İlgili bölümü cümle cümle şu şekilde açıklayalım:
[Mübtıl, bâtılı hak nazarıyla alır]
İnsandaki fıtrat mükerrem olduğundan, kasden hakkı arıyor.
İnsan, en saygıdeğer, en hürmete layık, en aziz ve en muhterem bir varlıktır. İnsanlık cevheri itibarıyla daima hakkı ister. Her zaman hakikati arar. Allah, insanları kendisini tanısın ve ibadet etsinler diye yaratmıştır. Dolayısıyla insanı da ona uygun teçhizatlarla yaratmıştır. Bu yüzden insan, fıtratının gereğini ortaya koyduğunda, onun akıl, kalp ve ruhu Allah'ı tanıma ve hakikati bulma kabiliyetini her daim muhafaza eder.
Bazen gelir eline, bâtılı hak zanneder, koynunda saklıyor. Hakîkati kazarken, ihtiyârı olmadan dalâl düşer başına. Hakîkattir zanneder, kafasına geçirir.1
Fakat insan bâtılı ve dalaleti ise ya hakkı ararken haberi olmadan, ya hakikatin madenini kazarken iradesi dışında ya da hakikati bulmaktan ümidini kesip çaresiz kaldığını zannettiğinde kabul eder. Halbuki insanın asıl fıtratı, vicdanı ve fikri; makul olmayan ve imkansız bir şeyi benimsemediği halde, yüzeysel, sığ, derinine inmeden, üstünkörü bakmaktan ve ayrıntılara girmemekten dolayı kabul eder.
İnsan yalnız hakka yönelip hakikati kast ettiği için, bâtıl düşünceler davetsiz olarak gelebilir. Elbette hedefine ve amacına kitlenmiş bir insan, bu durumda batıl fikirlere üstünkörü bakar. Batılı yüzeysel değerlendirir. İç yüzüne veya derinlerine inmez. Fakat ne vakit o batıl fikri bizzat tefekkür edip incelese, almaya değil, belki iltifata dahi değmediğini görecek ve tenezzül etmeyecektir.
Netice olarak, bir amaca kitlenmek, başka konularda üstünkörü olmayı sonuç verebilmektedir. Öyle ise insanın, kabul ettiği, benimsediği, savunduklarını üstünkörü bakışla kabul etmediğini anlayabilmesi için onları tahlile tabi tutması gerekmektedir.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 329

