz lisân-ı hâliyle diyor ki: Gökte, fezâda, havada ne geziyorsun? Gel, ben sana aradığını tanıttıracağım. Gördüğüm vazîfelerime bak ve sahîfelerimi oku O da bakar, görür ki:

Arz, meczûb bir mevlevî gibi iki hareketiyle günlerin, senelerin, mevsimlerin hâsıl olmasına medâr olan bir dâireyi, haşr-i a‘zamın meydanı etrafında çiziyor. Ve zîhayatın yüz bin envâını bütün erzâk ve levâzımâtlarıyla

104

içine alıp fezâ denizinde kemâl-i muvâzene ve nizâmla gezdiren ve güneş etrafında seyâhat eden muhteşem ve musahhar bir sefîne-i Rabbâniyedir.

Sonra sahîfelerine bakar, görür ki: bâblarındaki her bir sahîfesi binler âyâtıyla arzın Rabbini tanıttırıyor. Umumunu okumak için vakit bulamadığından, yalnız bir tek sahîfe olan zîhayatın bahar faslında îcâd ve idaresine bakar ve müşâhede eder ki:

Yüz bin envâın hadsiz efradlarının sûretleri, basît bir maddeden gāyet muntazam açılıyor ve gāyet rahîmâne terbiye ediliyor. Ve gāyet mu‘cizâne bir kısmının tohumlarına kanatçıklar verip onları uçurmak sûretiyle neşrettiriliyor. Ve gāyet müdebbirâne idare olunuyor. Ve gāyet müşfikāne iâşe ve it‘âm ediliyor. Ve gāyet rahîmâne ve rezzâkāne hadsiz ve çeşit çeşit ve lezzetli ve tatlı rızıkları, hiçten ve kuru topraktan ve birbirinin misli ve farkları pek az ve kemik gibi köklerden, çekirdeklerden, su katrelerinden yetiştiriliyor. Her bahar, bir vagon gibi hazîne-i gaybden yüz bin nevi‘ et‘ıme ve levâzımât, kemâl-i intizâm ile yüklenip zîhayata gönderiliyor. Ve bilhassa o erzâk paketleri içinde yavrulara gönderilen süt konserveleri ve vâlidelerinin şefkatli sînelerinde asılan şekerli süt tulumbacıklarını göndermek, o kadar şefkat ve merhamet ve hikmet içinde görünüyor ki, bilbedâhe bir Rahmân-ı Rahîm’in, gāyet müşfikāne ve mürebbiyâne bir cilve-i rahmeti ve ihsânı olduğunu isbat eder.

Elhâsıl: Bu sahîfe-i hayatiye-i bahâriye, haşr-i a‘zamın yüz bin numûnelerini ve misâllerini göstermekle فَانْظُرْ اِلٰٓی اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَیْفَ یُحْیِی الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَٓا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْیِی الْمَوْتٰی وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ âyetini maddeten gāyet parlak tefsîr ettiği gibi, bu âyet dahi bu sahîfenin ma‘nâlarını mu‘cizâne ifade eder. Ve arz bütün sahîfeleriyle, arzın büyüklüğü nisbetinde ve kuvvetinde لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ dediğini anladı.

İşte küre-i arzın yirmiden ziyâde büyük sahîfelerinden bir tek sahîfenin, yirmi vechinden bir tek vechinin muhtasar şehâdeti ile, o yolcunun sâir vecihlerin sahîfelerindeki müşâhedâtı ma‘nâsında olarak ve o müşâhedâtları ifade için Birinci Makam’ın üçüncü mertebesinde böyle denilmiş:

(لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖی دَلَّ عَلٰی وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖی وَحْدَتِهِ الْاَرْضُ بِجَمٖیعِ مَا فٖیهَا وَمَا عَلَیْهَا بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖیقَةِ التَّسْخٖیرِ وَالتَّدْبٖیرِ وَالتَّرْبِیَةِ وَالْفَتَّاحِیَّةِ وَتَوْزٖیعِ الْبُذُورِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالْاِدَارَةِ وَالْاِعَاشَةِ لِجَمٖیعِ ذَوِی الْحَیَاةِ وَالرَّحْمَانِیَّةِ وَالرَّحٖیمِیَّةِ الْعَٓامَّةِ الشَّامِلَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ)

105

Sonra o mütefekkir yolcu, her sahîfeyi okudukça, saâdet anahtarı olan îmânı kuvvetlenip ve ma‘nevî terakkıyâtın miftâhı olan ma‘rifeti ziyâdeleşip ve bütün kemâlâtın esası ve ma‘deni olan îmân-ı billâh hakîkati bir derece daha inkişâf edip ma‘nevî çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe, onun merâkını şiddetle tahrîk ettiğinden; semâ, cevv ve arzın mükemmel ve kat‘î derslerini dinlediği hâlde, هَلْ مِنْ مَزٖیدٍ deyip dururken, denizlerin ve büyük nehirlerin cezbekârâne cûş u hurûşla, zikirlerini ve hazîn ve lezîz seslerini işitir. Lisân-ı hâl ve lisân-ı kāl ile: Bize de bak, bizi de oku derler. O da bakar, görür ki:

Hayâtdârâne mütemâdiyen çalkanan ve dağılmak ve dökülmek ve istîlâ etmek fıtratında olan denizler; arzı kuşatıp, arz ile beraber gāyet sür‘atli bir sûrette bir senede yirmi beş bin senelik bir dâirede koşturulduğu hâlde, ne dağılırlar, ne dökülürler ve ne de komşuları olan toprağa tecâvüz ederler. Demek gāyet kudretli ve azametli bir zâtın emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhâfaza olurlar.

Sonra denizlerin içlerine bakar, görür ki: gāyet güzel ve ziynetli ve muntazam cevherlerinden başka, binlerce çeşit hayvanâtın iâşe ve idareleri ve tevellüdât ve vefeyâtları o kadar muntazamdır ki; ve basît bir kum ve acı bir sudan verilen erzâkları ve ta‘yînâtları, o kadar mükemmeldir ki, bilbedâhe bir Kadîr-i Zülcelâl’in, bir Rahîm-i Zülcemâl’in idare ve iâşesiyle olduğunu isbat eder.

Sonra o misâfir, nehirlere bakar, görür ki: Menfaatleri ve vazîfeleri ve vâridât ve sarfiyâtları, o kadar hakîmâne ve rahîmânedir, bilbedâhe isbat eder ki, bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar, büyük nehirler bir Rahmân-ı Zülcelâl-i ve’l-İkrâm’ın hazîne-i rahmetinden çıkıyorlar ve akıyorlar. Hatta o kadar fevkalâde iddihâr ve sarf ediliyorlar ki, Dört nehir cennetten geliyorlar diye rivâyet edilmiş. Yani zâhirî esbâbın pek fevkınde olduklarından, ma‘nevî bir cennetin hazînesinden ve yalnız gaybî tükenmez bir menba‘ın feyzinden akıyorlar demektir.

Meselâ, Mısır’ın kumistanını bir cennete çeviren Nîl-i Mübârek cenûb tarafından, Cebel-i Kamer denilen bir dağdan mütemâdiyen küçük bir deniz gibi tükenmeden akıyor. Altı aydaki sarfiyâtı dağ şeklinde toplansa ve buzlansa, o dağdan büyük olur. Hâlbuki o dağdan ona ayrılan yer ve mahzen, altı kısmından bir kısım olmaz. Vâridâtı ise, o mıntıka-i hârrede pek az gelen ve susamış toprak çabuk yuttuğu için mahzene az giden yağmur,

106

elbette o muvâzene-i vâsiayı muhâfaza edemediğinden, o Nîl-i Mübârek âdet-i arziye fevkınde bir gaybî cennetten çıkıyor diye rivâyeti, gāyet ma‘nîdâr ve güzel bir hakîkati ifade ediyor.

İşte denizlerin ve nehirlerin, denizler gibi hakîkatlerinin ve şehâdetlerinin binden birisini gördü. Ve umûmu bil’icmâ‘, denizlerin büyüklüğü nisbetinde bir kuvvetle لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ der ve bu şehâdete denizler mahlûkātı adedince şâhidler gösterir, diye anladı. Ve denizlerin ve nehirlerin umûm şehâdetlerini irâde ederek ifade etmek ma‘nâsında, Birinci Makam’ın dördüncü mertebesinde لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖی دَلَّ عَلٰی وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖی وَحْدَتِهٖ جَمٖیعُ الْبِحَارِ وَالْعُیُونِ وَالْاَنْهَارِ بِجَمٖیعِ مَا فٖیهَا بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖیقَةِ التَّسْخٖیرِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالْاِدِّخَارِ وَالْاِدَارَةِ الْوَاسِعَةِ الْمُنْتَظَمَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ denilmiş.

Sonra dağlar ve sahrâlar, seyâhat-i fikriyede bulunan o yolcuyu çağırıyorlar. Sahîfelerimizi de oku diyorlar. O da bakar, görür ki: Dağların küllî vazîfeleri ve umûmî hizmetleri o kadar azametli ve hikmetlidirler ki, akılları hayretler içerisinde bırakır.

Meselâ, dağların zemînden emr-i Rabbânî ile çıkmaları; ve zemînin içinde inkılâbât-ı dâhiliyeden neş’et eden heyecanını ve gazabını ve hiddetini, çıkmalarıyla teskîn ederek, zemîn o dağların fışkırmalarıyla ve menfezleriyle teneffüs edip zararlı olan sarsıntılardan ve zelzele-i muzırralardan kurtulup, vazîfe-i devriyesinde sekenesinin istirâhatlerini bozmuyor. Demek nasıl ki, sefîneleri sarsıntılardan vikāye ve muvâzenelerini muhâfaza için onların direkleri üstünde kurulmuş. Öyle de dağlar, zemîn sefînesine bu ma‘nâda hazineli direkler olduklarını, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا وَاَلْقَیْنَا فٖیهَا رَوَاسِیَ وَالْجِبَالَ اَرْسٰیهَا gibi çok âyetlerle ferman ediyor.

Hem meselâ, dağların içinde zîhayata lâzım olan her nevi‘ menba‘lar, sular, ma‘denler, maddeler, ilaçlar o kadar hakîmâne ve müdebbirâne ve kerîmâne ve ihtiyâtkârâne iddihâr ve ihzâr ve istif edilmiş ki, bilbedâhe kudreti nihâyetsiz bir Kadîr’in ve hikmeti nihâyetsiz bir Hakîm’in hazineleri ve anbarları ve hizmetkârları olduklarını isbat ederler, diye anlar. Ve sahrâ ve dağların, dağ kadar vazîfe ve hikmetlerinden bu iki cevhere sâirlerini kıyâs edip, dağların ve sahrâların umûm hikmetleriyle, hususan ihtiyâtî iddihârlar cihetiyle getirdikleri şehâdeti ve söyledikleri لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ tevhîdini, dağlar kuvvetinde ve sebatında ve sahrâlar genişliğinde ve büyüklüğünde görür, اٰمَنْتُ بِاللّٰهِder.

İşte bu ma‘nâyı ifade için, Birinci Makam’ın beşinci mertebesinde

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç