Bu sorunun cevabı aslında cümlenin kendi içinde bulunduğu hâlde dikkatlerden kaçabiliyor. Tarikatın amacının bilinmemesi de bu anlama sebep oluyor. Dikkat edilirse, cümlede “sünneti tarikatın temeli yapmak” deniyor, “dinî hayatın temeli yapmak” denmiyor. Sünneti hayatımızın temeline yerleştirme noktasında bütün evliyalar aynıdır; zaten başka türlü evliya olunamaz. Sıradan müminler dahi sünneti yaşamayı hayatlarının en mühim esası yapmaya çalıştıklarına göre, evliyaların sünneti hayatlarının en büyük esası yapmamaları düşünülemez.
Tarikatla nefis terbiyesinde ise her tarikatın farklı metotları vardır. İmâm-ı Rabbânî (k.s.)’nin ifadesiyle bu metotlar “tarikat pirlerinin hususî keşifleridir.” Bediüzzaman Hazretleri de “insan kabiliyetlerinin farklı renklerinin tarikat metotlarının çeşitlenmesinde etkili olduğunu” söyler. 1 Her tarikat, kendine ait bu metotları oluştururken bazısı bütün metotlarını doğrudan sünnetten çıkarabilmiş, bazısı ise nispeten bu derecenin gerisinde kalmıştır. Metotlarını sünnete uygun hale getirdikleri ölçüde parlamışlardır. Bununla birlikte, bu hususî metotların dışında herkesin muhatap olduğu sünnetlerde tarikatlar arasında fark yoktur; bütün ehl-i tarikat bu sünnetlere uyar.
Yani herkes farzları, vacipleri, nafile ibadetleri sünnet üzere yaşar; haramlara ve helâllere sünnete göre dikkat eder; Sünnet olan Peygamber ahlâkını yaşamaya gayret eder. Bu hususlarda, bütün Müslümanlar gibi tarikat ehli olanlar da muhataptır ve gereğini yerine getirirler. Fark yalnızca hususî terbiye metotlarında ortaya çıkar.
Tarikatın bilemediğimiz pek çok inceliğini her yönüyle sünnete dayandırabilmek zannedildiği kadar kolay bir iş değildir. Nakşî Tarîkatinin en büyük imâmı ve ikinci bin yılın müceddidi (yenileyicisi) olan İmam-ı Rabbânî Hazretleri, bir mektubunda Nakşibendi Tarîkatı ile diğer tarîkat metotları arasındaki bazı farklara şöyle temas eder:
1) Nakşî yolunun temel prensipleri sağlam, manevî makamları yüksek ve nurludur.
2) Raks (dans) ve semâ’ı (dönmek) yöntem olarak tamamen reddederler.
3) Kendinden geçme (vecd) ile bunu isteme hâlini (tevâcüd) keskin biçimde ayırırlar.
4) Diğer tarîkatlerin keşif ve müşâhedelerini “yabancı” kabul eder, itibar etmezler.
5) Başkalarının mânevî bilgiler ve hayallerini şöhrete değil, silinmeye lâyık görürler.
6) Zikir tertibi terstir. Umum tarîkatlerde önce “lâ ilâhe illâllah” (nefy-isbât), sonra “Allah” zikri gelirken; Nakşî büyüklerinde evvelâ “Allah” zikri (isbât), ardından nefy safhası yer alır. 2
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.123
İmam Rabbani, Mektubat, 336. Mektup

