İlgili bölümü cümle cümle şu şekilde açıklayalım:
[Tebeî nazar, muhâli mümkün görür]
Meşhurdur ki, ıydin hilâline bakardı cemâat-i kesîre. Kimse bir şey görmedi. Zevâlî bir ihtiyâr yemîn etti ki: Gördüm! Hâlbuki gördüğü, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. O kıl oldu onun hilâli. O mukavves kıl nerede? Hilâl olmuş kamer nerede?
Bir şeyi yüzeysel, üstünkörü inceleyen, o konuya yoğunlaşmayan, derinlemesine incelemeyen, sathi olarak bakan kişi, işi basite alır. Çok zor şeyler ona kolay gibi gelir. İmkânsız şeyleri kolayca olacak şeyler gibi görür. Bediüzzaman Hazretleri, Hazreti Mevlana'nın Mesnevi'sinde geçen bu olayı1 örnek göstererek üstünkörü yapılmış incelemelerin hakikatin önüne geçeceğini ve insanları yanıltacağını güzel bir surette açıklamış.
Hazret-i Ömer zamanında gerçekleşen olay kısaca şöyledir: Büyük bir topluluk, Ramazan hilalinin çıkıp çıkmadığını görmek için gökyüzüne bakarlarken, kimse hilali görmediği halde yaşlı bir adam, yemin ederek hilali gördüğünü açıkladı. Hazret-i Ömer (r.a.) ise baktı ve "Gözlerim gökyüzünü seninkilerden daha iyi gördüğü halde ben nasıl o pak hilali görmüyorum?" diye sordu. Sonra da yaşlı adamdan elini ıslatarak kaşını düzeltmesini ve tekrar hilale bakmasını istedi. Yaşlı adam, o anda kaşlarından bir beyaz kılın gözünün önüne gelerek onu yanılttığını anladı. Artık hilali görmediğini söyledi.
Bu olaydan anlaşılıyor ki üstünkörü yapılan işlerde en küçük bir gaflet (kıl), en büyük şeylerin (hilal) önüne geçiyor. Bir kıl, sanki bir hilalmiş gibi yanıltabiliyor.
Hayatımızda da bu tarz olaylar çokça yaşanmaktadır. Ayaküstü hesap yaparak ticarete atılanlar, çoğu zaman yapılan hesapların pratikte öyle olmadığını anlarlar. Mesela bir saate bakan kişi, saatin üzerinde akrep ve yelkovanın döndüğünü görür. Ona iki tane milin dönmesi gayet kolay, basit bir iş gibi gelir. Fakat saatin içini açıp detaylıca inceleyen kişi saatteki çarkları, dişlileri, mıknatısları, ince işçilik gerektirecek küçük parçaları görür. Saatteki sanatın büyüklüğünü anlar.
Ger anladın şu remzi, zerrâttaki harekât, kirpik-i aklın olmuş, birer kıl-ı zulmetdâr, kör etmiş maddî gözü. Teşkîl-i cümle envâ‘ fâilini göremez, düşer başına dalâl. O hareket nerede Nazzâm-ı kevn nerede? Onu ona vehmetmek, muhâl ender muhâl.2
Eğer bu örnek ile işaret edilen manayı anladıysan, insanların gafletle atomların hareketine bakarak atomları her şeyin yaratıcısı zannetmelerini de anlarsın. Gaflet ile bakıldığında o kirpik nasıl ki ayın yerine geçiyorsa, atomlara bakanlar da onları ilahlaştırıyor. Her şeyin tesadüfen veya kendiliğinden atomların dizilmesiyle olduğunu zannediyorlar. Maddeye ezeliyet isnat ediyorlar. Allah'a ait sıfatları bir atoma veriyorlar. Bakıldığında her şey Allah'ı gösteren bir delilken, o küçücük atom onların kör gözlerinin önüne geçiyor. Her şeyi atomlar yapıyor, her varlık atomların tesadüfen yan yana dizilmesiyle oldu zannediyorlar. Atom gibi küçücük bir mahluk, her şeyi yaratan Allah'ı görmelerine mani oluyor. Bir saati inceleyip içindeki çarkları gördükten sonra saatin parçalarının tesadüfen dizilerek çalıştığını zannetmek, ne kadar büyük bir muhali kabul etmektir. Atomların yan yana dizildiğinin görünmesiyle onların kâinatın yaratıcısı olduğunu zannetmek, o saatin çarklarının tesadüfen dizildiğini kabul etmekten çok daha büyük bir gaflettir. Gördüklerinin ötesini düşünemeyen insanlar baktılar ki her şey atomlardan oluşuyor. Üstünkörü, mantıksız bir değerlendirmeyle atomu, ilah yaptılar. Çünkü saatin ustasını saatin içinde aradılar. Bunun üzerine pek çok imkânsızlığı kabul etmek durumunda kaldılar.
Mevlana Celaleddin-i Rumi, Mesnevi, Adnan Karaismailoğlu (çev.), Akçağ Yayınları, Ankara 2009, 2. Defter, Beyitler 110-120, s. 172.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 329.

