Bediüzzaman Hazretleri 21. Lem'a İhlas Risalesi'nin 3. Düsturunda şöyle demektedir:
Üçüncü Düsturunuz:
Bütün kuvvetinizi ihlasta ve hakta bilmelisiniz. Evet, kuvvet haktadır ve ihlastadır. Haksızların kuvveti dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlas ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar. Evet, kuvvetin hakta ve ihlasta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlas, bu davayı ispat eder ve kendi kendine delil olur. Çünkü yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukabil, burada sizinle yedi sekiz senede yüz derece fazla edildi. Hâlbuki kendi memleketimde ve İstanbul’da, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garip, yarım ümmi, insafsız memurların tarassudat ve tazyikatları altında yedi sekiz sene sizinle ettiğim hizmette, eski hizmetten yüz derece fazla muvaffakiyeti gösteren manevi kuvvetin, sizlerdeki ihlastan geldiğine katiyen şüphem kalmadı. Hem itiraf ediyorum ki samimi ihlasınızla, şan ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyadan beni bir derece kurtardınız. İnşallah tam ihlasa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlasa sokarsınız.1
Bediüzzaman Hazretleri’nin Eski Said dönemine baktığımızda, daha çok dış dairede, ilim ve fikir sahasında faaliyet gösterdiğini görürüz. Darü’l Hikmeti’l İslamiye azalığı gibi vazifelerle, daha ziyade mürekkep yalamış, aydın kesimlere hitap etmiştir. O dönemde Doğu’da bir İslâm üniversitesi kurma ideali vardır. Ancak maddî imkânsızlıklar ve Birinci Dünya harbi şartları sebebiyle bu proje fiilen gerçekleşememiştir. Bediüzzaman Hazretlerinin etrafında çok kabiliyetli, anlayışı yüksek talebeler vardır. Hatta bu talebelerle bütün dünyaya hitap edebilecek bir hizmet hayali taşımaktadır. Fakat Birinci Dünya Harbinde bu talebelerin büyük bir kısmı şehit olur. İşte burada kader-i İlâhî farklı bir istikamette tecelli eder. Zahiren bütün şartlar ortadan kalkmışken, Barla gibi küçük ve ücra bir yerde, hiç beklenmedik bir şekilde Risale-i Nur hizmeti başlar. Ne ilmî çevreler vardır, ne de maddî imkânlar. Muhataplar, köylüler, yörükler ve gariban insanlardır. Fakat onların en büyük özelliği, fıtratlarının saf ve bozulmamış olmasıdır. Çünkü iman hakikatleri, en önce samimi ve saf kalplerde kök salar. Cenab-ı Hak bu hizmette iki büyük nimeti bir araya getirir. Bediüzzaman Hazretlerine söyleme nimeti, talebelerine ise yazma ve yayma nimeti verilmiştir. Sadece söylemek veya sadece yazmak tek başına yeterli olmazdı. Fakat bu iki nimet birleşince, çok büyük ve kalıcı bir netice ortaya çıkmıştır. Bediüzzaman Hazretlerinin mesleği mahviyet ve tevazu olduğu için, hiçbir zaman ortaya çıkan başarıları kendisine mal etmemiştir. Risale-i Nur’un muvaffakiyetini, tamamen Cenab-ı Hakk’ın inayet ve yardımına bağlamıştır.
Bediüzzaman Hazretleri, iman hizmetinde nefsin ve şöhretin hırsından korunmak için kendisini hep bir “kul” ve bir “asker” gibi görmüştür. Bu tavır, ulvi bir makama mazhar olmanın, nefsi büyütmek değil, bilakis mahviyet ve tevazuyu netice verdiğini gösterir. Hiçbir zaman “Ben tamam oldum” dememiş, her zaman kendi nefsini sorgulamış ve onunla mücadele içinde olmuştur. Talebelerinin samimi ihlası ise onun için büyük bir manevi destek olmuştur. Beni de bir derece riyadan kurtardınız, cümlesinden anlaşılması gereken, Bediüzzaman Hazretlerininin tevazusudur. Nefsini öne çıkaran değil, tam aksine onu geri çeken, hizmeti bütünüyle Allah’a veren derin bir tevazu ve ihlâs beyanıdır. Risale-i Nur’un kuvveti de işte bu ihlâs ve İlâhî inayetten gelmektedir. Böyle zatlar yine de kendilerini kusurlu ve hatalı olarak görürler. Bu hâl, Allah'ın onlara bir ihsanıdır. Ancak talebelerinin samimi ihlaslarından istifade etmesi normaldir. Çünkü nurani sıfatların insanlara aksetme ve yansıma gibi özellikleri vardır.
Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 169

